gadasiz

  • azimli
  • anadolu çocuğu (307)
  • 1309
  • 20
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

sözlük yazarlarından denemeler

-kuyu-
bir kuyu. bir değil aslında milyonlarca. ve içerisinde çürümeyi bekleyen yaşayan ölüler. hepsi bir nedenden kuyuya indiler ya da düştüler. nedeni önemsiz, sonucunun aksine.
kuyuların çeşitleri var ve oldukça fazla. bu ilginç olmasa gerek. ihtimal dahilinde, bu kadar insan ve çoğu kendine has zihniyette iken.
küçük kuyular,
içerisindekinin bedenini hapseden kuyulardır. hareket kabiliyetini düşürür. kişi sıkışmıştır ve nefes almaz haldedir. yukarı yani aydınlık kurtuluşa ulaşması için kuyu dışında aldığı kiloları açlıkla sınanarak vermelidir. tembelliğin getirmiş olduğu fazlalığını üzerinde atmalı ve hareket kabiliyetini artırarak kuyudan çıkma amacına iki elle sarılmalıdır.
büyük kuyular,
içerisi hareket etmeye, çeşitli uğraşlar vermeye, ihtimallerle yaşamaya elverişlidir. fakat çıkışı bulmak zordur. kuyu uzun ve geniş ihtimaller oldukça fazla, kişi sabırsızdır. zaman geçtikçe ihtimaller azalır, umutları gibi. peki bu kuyunun genişliğinin nedeni nedir? cevabı aslında basit, kuyu gelişen bir yapıdadır. bir tür parazit canlıdır ve insandan beslenir. küçüklükten beri gizlice genişlemiştir, eğer dışarıda tehlike kol gezerse sığınacak bir liman olması için. fakat yalnız içine girene kadar limandır, içinde ise aslınca yalnızca delik bir bottur. okyanusun ortasında bir bot..
sulu kuyular,
sular ikiye ayrılır, gözyaşı ve kan olarak. bu kuyu yakınan bireyin ya da amacı acınarak geçinmek isteyen korkak zavallılara özgüdür. tırmanmayı denemezler. sadece ağlarlar, belki yeterince su olur da beni kaldırır diye. halbuki boğulacaktır ama buna ihtimal vermez. baktı ki olmuyor suyu yoğunlaştırmaya çalışır. kendi etini kopararak suyu kızıllaştırır. belki bedeni hafiflerse ruhu kurtuluşa erer diye uğraşır. nafile umutlar…
çorak kuyular,
her şey kupkurudur, tıpkı kuyudaki birey gibi. her şeyi tüketerek buraya gelmişlerdir. tüketecek tek bir şeyi kalmıştır o da bedeni. her şeyini kaybetmiştir sadece ruhu kalmıştır ama onun için de umutsuzdur. kuyuya tırmanmayacak kadar tembel, kuyunun dibindeki suyu kazarak bulmayı düşünemeyecek kadar umutsuzdur.
dar kuyular,
görüşleri dar, hareketleri kısıtlı, beyni yıkanmış ve robotlaşmış ruhlar burada yaşar. neden düştüğünü sorgulamaz. ölmedim ya buna da şükürcügillerdendir. onun için umut yoktur çünkü umudun ne olduğunu dahi bilmez. bi’nevi oruçtadır. kemikleri sayılana, beyni kuruyana kadar tutacağı bir oruçta. mutludur ya da öyle sanır, yunuslar gibi.

bir hayli geniş kuyular,
rağbet gören yapılardır. hayatın keşmekeşinden uzakta, bir sığınaktır. inşaatı uzun yıllar almıştır ve içerisi geçmiş müşterilerinin kemikleri ile doludur. genel olarak bir tercihtir bir hayli geniş kuyular. yaşarken yavaşça ölmektense her şeyden ayrılıp kendi başına kısa zamanda hayata göz yummak için aranan yerdir, bir hayli geniş kuyular.

bağlantılı kuyular,
insan çokça doğar, yalnız ölür. yalnızlığına hapsolmamak için dört duvar insanları tarafından suistimal edilirler. bu insanlar onun nefesini çalar, zihnini yok eder, ruhunu çürütür. olsunculardır. yalnız olmaktansa çoğunluğun kuklası olmayı yeğlemişlerdir. kuyuya düştüklerinde yalnızlık sendromu çekerler. eğer şanslıysalar başka kuyulardaki sendromlularla irtibata geçebilirler, sular aracılığıyla. birbirlerine gizli tünellerle bağlıdırlar. ağlarlar, kanatırlar, elbiselerini parçalarlar, sırf başkalarına ulaşmak için. fakat nafiledir. elbiseler çürür, sular kurur, insan ölür.
yalnız kuyular,
etraflarında hiçbir kardeş kuyu yoktur. sevilmezler. bu kuyular vebalı insanların yerleridir. hayatı boyunca sevilmemiş, hep yok sayılmışlardır. kimse onlara güvenmemiş, kimse onları gerçekten görmemiştir. dışarısı da kuyu da aynıdır onlar için. hatta kuyu daha iyidir. daha az acımasız ve hayal kırıklığına uğramayacakları bir yerdedirler. onlar düşmemişlerdir. aksine dış dünya onları ezmiş ve son güçleriyle sürüne sürüne kuyuya teşrif etmişlerdir.
belli başlı kuyular ve misafirleri genel olarak böyledir. insan olduğu müddetçe kuyular da varolagelecektir. her insanın bir kuyusu vardır. beslediği ve büyüttüğü, sevdiği ve korktuğu.. biz aciz ruhların kaderidir kuyu ile yaşamak ve onunla yok olmak.

