egotatminator

  • 131
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen ay

rikos ja rangaistus

roman ve sinema dili itibari ile iki farklı sanattır. sinemanın başat unsur zaman iken roman bunu dolayımlayarak yapar. sinema tarkovski ’nin tabiri ile zamanda heykeltıraşlık iken ve zamanı somut bir biçimde kendinde içkin bir biçimde barındırırken roman zamanı dolayımlar örnek olarak verecek olursak proust ’un kayıp zamanın izinde kitabında bir kokunun 1 saniyelik tecrübesini sayfalar boyunca anlatırken gerçek zaman da belki de 1 saat geçmişken sinema zamanı somut bir biçimde ele alışı ile hayatı dolayımsız olarak işler. uyarlama meselesinde düşünürsek olursak adapte etmek, vardır içinde yani romanın biçimini sinemaya adapte ederken sinemanın dinamiklerini düşünmek lazım. roman yazılı bir alanın ürünü iken sinema görsel bir alanı ihtiva eder. bu durumu anlatmak için tzvetan todorov ’un “gerçeğe benzerlik” kavramını kullanmak istiyorum. gerçeğe benzerlik, gerçekliğin göreli olduğunu ve sözcüklerin gerçekleri olduğu gibi aktarmada yetersiz kalmasıdır. örneğin kimsenin şahit olmadığı bir kavgadaki suçluyu bulmak ve yargılamakla yükümlü bir yargıç olduğumuzu farz edelim. böyle bir durumla karşı karşıya kaldığımızda sağduyu yeterli olmaz. bunu çözümlemenin tek yolu avukatların anlatacaklarını dinlemektir. durum böyle olunca avukatların konumu bambaşka bir biçim alır. davayı kazanmak için dürüst davranmaktan çok iyi konuşmak gerekir. bu durumda avukatlar gerçeği ortaya çıkarmaktan ziyade, ki bu olanaksız görünmektedir zaten, gerçek izlenimi yaratmaya çalışırlar. yargıçta böyle bir izlenim yaratabilmek için öyküyü ustalıkla anlatmak gerekir; zira öykünün ustalığına bağlı olarak inandırıcılık artacaktır. anlatılan öykü, işte tam da bu noktada olan bitenin sadık bir yansıması olmaktan çıkar ve bağımsız bir değere dönüşür. dolayısıyla sözcükler, bir şeylerin adı olmayı aşar ve yansıttıkları varsayılan şeylerden daha önemli olurlar. sinema hayatı dolaysız bir tecrübe ile bize sunar. roman hayatı dilin çift katmanlı dolayımı ile dolaylar yani romanın içindeki bir masa bizim tahayyülümüzde başka bir şey iken birde dilin kendi sembolizmindeki dolayımı sebebi ile bir daha dolayımlar ve saf tecrübe ile arasına perdeler koyar.

aki kaursimaki bu filmi ile sinemanın dinamiklerini kırmadan ve sinemanın neyi gösterip neyi gösteremeyeceği hakkında bize bir kapı aralamakta. uyarlama meselesinin nasıl olacağı hakkında bize bir kapı aralayan kaursimaki, dostoyevski ’nin st petersburg’nu finlandiya’ya taşır ve kahramanımız bir işçidir. suç ve ceza’nın aynısını pastiş yapmaz. sinemanın kendi anlatım biçimine göre metni eğip bükmeye başlar. bu eğip bükme meselesi sadece senaryo kısmında kalmaz filmin diline ve anlatım yapısına göre de şekillenir. suç ve ceza aşılması zor bir eser, aslında yönetmenin ilk filmi olduğunu da düşünürsek bu çok cürretkar bir iştir çünkü böyle büyük bir metnin ruhunu sinemaya aktarmak çok meşakatli bir iştir.

aki kaursimaki’nin filmleri politik filmlerdir.filmlerinde kara mizahın altında fin refahının altını oyan, bunu kutup soğukluğunda gösteren ve hopper ’ın tablolarındakine yakın bir kompozisyon ile bize anlatır. bressonvari bir minimalizim ile bunu da zıt bir müzik kullanımı ile aktarır.

