fauna

  • 2755
  • 7
  • 1
  • 0
  • dün

siyasal islam

türkiye'nin başındaki en büyük beladır. bu anlayışın tek motivasyonu ve yegane amacı daha çok para ve güç kazanmaktır. daha çok para ve güç kazanmanın çeşitli yolları vardır hiç kuşkusuz. örneğin bir mafya babasının da amacı daha çok para ve güç kazanmaktır. ancak mafya babası bu hedefe ulaşmak için siyaset yerine başka bir alanı örnekse inşaat sektörünü ya da enerji sektörünü seçmiştir. işte siyasal islam'da da seçilen alan siyasettir ancak ulaşılmak istenen hedef noktasında istikamet bir mafya lideriyle aynı doğrultudadır.

siyasal islam para ve gücü artırma alanını siyaset olarak belirlediğinden tek bir hedefe yoğunlaşır: siyaseten başarı kazanmak. çünkü bu anlayışın temsilcileri sadece siyasi başarı kazanarak elde etmek istedikleri paraya ve güce sahip olabileceklerini bilirler. peki siyasi başarı nedir?

siyasi başarının siyasal islam hareketinde tek bir kriteri vardır: daha çok oy. normal şartlarda her siyasi parti daha çok oy almak ister. bir siyasi partinin tabi ki öncelikli hedefi en çok oyu almak olmalıdır. ancak siyasal islam anlayışının bu hedefinde bir kusur vardır. o da daha çok oy almak istemekle halka hizmet etmek arasında bir bağ olmamasıdır. yani normal şartlarda bir siyasi parti daha çok oy alarak, yapmayı düşündüğü faaliyetler ile ilgili daha geniş kesimin desteğini almayı hedeflerken; siyasal islam anlayışının daha çok oy almak istemesindeki tek sebep oy sayısı ne kadar fazla olursa iktidar, güç ve paranın o kadar pekişeceği düşüncesidir ve bu gerçekten de böyledir.

siyasal islam'ın para ve güç hedefine ulaşmasının yolu oy olduğundan bu anlayışa göre 1 oy fazla kazandıracak her söz, her eylem mübahtır. eğer bir oy fazla kazanmak için para vermeniz gerekiyorsa para verir, hakaret etmeniz gerekiyorsa hakaret eder, tehdit etmeniz gerekiyorsa tehdit eder, yalan söylemeniz gerekiyorsa yalan söylersiniz. yani siyasi etik denen kavram asla söz konusu değildir ve siyasi etik ilkesiyle hareket etmek tam aksine sakıncalıdır. peki para, yalan, hakaret ve tehdit ile oy kazanılıyorsa yani formül buysa herkes neden aynı yöntemi izlemesin? siyasi etikten uzak bu davranışlar siyasal islam'ın tekelinde mi?

burada tabi ki bütün bu eylemleri gerçekleştirecek bir altyapı hazırlamak gerekir. aksi takdirde siz kendisine 5 lira verdiniz diye size oy veren biri başkası 10 lira verirse gidip oyunu ona verir. siz biraz tehdit ettiniz diye size oy veren biri başkası kendisini daha çok tehdit ederse gidip oyunu ona verir. haliyle oy kazanmak için öyle bir altyapı hazırlamak gerekir ki kişi size oy vermezse elde ettiği imkanları elde edemeyeceğine, oy vermediği takdirde başına kötü şeylerin geleceğine kuvvetli biçimde inansın ve oyunu koşulsuz, şartsız size versin. peki bu altyapı nasıl hazırlanır?

bu uzun soluklu bir iştir. ilk adım ise hitap ettiğiniz kitleyi biçimlendirmektir. öncelikle alanınız siyasal islam olduğuna göre kitlenin büyük çoğunluğunun müslüman ve hatta sünni olması gerekir. eğitim seviyesi mutlaka düşük olmalıdır. çoğu insan fakir ve üç kuruş yardıma muhtaç olmalıdır. ayrıca toplumun ahlaki açıdan yozlaşmış olması elzemdir. eğer bu unsurlar üzerinden toplum mühendisliği yapmazsanız para vererek kimsenin oyunu satın alamazsınız. kur'an'ı çarpıtarak, gerçek dini saptırarak, güzel ahlakın içini boşaltarak oy kazanamazsınız. yalanlarınıza inanacak, tutarsızlıklarınızı görmeyecek, tehditlerinize boğun eğecek, hakaretlerinizi şakşaklayacak bir kitle oluşturmazsanız istediğiniz oy oranını elde edemezsiniz. peki böylesi bir kitle dönüşümü çocuk oyuncağı mıdır? o zaman herkes kendi kitlesel dönüşümünü yaratsın ve istediği siyasi gücü elde etsin.