kuyu nedir? ilk kuyu ne zaman oluşmuştur? ilk ziyaretçileri kimlerdir? kuyuda nasıl yaşanılır? kuyuda nasıl ölünür? nasıl tırmanılmalıdır? boğulma tehlikesi nedir? açlık hissi nasıl geçirilir? genel olarak kuyuların genişliği kaça kaçtır? kuyuya nasıl inilir? kuyuya nasıl düşülür? kuyu neyden yapılmıştır? başka kuyularla nasıl bir bağlantı vardır? kuyular coğrafyaya göre değişiklik gösterir mi? karanlığa nasıl adapte olunur? psikolojik harp nedir, insan kendiyle nasıl mücadele eder? intihar maksatlı kuyuya atlayışlar ne kadar mantıklıdır? kuyu taşabilir mi? kuyuda nasıl uyunulur? saat mefhumu nasıl kaybedilir? aşağıdan yukarısı haddinden daha fazla mı çekicidir? kuyular bölünebilen şeyler midir? kuyudakiler kuyularını sahiplenir mi? kuyular başkalaşır mı? kuyular arası konsensüs var mıdır? kuyular güçlü bir mentör olabilir mi? kuyu vatandaşlarının ortak özellikleri nelerdir? kuyular mı önce ölür yoksa içindekiler mi? kuyular gerçekten korkutucu, kötü yerler midir yoksa normlar mı ona bu etiketi biçmişlerdir? kuyularda tahmini kalım süresi kaç senedir? kuyulardan çıkım süresi ortalama kaç dakikadır? olasılıklar gerçekten fazla mıdır? stokholm sendromunun gerçekleşme yüzdesi kaçtır? dışarıdan kaçak erzak getirilebilir mi? karanlık nasıl zuhreder? kuyudaki mutlak düzen nasıl yok edilebilir? kuyuya aşık olmak mümkün müdür? kuyu bizim içine girene dek bilmediğimiz ayrılmaz bir parçamız mıdır? gözler kör olduktan sonra mı kalbin sesi yol gösterici olur yoksa kalbin mevcudiyeti mi sorgulanır? kurtarma ekibi gerçekten var mıdır yoksa bu tamamen kuyudakinin hezeyanı ve acizliği midir? kuyu neden vardır ve var olacaktır?

---
kuyu fiziki olarak su katmanına varıncaya kadar derinliğine kazılan, silindir biçimde, çevresine duvar örülen, suyundan yararlanılan çukur olarak tanımlanabilir.
hayattaki amaca ulaşmak için çokça zor durumu tecrübe etmek gerekir. tırnakların kırılması, kan revan içinde kalması elzemdir. hiç durmadan aynı şeyi yapmak, acılarla dolu rutinlere göğüs germek ve onları yok etmek gerekir.
hayat, kendini tekrar eden bir sonsuzluk biçemidir. bebeklikle yaşlılığın tek farkı belki de sadece kazanılan tecrübeler ve dünyaya bakış açısıdır.
bencillik insanın en kalıcı izleri bırakmaya çalışmasındaki ana motivasyon kaynağıdır. yalnızlık dolu bir ömrü kabul etmesidir. zirvedeki değil, dipteki yalnızlığıdır.
bataklık yanlış bilinir. o seni içine çekmez sen ona gereksiz yaşamınla ve boş çabalarınla seni yutmasına izin verirsin.
--
ilk kuyunun tarihi insanlık kadar eskidir. insanın yapısında merak ve merakın getirmiş olduğu acılar vardır. kişi kendine mabet kurar ya da bir hapishane ya da bir sığınak. kişinin yapısına göre değişir. bir amaç uğruna bunları oluşturur ve gücü neticesinde içerisini doldurur.
bizi dünyaya atan gerçekten daldaki bir meyve miydi yoksa merak arzusu mu idi? vakit başka nasıl geçebilirdi ki cennetin rutininde. dünya’ya sürgünün nedeni gerçekten şeytan mıydı yoksa o yalnızca günah keçisi miydi? bilinmez..
adem ve havva sürgün sonrası kendilerine güzel bir yuva kurdular ve adına kuyu dediler. okyanuslar içinde.. ama yetmedi onlara ve ortasında boğuldular. sonra bayrağı depresif ve aynı zamanda mücadeleci, hayalperest torunları aldı. farklı insanlar, farklı motivasyonlar.. hepsi de boğuldu. o okyanus merakı, arzusu hepsini boğdu. o okyanus gölet haline gelene kadar birçoklarına sıvı mezar oldu.
--
kuyu yaşamının istatistiğine bakılırsa genel olarak kuyuda ölünür. o halde sorumuz şu olmalı: ölüme nasıl direnilir veya ölüm nasıl alt edilir?
kuyuda yaşamak zamana, zamanın nasıl geçirildiğine bağlıdır. kuyuda yiyecek yoktur, açlığa dayanmak gerekir. bir süre dayandıktan sonra zaten açlık mefhumu yok olur. sıvı ihtiyacı daha elzemdir ve bunun bulunması hem çok kolay hem de çok zordur. yeri bellidir, kuyunun dibi. onu yeterince kazmak için ise hayalgücü ve umut gereklidir ki bu iki olgu aracı seni hayatta tutabilsin. temel ihtiyaçların fiziksel olanı böyle karşılanır daha sıkıntılı, can alıcı olan ise duygusal kısmıdır. yalnızlık bütün duyguların başını çeker ve ona alışılmaz sadece göz ardı edilebilir. kuyunun temeli de yalnızlık olduğu için yaşarken bu durum her saniye tecrübe edilir. bir süre sonra yalnızlığın çaresi olarak kişi şöyle bir yöntem bulur: konuşmak. yankılanan konuşmalar.. bu onu delirtse de en azından yalnızlık ihtiyacına yanılsamalı, bol halüsinatif bir çare getirir.
tırmanma rutinlerine alışmak ise zorlu olsa da düşe kalka buna alışılması oldukça kolaydır. düşmeyi bilmek ve onu kabullenmek kişinin her tırmanışında kendine ekstra bir motivasyon kaynağı olur. her düşmede kalkan insan bir süre sonra düşmeyi bırakır. sadece yükselme süresini biraz daha artırdığını düşünür ve yoluna devam edebilir.

