digitiminimi

  • şekerpare (690)
  • 806
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen ay

the royal tenenbaums

bir nevi kraliyet ailesinin* ibret dolu hayat hikayesidir, şahane hanım*'ın gündüz düşleridir, yer yer aşk-ı memnu'dur, lisan-ı hafidir. iyi dinleyesiniz, belleyesiniz..
iki ünlü ismi yan yana görünce "kesin kötü" ön yargısına seyirciyi yıllardır hazırlayan amerikan sinemasına wes anderson tarafından yapılmış büyük bir sürpriz. özellikle kadronun yıldız geçidi olduğunu var sayarsak. kaldı ki etkilenilen ve serzenişte bulunulan isimlerle birlikte epey kabarık bir liste oluşuyor. köpeğin adı* bile jeff buckley'den geliyor, salinger'dan izler taşınıyor, daha ne diyeyim..ayrıca filmin hedefleri arasında olmasa da bill murray'in nörolog-yazar karakteri bana şahsen oliver sacks'i çağrıştırma gibi bir işlev de görmüş, mutlu etmiştir.
gülmek isteyeni güldüren, ağlamak isteyeni ağlatan bir film. sanki hababam sınıfının kah içleri burkan yavaş, kah kıpır kıpır hızlı melodisi çalıyor arka planda. bardağınızın yarısının dolu ya da boş olmasına göre, başta hangi modu seçersen öyle gidiyor. melodi demişken, müziklere laf yok gerçi, nico'nun en kilit sahnelerdeki özlenilen o duru sesi bile yeterli..

--- spoiler ---
ironik bir biçimde, royal tenenbaum, filmdeki hem en sadakatsiz, hem de en sadık karakter. türk sit-comlarındaki "haşarı dayı" modeli vardır ya hani, tam anlamıyla o: her daim meteliksiz, ailenin başına gelenlerin tüm sorumlusu, patavatsız, şehvet düşkünü, üçkağıtçı ama bir o kadar da eğlenceli, kişileri iyi veya kötü nedenlerle bir araya getirmeye, içsel meselelerini yüzeyselliğiyle çözmeye vesile ve tüm bunlardan ötürü de ne çekilen, ne vazgeçilebilen.. filmin en can alıcı sözleri de, en güldüren sahneleri de ondan geliyor. hayatı hep b planları üzerinden yaşamaya koşullanmış torunlarına "kayıtsız"* olmayı öğrettiği sahneler de bence en başarılılarındandı. hatırladıkça güldüren sherman'a "coltrane" diye seslendiği sahne olsun, onu sırtından değil ama sık sık karnından bıçaklayan pagoda ve türlü hispanik adamları ile düzenbazlıkları olsun oldukça eğlendirici.
stereotip karakterler, renkli kıyafetler, çadırlar, renkli ışıklar, oyunlar gibi çocukluk imgeleri ve dış ses ile fransız tarz (hatta jeunet tarzı) çağrışımlarına katılmamak elde değil ama daha derli toplu kurgulanmış kanımca. arada "es"lere yer verilmiş; gwyneth patrow'un sigara dumanını içine çeken seyirci, hey jude'la başbaşa bırakılmış..
"family is not a word, it's a sentence" daki "sentence"ın manidar olduğunu düşünesim var ayrıca. karakterler için hem kurtuluş, hem hayat boyu "hüküm" nedeni sanki..
ve gelgelelim, royal kendi ifadesiyle "ailesini batan bir savaş gemisinden kurtarırken trajik bir biçimde" ölür. hiç bir şeyden çekmez kendi sadakatsizliğinden çektiği kadar. günahkar sayılabilir belki ama gene de yazık olmuştur süleyman efendi'ye..(bkz: kitabe i seng i mezar) period.*
--- spoiler ---

devamını okuyayım »