bu noktada kitlesel dönüşümün içeriği oldukça önemlidir. yani kitlesini fakirleştirip cahilleştirerek ve üstüne dini kullanarak oy kazanmaya çalışan bir anlayışla kitleyi çağdaşlaştırıp sorgulayan bireyler yetiştirmeye çalışan bir siyasi anlayış aynı siyasi başarıyı gösteremez. çünkü zaten sorgulayan bireyler yetiştirme derdiniz varsa bu bireyler önce sizi sorgular ve haliyle siz o beklediğiniz siyasi bütünlüğe, koşulsuz şartsız sizi destekleyen geniş topluluklara sahip olamazsınız. kaldı ki konumuz türk toplumu olduğuna göre zaten fakirlik ve cehalet ile yüzyıllar boyunca yoğrulmuş bir halktan, din baskısıyla tebaaya dönüştürülmüş bir topluluktan söz ediyoruz demektir. yani bugün siyasal islam, toplum mühendisliğini bilhassa son 30 yılda şiddetle yürütse de zaten toplum siyasal islam'ın götürmeye çalıştığı karanlığa meyillidir ve haliyle siyasal islam'ın kendi dönüşüm anlayışı diğer siyasi anlayışlara göre hep daha avantajlı konumda olmuştur.

tabi siyasal islam'ın yürüttüğü bu toplum mühendisliği sürecinde siyasal islam'ın hakkının verilmesi gereken bir konu vardır: toplumu çok iyi tanımak. siyasal islam anlayışı gerçekten de özellikle %65-70'lik bir kesimi fazlasıyla iyi tanımakta ve bu kesimin hoşuna gidecek sözleri ve eylemleri çok iyi bilmektedir.

örnekse bugün gelinen noktada toki'nin faaliyetleri tesadüf değildir. bir ev almak isveç'te çok sıradan bir eylem olabilir ama türkiye'de öyle değildir. evet hala durumunuz pek iyi değildir. kapıdan dışarı adımınızı attığınız yer şehrin içinde bir taşra da olabilir. aslında o ev için verdiğiniz paranın sözde azlığı vergileriniz aracılığıyla telafi ediliyor da olabilir. ama bunlar önemsizdir. siz dönüştürülmüş kitlenin bir parçası olarak bunları sorgulayacak noktayı çoktan aşmış ve bir ev sahibi olmuşsunuzdur. sizin için bundan daha önemli bir şey yoktur.

bugün hastanelerin durumu da tesadüf değildir. az önce gidip yarım yamalak da olsa muayene olup bir tanı almışsanız ve hemen ardından da eczaneden ilaçlarını almışsanız ve tüm bunlar için para vermemişseniz ya da az para vermişseniz mesele kapanmıştır. aslında emekli maaşınızdan kesilecek parayla size bedava sağlık hizmeti verilmeyeceği gerçeğinin ya da eczanede verdiğiniz paranın aslında muayene ücreti olduğu gerçeğinin bir önemi yoktur. aslında doktorun size o karmaşa ortamında istediği gibi bakamamasının ve belki de size yanlış tanı koymasının da bir önemi yoktur. siz yine sorgulamayan taraftasınızdır ve dün para verip girdiğiniz hastaneye bugün para vermeden girmişsinizdir. çıktıktan sonra aslında o paranın sizden alınıyor olduğu gerçeğine kafa yormanıza gerek yoktur. ancak siyasal islam'a bir teşekkür borcunuz vardır.

siyasal islam işte böyle nokta atışlarla toplumsal ilgiyi üzerine çekmektedir. tabi bu nokta atışları destekleyen önemli bir ilke daha vardır: ekonomik başarı. siyasal islam anlayışının ekonomik faaliyetleri başarılıdır. ancak bu başarı gerçekte siyasal islam'ın temsilcileri ve yakınlarıyla; iş adamlarını ve belirli sermaye çevreleri ile yurt dışı bağlantılı şirketleri zengin etmekten başka bir anlam taşımaz. ancak dönüşümünü tamamlamış kitle de ekonominin iyi gittiğini düşünür çünkü artık eline doğrudan siyasal islam'ın temsilcileri tarafından verilen bir para vardır. halbuki gerçekte bu para kendisinin sağ cebinden haksız yere alınmış ve bu paranın yarısı şimdi siyasal islam tarafından kendisinin sol cebine koyulmuştur. işte sadaka toplumu adım adım böyle yaratılır.