--

kuyu idealin üstünde, derinlik algılı bir tabut haline gelebilir. eğer kişi kuyudan çıkamayacak hale gelirse gerçek anlamda bir kaşık suda boğulabilir. ya da yükseklikten düşe düşe hareket edemeyecek hale gelir ve pasifize bir halde kendini ölümü beklerken bulur. ayrıca sıvısal intihar da sıkça görülür. düşe kalka oluk oluk kanlanan bir kuyu dibi yahut gözyaşlarıyla seviyesi yükselmiş bir kuyu stabilize hale gelmiş kişiyi kolayca alt edebilir.
--
kuyuda tırmanmak için tırnakların uzaması gerekir. kuyu dışında tırnakların hammaddesi keratin dense de kuyu da buna umut denir. her tırmanış ve düşüş tırnakların çıkma sürecini uzatacak olsa da daha güçlü çıkacaktır ve bu da tırmanılan mesafeyi artıracaktır. yeter ki zaman verilsin ve asla pes edilmesin. zaten tırnakların izleriyle yukarıya tırmanacak olan kişi umut kırıntılarıyla karnını doyurup onları takip edecek seviyeye gelmiş olacaktır.
--
günahlar nedir, bedene ve ruha yapılanlardır. örneğin obur bir insan sadece yemek yemez, aynı zamanda onlara karşı bir güç uygular. içine atar, yok ettiğini düşünür. kuyuda ise bunu yapmak mümkün değildir. insan açlıkla tanışmalı ve ona boyun eğmelidir. bir sindirim aracı olarak insan kuyuda sindirilir. çünkü zaman asıl sindiricidir ve sindiremeyeceği “nesne” yoktur.
--
kuyuların genişlik ve uzunluğu insan algısına bağlıdır. kuyuyu inşa eden sadece eller değil aynı zamanda onu yöneten, fikir sahibi zihinlerdir. ideal olarak kuyular hareketi kısıtlamayacak genişlikte ve çıkılabilecek derece yüksekliktedir. fakat kuyudaki kişi bunun ayırdına varamaz. her şeye fiziksel bakar. ona göre en diptedir ve hareket edemez haldedir. kuyunun boyu çok uzundur ve çıkması imkansızdır. yanlış. işin gerçeği genişlik hayalgücünü, uzunluk ise azmi temsil eder. insan kendiyle barıştıkça rahatlar, kuyusu genişler. insan kendini güçlü hissedip, başarı duygusunu uyandırdıkça da kuyudan çıkışın aslında oldukça kısa olduğunu görebilir.
--
insan yalnız bir varlıktır. bunu fark etmez ya da göz ardı eder ve sosyalleşmeye çalışır. maskelerle dolu bir düzende kendisi de ortama uyarak zaman öldürür. maskesi sıyrıldıkça- özellikle de aynada- gerçeği geç de olsa fark eder. maskeler bir yüktür, bir düşük özsaygıdır. bireyin kendisini kabullenememesi, başkaları için başkalaşmasıdır. her şey yapaydır ve doğal olan tek şey kendisidir ve kendisine maske biçerek onu kirlettiğini fark eder. bu farkında oluşla kişi inzivaya çekilmek ister ve çocukluktan beri tek gerçek arkadaşı olan kuyuya gider. onu incitmeden yavaşça iner ya da maskelilerce ittirilerek düşer.
--
dünyanın yapı taşı ne ise onun küçük ve derin bir yansıması olan kuyu da aynı yapıdan yapılmıştır. yani çevre ve genler. insanın doğumuyla kuyunun temeli atılır. ve yaşayıp yaşlandıkça tecrübeler, anılar, dna, ruhsal durum ve diğer insanların katılımıyla kuyunun evrimi devam eder. ta ki kuyu sahibi ölüp kuyu onun üzerine yıkılana dek. yaşamsal bir mezar…