suç ve ceza filmi açılış sekansını bir bit ile yapar. biz balta ile ölür ve ardında mezbahane görüntüsü ve konu ile alakasız bir müzik. aki kaursimaki’nin kara mizahi ilk sekansında kendini belli eder. o böcek ile aslında romanda sık sık böcek diye bahsettiği öldüreceği kadına atıfta yapar. böcek imgesi kaursimaki’ye gelene kadar değişime uğramış bir imgedir aslında. kafka ile birlikte bürokrasinin ve hayatın içinde ezilmiş bir insan temsilidir diyebiliriz. zaman içinde sanat eserleri yeni anlamlar üretir. örnek verecek olursak define adası’nın korsan imgesi ile anlamladırırız hayatı, hatta ilk korsan bayrağı tanımı orada yapılmış ve hala orada tarif edilen bayrağı kullanmaktayız. sinemada çağımızın en büyük anlam üreten aracı olduğu için dünyayı anlamlandırmayı filmler ile yaparız. yaşadığımız döneme bir imge bombardımanı çağı dersek sinema durduğu yer bakımında bu bombardımanı bir güldestesine dönüştürme imkanına sahip bir araçtır. bu böcek öldürme sahnesi aslında bir yönü ile kaursimaki’nin hep uğraştığı o küçük insanlara bir göndermedir. büyük balığın küçük balığı büyük bir iştiyak ile yuttuğu ve bu durumun sıradanlığı böceği öldürüp atması ile kan dondurucu bir örnek ile karşımıza çıkmaktadır. bu sıradan ölümün şokunu içerikle hiç alakalı olmayan bir müzik ile kara mizahın derinleştirerek devam eder. rahikainen, bir şirketin sahibi olan honkanen’i silahla öldürür. kaynak eserdeki rehinci kadın, günümüzün güçlü burjuvazisine dönüşmüştür. film bizi uzun süre ”niçin öldürdü” sorusu ile baş başa bırakmıştır. rahikainen bu cinayeti raskolnikov gibi uğruna inandığı değerler için öldürmüştür. bu durumuda filmin son sahnesinde söylediği “ben her şeyin onların düşündüğü gibi basit olmadığını göstermek istedim.ben bir insanı değil, onların prensiplerini öldürdüm” cümlesi ile açık eder. alt sınıfın hep üstle olan uğraşı kaursimaki’nin alemeti farikası gibi her yerde salınır filmde. rahikainen yine böceği öldürdüğü soğuk kanlılığı ile oradadır. aynı soğukkanlılık ile eeva çıkıp gelir. eeva bir yanı ile dostoyevski’nin romanındaki lizavetta, sonya ve raskolnikov’un kardeşi dunya’yı temsil eder. cinayetin üstüne tesadüfen gelmesiyle lizavetta’dır, raskolnikov’un tek desteği olması ve aralarındaki aşk nedeniyle sonya ve iş yerindeki patronunun ona karşı davranışlarının dunya’nın nişanlısına benzemesiyle de dunya’dır. ancak burada eeva yine de kendinden emin tavırlarıyla dostoyevski karakterinden ayrılır. rahikainen, raskolnikov gibi uzun muhakemeler ve hastalıklı bir ruh halinin etkisiyle de cinayeti işlememiştir. ne yaptığının bilincindedir ve bu nedenle ürkütücü bir soğukkanlılığa sahiptir. cinayet ertesi de bu durum değişmez. onu huzursuz eden tek şey yakalanma riskidir. eeva, sonya gibi hayatına girmiştir ama eeva sonya gibi ne dindardır nede bir fahişe eeva’da çalışan bir işçidir ve rahikainen düzeleceğine olan inancı tamdır. onu polise ihbar etmez onun değişeceğini her konuşmalarında imalı bir biçimde söyler. film matruşka misali bir açılma ile gider ve rahikainen’nin niçin öldürdüğünü öğreniriz. filmin kafamızda oluşturduğu sorular git gide kendini rahikainen’i anlamaya çalışmaya bırakır kendini. filmin asıl sahnesine gelir sıra bu sahne rahikainen’in yurt dışına çıktıktan sonra tekrar geri döndüğü sahnedir bu tam romandaki ev sahibinin incil’den lazarus’un diriliş sahnesini okuması ve ardından raskolnikov’un lizevat’yı kimin öldürdüğünü söylemesi gibidir. rahikainen’in o dönüşü bir nevi lazarus ’un isa(a.s)’nın sesini duyunca mağradan çıkıp canlanması gibidir. bir nevi bu diriliş ile rahikainen’de dirilmiştir. son sekans ile romanın ve dostoyevski ile ayrı bir tarafa düşmüştür film. dostoyevski’nin kötülükleri iyiliğe kanalize olan bir kötülüktür aslında. film sonunu tersten dostoyevski’ye bağlamıştır. sonya’nın ayaklarına kapanan ve hakikatin önünde af dileyen raskolnikov gitmiş onun yerine ne yaptığını bilen ve yaptığı spartaküslüğünün cezasını çekmeye niyetlene bir nihilistin serzenişini görmekteyiz.

öldürdüğüm adamın bir önemi yok. ben bir biti öldürdüm ve kendim oldum. bir sürü bit aynen kalmaya devam edecek. ben bir adamı değil, bir prensibi öldürmeyi istedim. bir adamı öldürmek belki yanlıştır, ama şu anda herkesin tutkusu olan bir şey, ayrıca bu yalıtılmışlığın benim için bir anlamı yok çünkü ben her zaman yalnızdım. dolayısıyla beni beklemeni istemiyorum. git ve hayatını yaşa. hepimiz bir gün öleceğiz ve ölümden sonra bir cennet olmayacak, bizi bekleyen örümcekler ya da başka şeyler olacak.

nietzche ’nin çölünde adını unutmuş bir adam ve çölün insanı olmuş bir rahikainen.

devamını okuyayım »