fifa98

  • 183
  • 3
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

ahmet güvenç

erkin koray'ın yazdığı, kendi deyimiyle 'dökümanterle karışık hikaye kitabı' olan mezarlık gülleri'nde çok pozitif bir şekilde bahsettiği (erkin baba'nın sözünü hiç sakınmayan, aksi bir adam olduğu düşünülürse ilginç bir durum, kitabı okursanız anlarsınız) efsanevi basçı.

insanlığa dev hizmet için, kitaptan buraya el emeği göz nuru geçirdiğim yerler için ise, buyrunuz:

'o sıralar (sizin barış manço'nun basçısı olarak bildiğiniz) ahmet güvenç'te grup bunalım'dan ayrılmış, ben de kendisini uzaktan takip ediyorum. 'ah diyorum, bu basçı ile beraber çalışabilsek ne güzel olur!'

yeraltı dörtlüsü'nden [erkin koray'ın grubu] aydın şencan'a sözüm yok... iyi basçı idi. iyi arkadaş idi herşeyden evvel... allah için... ama ahmet güvenç her zaman, beraber çalmak istediğim 'kafamdaki bas gitarcı' olmuştur benim için...

aydın şencan askere gidiyor ve konuşuyoruz, anlaşıyoruz ahmet'le, başlıyoruz ufak ufak konserlere...

ama benim içim kıpır kıpır... dışarı gitmeyi iyice aklıma koymuşum artık... bu fikrimi ahmet'e açıyorum:

-'var mısın ahmet, şöyle bir avrupa seyehatine?'

o da 'varım!' diyor.

ve de biz atlıyoruz uçağa, ver elini hollanda...

niye hollanda'ya gittik bilmiyorum. orası aklımıza geldi, oraya gittik! yıl 1976... ahmet de az uçuk sayılmaz (yanlış anlaşılmasın, bu tanımlama bizim kuşakta iltifattır)

neticede biz, sonunu bilmediğimiz, daha doğrusu düşünmediğimiz bir seyehate çıktık beraber...

onunla her zaman çok iyi anlaşmışızdır. bir kere olsun aramızda bir tatsızlık veya, olur a insanlık hali, bir sürtüşme olmamıştır.

----------------------------------

hollanda'da bayağı kaldık ahmet güvenç'le... ev filan kiraladık. hep o öğrenci yurdunda kalmadık tabii [suser notu: o kısmı çok uzun diye buraya geçirmedim, merak eden kitabı alıp okuyabilir] ...

nasıl kaldık, ne ile geçindik, hiç hatırlamıyorum.

leiden şehrinde güzel bir stüdyoda arap saçı'nı kaydettik beraber... onun parasını filan da almışızdır herhalde şirketten... alabildiğimiz kadar... herhangi bir şekilde geçindik işte, önemli değil.

şu anda hayatta olduğumuza göre açlıktan ölmemişiz demek ki...

tek bildiğim, bayağı neşeli idik. bir gülüyoruz, bazen sabahlara kadar... gören de 'bu adamların bir elleri yağda, bir elleri yağda herhalde' diye düşünür. halbuki gülmek için bizim ellerimizin yağda veya balda olmasına hiç gerek yoktur... çünkü hayatı çözmüşüzdür...

---------------------------

[ kitaptan bonus komik hollanda anektodu ]

pazar sabahları, amsterdam'da oturduğumuz evin tam karşısındaki kilisenin (westerkerk) çalan çanları bile bize espri kaynağı olurdu. sabahın saat 10'unda (biz gececiler için erken bir saat sayılır, malum) çan sesleri ile yataktan fırlayınca, hem 'hay şu kilisenin papazını...' deyip, hem de papazın iple çandan aşağı sarkıp, kapımızın altından odaya süzülmesinden tut, kendi kendimize yarattığımız hayal mahsülü hikayeler filan, bizim için gülme vesilesi oldu hep...'

--------------------------

devamını okuyayım »
28.03.2015 02:20