--
başka kuyularla pek bir bağlantı yoktur. çünkü kuyu bir inziva yeri ya tek hücreli bir hapishanedir. yine de sıra dışı olsa da kuyular arası haberleşme gerçekleşebilir. sesler, insana bahşedilmiş iletişim mucizeleridir. ve yaralanmışların sesleri birbirini tanıyabilir ve kuyular aracılığıyla bir harmoni oluşturabilir. tabi bunun için kuyular arası mesafenin fazla olmaması empati seviyesinde kalması gerekir.
--
kuyular evrenseldir ama lokasyonları kültüre göre değişiklik gösterebilir. daha yalnız, uzak ve çok kültürlü yerlerde bireysellik artar ve kuyuların dizilimine sıklık azalır. bu yüzden herkes kendi sesine haizdir. bileşik toplumlarda ise kuyular gözden uzak yerlerdedir. sadece yalnız değil aynı zamanda yalıtılmışlardır. bir çeşit karantina altındadırlar, toplum tarafından hastalıklı olarak görülürler.

--
insan, içindeki karanlığa adapte olmak için çok uğraşır. önce onu ayırt eder sonra da aydınlatmayı dener. çabaları sonuçsuz kalınca ona karşı korkuyla karışık bir saygı besler. lakin bu şekilde karanlık daha da genişler ve birey tamamen karanlığa girme tehlikesi ile karşılaşır. bunun tezahürü olarak da kuyunun içi ölüm rengine döner. bu kötü bir şey gibi görünse de değildir. gören gözler için karanlık, kuyu kişisine yoldaş olur, ona saf yaşamayı öğretir.
--
insan, kafasında bir tehlike ile doğar. daha doğrusu kafası başlı başına bir tehlikedir. toplumsal ilişkiler zayıfladığında ya da koptuğunda onun algısı devreye girer. zihin oyunları bireyin gerçekliği haline gelir. tehlikeli oyunlar… bununla savaşmak için onu yok saymamalı aksine onunla savaşmalı, onu yok etmelidir. bunun için de irade ve umut elzemdir. böylece mücadele için cephane hazır olur ve bu savaş ilelebet sürer. galip taraf çokça el değiştirir. o yüzden usanmadan sadece kuyuda tırmanmak yetmez, bedenin yukarısına da tırmanmak gerekir. o seni her daim aşağı çekmeye çalışsa da vazgeçmeyip insan olmanın sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmak gerekir.
--
kuyu yarayı dindirirken dahi acıtır, yarayı dağlayarak. ve bu iz her zaman seninle beraber devam eder. sadece yarayı açanı değil yarayı iyileştireni de unutmamak gerekir. her şey zıttıyla daimdir ve insanın içinde daim kalacaktır.
kuyuyu intihar gibi korkakça emeller için kullanmak mümkün gibi gözükse de değildir. kuyu bir cellat değildir, seni öldüren kuyu değil tırmanmayışın ya da tırmanırken kendine inanmayıp düşüşlerindir. korkaklığın mantığı yoktur. basit bir duygudur. kendinden vazgeçmek için onu besleyen bizzat insanoğlunun evhamıdır; kişiler, yaşanılanlar, şartlar ya da kuyu değil.
--
kuyu taşmaz. taşan kuyu değiş duyguların yoğunluğuyla kendini açığa çıkarak göz sıvılarıdır. ve elbette bolca kan. kuyu taşsa bile o kadar hızlı kurur ki birey gözlerini daha aydınlığa alıştıramadan geri düşer. ve onlarca yakarmaların, ağıtlarının bir sonucu olarak zeminde bataklık oluşur ve böylece kuyu öğreticiliğine devam eder. kolay yolla kurtulamazsın benden, çabanı ağlayarak değil kan revan içinde tırmanarak göstermelisin der.