iş adamlarına ülkenin öz kaynakları peşkeş çekilirken tabi ki tüm bu ihalelerden komisyon almak ve aslında kamunun malını iş adamlarıyla birlik olup yemek siyasal islam için olmazsa olmazdır. işte buralarda dönen büyük paralardan kendi kitlesinin payına da sadaka niteliğinde yardımlar düşer. yani yiyor ama çalışıyor lakırdısının aslı budur. uzun vadede millete gelir getirecek bir yer artık bir iş adamına satılmış ve haliyle uzun vadede milletin parası alenen çalınmıştır. bu çalınan paranın ufak bir kısmı da millete sus payı olarak geri verilir. aslında sus payı ifadesi de yanlıştır keza bu durum karşısında millet daha doğrusu çoğunluk zaten susmakta ve ne olduğunu anlamaya kafa yoracak bir halde bile olmadığından siyasal islam'ın kendisine sadakasını vereceği anı beklemektedir.

sonuçta özetlersek siyasal islam'ın halkı her geçen gün daha fakir ve cahil bir topluluğa dönüştürdüğünü, bu sayede çarpıtılmış bir islami anlayışı rahatlıkla kullandığını, ülkenin öz kaynaklarını iş adamlarıyla birlikte alenen çalsa da fakir halka bu çaldığı paranın cüzi bir miktarını geri döndürerek göz boyadığını; yargıyı, tsk'yı ve medyayı her geçen gün artan gücüyle istediği şekilde dönüştürerek kendisine muhalif olabilecek her türlü sesi susturduğunu ve neticede halk üzerindeki baskı ve otoritesini daha çok artırarak ve kendisine oy veren kitleyi konsolide ederek gücünü ve parasını muhafaza ettiğini görüyoruz. 10 ağustos'un da bu çerçevede siyasal islam'ın kazanacağı en büyük zafer olacağını söylemek yanlış olmaz. peki bu noktadan sonra türkiye'yi neler bekliyor?

10 ağustos sonrasında esas iş siyasal islam'ın karşısında mücadele eden siyasi partilere düşmektedir. siyasal islam yıllardır zihniyetini, eylem ve söylemlerini değiştirmeden aynı siyasi başarıyı gösterebiliyorsa; tüm avantajlarına rağmen ve daha fazla güçlendiği için artık muhalif hiçbir sesin duyulmasına imkan tanımayarak her seçime zaten en başından kazanan taraf olarak girmesine rağmen hala muhalif partiler tarafından durdurulamıyorsa durup siyasal islam'ın karşısındaki muhalif anlayışı da sorgulamak gerekir. bu sorgulama "onlar da hiç muhalefet yapamıyor yea" sığlığında olmamalıdır. çünkü yukarıda onlarca saydığım sebeple de görülmektedir ki devasa siyasal islam canavarı karşısında 10 ağustos ile birlikte seçimlerden ve meclisten medet ummak en hafif tabirle saflıktır.

muhalefet 10 ağustos'tan sonra çalmadığı her kapının, ulaşamadığı her vatandaşın hesabını elbette vermelidir. ancak yukarıda siyasal islam'ın neden başarılı olduğunu ortaya koyan ve artık muhalefetin siyaseten kontrol etmesinin mümkün olmadığı bu ortamda ilk adım sine-i millete dönmektir. bu kavram hem teknik anlamda vekillikten istifa ederek artık muhalefeti millet içinde yapmak bakımından önemlidir hem de esaslı bir millete dönüş, millete kendini tanıtma ve rotası yüzyıllardır karanlığa dönük olan bir milleti aydınlığa çıkarma açısından derin anlamlar taşımaktadır.

bu yazının başındaki ilk sözüm geçerlidir ve çok açıktır: siyasal islam bu ülkenin başındaki en büyük beladır. gidişat iyi yönde değildir ve halkının büyük çoğunluğu müslüman olan devletlerin hali ortadayken geleceğimiz için korkma zamanımız çoktan gelmiştir.

çözüm her durumda ve şartta mustafa kemal atatürk'ün ilke ve hedeflerini çağdaş bir bakış açısıyla, aklın ve bilimin ışığında tüm toplum hayatına uygulamaktan geçmektedir. bu anlamda da düşünen, sorgulayan, üreten insanlara ihtiyacımız olduğu açıktır. ülkeler aydınlık insanların omuzlarında yükselir ve aydınlık insanlar ancak doğru bir eğitim anlayışıyla yetişebilirler.

mustafa kemal atatürk'ün "ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir." sözü asla tesadüf değildir. bu söz eğitimin mutlak önemini vurguladığı gibi sadece öğretmenlik mesleğiyle uğraşan insanlara söylenmiş bir söz değildir. bu söz hepimize sorumluluk yüklemektedir çünkü bu topraklarda yaşayan herkesin çevresine göstereceği bir doğru, öğreteceği bir hakikat vardır. aynı şekilde her insanın çevresinden de öğreneceği çok şey vardır.

mesele bu ülke insanlarının ilelebet huzur, refah ve mutluluk içinde yaşamasıdır. gerisi ise lafügüzaftır.

edit: imla

devamını okuyayım »