--
kuyuda ayakta uyunulur. artık rahat yataklar geride kalmıştır. ancak kıvrılabilir insan. tıpkı geçmiş yaşamındaki bukalemunluk günlerinde olduğu gibi.
uyku azdır çünkü zaten derin bir uykunun ardından kuyuya varılmıştır. uyku vakitleri azalsa da rüyalar her daim devam eder. rüyada kuyuyu görmek iyiye işarettir. yarım kalan tek işin tırmanmak olduğunu gösterir. bilinçaltı. kuyu. kuyunun altındaki kişi. bilinç üstü, güneşli yer yüzü.
--
kuyudaki ilk zamanlarında kişi çıkmak için gün sayar, etrafa çizikler atar. zaman geçtikçe zaman dediği şeyin gerçeklikle uyuşmadığını fark eder.
zamanın hızlı geçmesi insanın lehinedir. çünkü zamanın iyileştirici, zihindeki kötü anıları bulanıklaştırıcı hatta yok edici etkisi vardır. kuyuda ise zaman neredeyse durağan vaziyettedir. bu yüzden geçmişle yüz yüze gelinmek zorundadır. film şeridine tek tek bakmalı ve onu yok etmelidir. başka türlü yeni fotoğraflar- ki kuyuda ne kadar mümkün olursa- oluşturmak kişiye yalnızca yük olur.
--
aşağıdan yukarısı hem daha fazla çekicidir hem de değildir. çekicidir çünkü kuyu, insanı canından bezdirir ve kişi buradan daha fazla yıpratıcı bir yer yoktur diye düşünerek bol bol tırmanışlar yapar. gökyüzüne yaklaştığı her anda kamaşır. kuyu öncesi hayatını anımsar ve garip bir özlem duygusuyla dolup taşar.
çekici değildir çünkü çukur öncesi hayatını net bir şekilde zihnine kazımış kişi vahşi doğayı ve onun içindekilerin kendisine neler yaptığını anımsar ve kuyunun hücre değil sığınak olduğunu kendine bir kez daha hatırlatır.
--
insan milyonda bir ihtimalle yanlışlıkla doğar yalnızlıkla ölür. yanlışlıklar silsilesi ile ortamından kopar veya koparılır, kaderini tanır, benimser ve katlanır. yine de ölene kadar yalnızlıktan kurtulmak için her şeyi yapacak vaziyettedir. kuyusuna dahi arkadaş arar. oysa ki her insan kendi kaderi ve kuyusuyla doğar. ne kadar arkadaş, dost, sevgili gibi etiketlere sahip bireyleri arasa da ve hatta bulsa da en nihayetinde yalnız kalacaktır.
--
insan her zaman bir şeylere sahip olmaya, hak elde etmeye çalışır. çünkü bu onun geleceğe mirası olacak, onu hiçlikten ilelebetliğe yükseltecektir. kuyular da en büyük miraslardır, kişinin iç yaşantısını gözler önüne sürecek ruhsal kalıntılar yığınıdırlar.
yıkılmış birey, kuyu yığınıyla benzerlik gösterdiğini fark ettiği andan itibaren onu benimser. benimsedikçe de ona duyduğu hisler derinleşir, tıpkı kuyusu gibi.
--
kuyular da insanlar gibi değişim potansiyeline sahiptir fakat bu oldukça zorlu bir süreçtir. yıkmak kolaydır ama yapmak, inşa etmek, bir biçim vermek gayret ister. bu gayreti verebilen kuyu sakinleri sığınaklarını saraya çevirebilir, huzurlu bir yaşamcığa yelken açabilir.
--
her birey tek ve bunun özelinde her kuyu biricik olsa da kuyular topluluğunda ortak bir uzlaşı vardır. örnek vermek gerekirse her kuyu doğumla temeli atılır, ölümle yıkılır ve mezar, anıt olur. her kuyu, sahibini ehlileştirir. her kuyu zorlu bir parkurdur ve bu sadece fiziksel değil aynı zamanda zihinsel ve duygusaldır da.
--
vahşi insanı evcilleştirmek zorlu bir süreçtir. ve bu sürecin mutlak hakimi zorlu bir öğretici olan kuyudur. kuyu, kişinin ihtiraslarını, günahlarını arındırmak için aman vermeden saldırır. kimileri bu saldırıları acımasız bulsa acımasız bir canlının canını acıtmadan ona bir şeyler öğretmek oldukça zaman alacağından kuyunun yöntemleri pek de sorgulanmamalıdır.
--
kuyu vatandaşlarının ortak özellikleri; tutunamayan, acımasız ya da naif, yalıtılmış, yalnız, varoluşsal sancılar çeken, azmini yitirmiş, umudunu kaybetme raddesine gelmiş, ihanete uğramış, hayata küsmüş, zamana kızmış, ölüme aşık olmuş ve kaybedecek sadece ruhları kalmış kişilerdir.
--
kuyular tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, gelişir ve gelişimini tamamlayıp yavaş yavaş yıkılma evresine geçer. lakin bu değişim kuyu kişisiyle eş zamanlı değildir. kuyu daha yaşlı, daha olgundur. çoğulları tarafından kabul edilmese de bir doğa harikasıdır. doğa anadır. kişiye sahiptir ama belli etmez. onu besler, büyütür ve göz yaşları içinde ölümünü seyreder. belki kuyuda suyun bulunması için kuyuya yakışır biri olmak gerekir. onun hayatını kendi hayatın kadar önemsemelisindir. eninde sonunda biri gider, biri gelir. o baki kalır, zayıflayıp çökme raddesine gelse de. o bir sığınaktır, bir mezardır, bir anıttır, bir mirastır ve her şeyin ötesinde o sadece bir öğretmendir.

--
normlar her zaman çoğunluğa kabadayılık yapma imkanı verir. bunu etiketler aracılığıyla yapar. kişiyi “mal” olarak görür ve ihraç eder. işin daha vahimi doku uyuşmazlığına neden olan ithal mallara yaptıklarıdır. onu kendi “pazar”ından uzaklaştırır, çürük muamelesi yapar.
--
ortalama insan ömrünün yarısı ve belki de daha fazlası kuyu etrafında ya da içinde geçer. kuyuya ziyaretin süresi, umut ve azim ile korelatif bir ilişki içindedir. insan, hayatının belli dönemlerinde kuyuya ihtiyaç duyar ve cesaretini toplayıp oraya iner ya da zorunda kalır. burada geçireceği süre ise onun tırmanma yeteneklerini geliştirmesine bağlıdır. kuyuda zaman dışarıya göre çok daha yavaş geçer ve bu yavaşlık zamanı durdurarak aslında zamanı ilerletecek raddeye gelir.
--
şaşırtıcı bir şekilde kuyuda kalım ve çıkım süresinde inanılmaz bir uçurum vardır. tırmanmak yerine sabit kalma, tembellik, üşengeçlik ile kuyu öncesi hayatımızı idame ettirdiğimizden karşımıza yüksek bir parkur çıkınca onu gözümüzde büyütürüz. işin trajikomik yanı kuyudan çıkış aslında birkaç saati alır. tabi öncesindeki hazırlık, motive olma durumu ile bu uzar. peki bu kadar kısa sürede çıkmak mümkünse neden birçok sakin kuyuyu aşamaz? cevabı basit; özgüven eksikliği, kendine inanmama, düşünmede yoksunluk ya da bu olguların ve daha fazlasının kullanmaya kullanmaya kurumasıdır.

--
kuyu basit gibi dursa da incelikle özelleştirilmiş, karmaşık bir yapıdır. uzunluğu, genişliği, tırmanma yerleri, girinti-çıkıntıları, taşının yapısı, zeminin ıslaklığı ve daha bir sürü etmenle kuyudaki yaşam aslında oldukça komplikedir.
--
kuyuyu bir sığınak, bir yuva olarak görenler oldukça fazladır. nedeni rahatlığı, gözlerden uzak olması ve kişiyi kendisiyle baş başa bırakmasıdır. kişi kendi iradesiyle inmemiş olsa dahi kuyuyu sahiplenmek ister. çünkü sahiplenme, benimseme onu sizden biri yapar ve bu da bir rahatlık, tehlikeden uzaklık verir.
--
sinsilik, hiçbir şeyle yetinmeme, hep daha fazlasını isteme insanoğlunun mayasında vardır. kuyusundan memnun olmayan kişi, çıkmaya çalışmak yerine bağırmayla, yardım çağrısında bulunmayla uğraşır. eğer sesini duyurabilirse, kuyusunu kirletecek bir el görebilir. ondan yardım isteyerek aslında kuyusuna ihanet eder. ve ihanet asla cezasız kalmaz. kuyusunu kirleten kişi aslında ömür boyu kendini de kirletmiş olur.
--
kuyu sakini ilk zamanlarda göğün aydınlığıyla kuyusunu inceler, zamanını geçirir. fakat bir süre sonra gök hakimiyetini kaybeder ve aydınlığı kuyunun karanlığına teslim olur. bu olaydan sonra kuyunun karanlığı kişiyi değiştirmeye, onu zorlamaya başlar. artık her şey zordur ve mücadelenin şiddeti artmalıdır. bütün duyularınla yaşamalı, tembellik yapmamalısındır. yardım devri bitmiştir.

--
kuyu ile bir bütün olmamak aksine özerkliğini korumak sakin için daha sağlıklıdır. kuyunun soğukluğu, çamuru, az suyu ve tırmanma koşulları sakin tarafından benimsenmemeli yeni yollar araştırılmalıdır. ancak bu şekilde kişi hayatını kendi istediği gibi idame ettirebilir. kuyusunu etkilemeli, ona sahip olmaya çalışmalıdır. bunun için de umudu kadar merakını da muhafaza etmeli, kendisini her daim hazırda tutmalıdır.
--
kuyu bir çeşit çocukluk aşkı/arkadaşı, kötü gün dostudur. kişiye ihanet etmez, onun her daim arkasında olur, güvenli bir liman görevi görür. kuyuya inen, onunla bütünleşen kişi duygularını kontrol etmekte zorlanır çünkü etrafındaki şeyler diğer gördüğü kişilerden çok farklıdır. ve bir “şey” de olsa insan denen varlıktan çok da iyidir.
--
kuyuyla doğduk, yaşadık ve öleceğiz. bu süreci fark etmek ve kabullenmek oldukça zorlu ve sancılı bir süreçtir. bu sürece belirsiz bir yaşımızda dahil olur ve sürüklenir gideriz. kuyu bizim lanetimiz midir yoksa muskamız mıdır? aslında her iki sorunun cevabı da aynı yere çıkar yani birleşmeye, bütünleşmeye. kanımızda kendini sirküle eden kuyu her damarıyla bize tırmanma noktaları oluşturacaktır. her zaman bizi ağırlayacak ve tutsak edecektir. her zaman bizi dinleyecek ve hiçbir zaman cevap vermeyecektir. her zaman yanımızda olacaktır, istesek de istemesek de. bu parçamızı söküp atmak mümkün değildir çünkü o biziz, biz de o. ölene kadar…

--
gökyüzü ilk zamanlar kuyu sakinine yardım etse hatta ona yol gösterici dahi olabilse de zamanla kişi gözlerini kaybetmeye başlar. kuyunun doğası kişiyi ele geçirir ve kendi oyununu oynatır. gözlerini yavaş yavaş kaybeden kişi inanılmaz bir kaygı duyar, hatta delirebilir. fakat gözlerinin kaybı netleştiğinde içinde garip bir kabulleniş, rahatlama vuku bulur. bir duyusu, haber aracı yoktur artık. ama kardeşleri vardır özellikle de kulakları. onlarla yaşadıkça bu duyusu keskinleşir ve son raddeye yani ustalaşmaya hazırlık başlar. son bir sınav kalmıştır, duymaya, görmeye, hissetmeye… kalbin sesini dinlemek. onu dinlemeye başlayan kişi rahatlar, kalbinin ritmi ona ninni gibi gelir. ya da tam tersi olur. mutlak sessizlik.. kalbin donması ya da kor olması hali. ve böyle aklına bazı sorular gelir. bu kalple nasıl yaşanılır? kalp gerçekten sessiz midir yoksa bir şey mi söylemeye çalışıyordur. zor meseleler fakat aşılması gerekenlerdir…
--
insan, toplumsal bir varlıktır. ihtiyaçlarını karşılamak için maalesef başkalarına muhtaçtır. küçükken bu ihtiyaç daha fazla iken yaşlandıkça azalır ve sorgulama süreci başlar. insan gerçekten toplumsal bir varlık mıdır yoksa bu sadece kişinin kendini rahatlatmak için uydurduğu bir safsata mıdır? bu konuyu sorgulama süreci kuyu dışında da kuyu içinde de devam eder.
insan zayıf bir varlıktır. her zaman en kolay, en güvenilir olan seçeneğe yönelir. bu durum otomatik bir hale geldikçe de tembellik artar, eziklik büyür. topluma dayanılır ve el üstünde tutulur. ona bağımlı hatta kölesi haline gelinir.
peki gerçekten kuyudan çıkışımızın bileti topluma mı dayanır yoksa bu tamamen halüsinatif bir zihin algısı mıdır? bu sorunun cevabı kara günde, kuyu karasında, gözlerin kapanması ve sonsuzluğa açılmasıyla belli olur. kuyuya dolaylı ya da doğrudan bir çöp gibi atılan birey bunun farkına vardığında yardım elini reddeder. kuyusunda kalır çünkü kuyu ona ihanet etmez. onu besler, büyütür ve çıkması için cesaretlendirir. onu bir “birey” olarak görür, “toplumsal bir canlı” olarak değil.
--
kuyu hayatın geçtiği bir parkur, zorlu bir süreç ve mutlak bir yerdir. kuyu vardır çünkü insan vardır. kuyu insanın en temel ihtiyacı, en çok ihtiyaç duyduğu hocasıdır. bu değişmez gerçek kıyamete kadar var olacaktır.
kuyu, insanın dönemidir. düşmesi, inmesi, yaşaması, deneyimlemesi ve geçmesi gereken bir dönem. ona ev sahipliği yapan, onu koruyan, düşündüren bir yerdir kuyu. kuyu vardır çünkü insan kuyusuz hep bir eksik, hep bir yalnızdır. kuyu var olacaktır çünkü o bir deneyimler topluluğu, insana bahşedilmiş bir mucizedir.
kuyu, hiçbir şey olan insanın her şeyidir.

merhaba,
ben kübra. 24 yaşında, bolu doğumluyum. herkesin sahip olduğu gibi bir normal ailem olmadı. annemin beni doğururken öldü. babam bana taciz etti. 18 yaşıma kadar çocuk esirgeme kurumu’nda kaldım. üniversite sınavım iyi geçmese de yurttan bir arkadaşımın yardımlarıyla özel bir yerde sekreter olarak çalışmaya başladım. tabi buradaki çalışmak aslında köleliğin nazik bir dille ifade edilmesidir. hayatım bu nedenle neredeyse tamamen işten ibaretken nasıl olduysa biriyle tanıştım. pek yakışıklı olmasa da çekici bir çocuktu. aynı yerde çalıştığımızı fark ettikten sonra biraz ihtiyatla yaklaşmak istesem de ona kapıldım. ve yine her nasılsa o da beni gördü ve ilişkimiz başladı. ilk zamanlar güzeldi. beni dinler, beni anlardı. ne zamanki evlendik işler değişmeye başladı. evden çok dışarıda arkadaşlarıyla gezer oldu. beni dinlemek yerine geçiştirmeye, en sonunda da susturmaya başladı. ben iş çıkışı çok yorgun olmama rağmen evi çekip çevirirken ve sevdiği yemekleri yapmaya çalışırken onun gözleri sanki görmemeye yemin etmişti. bir süre böyle devam etti. kendime bahaneler uydurdum aslında onun davranışlarına ben bahaneler bulur oldum. ama bir yerde bardağın boş tarafı da taştı ve kırıklar bana battı. o ise bunu hiç görmedi. şiddetli geçimsizlik, evden atmalar, tehditler derken boşandık.
bolu küçük bir yer. işim gereği birçok kişiye aşina olduğumdan sokağı, semti, caddesi demeden hep aşina gözlerle karşılaşırım. fakat o’nu görmek beni yaralıyordu. şehir değiştirecek imkanım da olmadığından eve kapandım. ailem yok, arkadaşlarım uzakta idi. sahi bu kadar mutsuzken niye yaşıyordum? madem evde, dört duvarda sıkışmıştır o halde kuyuma inmeliydim. garip karşılanmazdı.
işte buradayım. karanlıkta, yalnız başıma.. çıkmak istediğimden emin değilim. ne fark eder ki? yetim. dul. yalnız. bu sıfatları taşımak bana çok ağır geliyor. bunları yazıyorum çünkü yazmasam intihar ederdim, beklemezdim. ama ben yaşamak istiyorum. yarım kalmış çok şey, yaşamadığım onlarca an var.
kuyuya kendi isteğimle inmedim ama bahane arıyorum gibi anlaşılmasın. daha güçlü, daha cesur çıkacağım buradan. inanıyorum ya da inanmak istiyorum. bu notları yazıyorum çünkü belki benim kuyuma başka biri daha iner de benimle empati kurup kendini eğitir. anlaşılmak istiyorum.
açlık ve susuzluğum artsa da iyi olmaya çalışıyorum. tırmanma pratiklerime devam ediyor, güçlendiğimi hissediyorum. 2-3 güne- tabi dış dünyada kaç gün geçti bilmiyorum- çıkmayı planlıyorum. bu süreçte işten atılmam kesin olduğuna göre az bir meblağ da olsa birikmiş paramla ankara’ya gideceğim. orada yeni bir hayat kuracağım. bana şans dile sevgili okur.
kuyu beni eğitti, safi düşünmemi sağladı. pişmanlıklarımı, hayıflanmalarımı dinledi. haykırışlarımla yankılandı. bana karanlığı, karanlığımı görmeyi öğretti. bana güçlü biri olduğumu, bir savaşçı olduğumu gösterdi. benim film şeridimdi kuyu ve bu şeridi çok daha uzatabileceğimi bana tembih etti. ona da kendime de inandım. bütün sıfatlarımı söküp attım. bana kötülük eden herkesi koşulsuz affettim. tertemiz çıkacağım buradan. ışığa yükseleceğim ve siyahımla barışarak aklanacağım.
son söz adettendir. asla pes etme. umuduna ses ver. ne yaşadıysan yaşadın, geçti, bitti. yeni anlarına odaklan. senin senden başka dostun yok. kendini ihmal edip başkalarına bağımlı hale geleceğin işlere karışma. kendine iyi bak ki dünyaya da iyi bakabilesin. ben çıkıyorum şimdi. umarım sana biraz da olsa ışık tutabilmişimdir.

merhaba,
ben utku. beni okuyorsanız kemiklerime iyi bakın. karamsar olmak istemem ama buradan çıkabileceğimi sanmıyorum. yaşım, ailem, arkadaşlarım ya da mesleğim önemli değil. önemli olan beni buraya sürükleyen yaşadıklarım, beynimin içinde kördüğüm hale gelmiş dolambaçlı kıvrımlar ve onlar sesleri aracılığıyla bitmeyen baş ağrılarım.
olaylar ve olayları sindirmeye çalışıp infilak etmem 5 yıllık bir süreç sonucunda oldu. hayatta iken her zaman normal biri oldum. sorgulamadım, sadece herkes gibi yaptım. normal arkadaşlar, normal bir eş ve normale yakın bir ailem oldu.
bazen bir yerde her şey patlak verir, birikip taşar ya aynen öyle oldu. beyaz yakamla işten izin alıp eve dönüp sürpriz yapacak iken kötü bir durumla karşılaştım. evliliğe, arkadaşlığa olan güvenimi, inancımı bitiren bir olay. kavgalar, şiddetli geçimsizlik, ayrılıklar ve hayal kırıklıkları.
kendimi bir kasabaya kapattım. işten ayrıldım ve birikmiş cüzi bir meblağ ile kendime bir kütüphane oluşturdum. adı da ölmeden önce okunacaklar idi. kitaplara dayalı bir ömür… böylece sadece temel ihtiyaçlar, kitap okuma ve kuyumu kazmakla uğraştım. ve bu garip rutine çok kolay alıştım. sayfalar azalıp, kuyu yeterince genişlediğinde de kendimi burada buldum.
ilk haftam zorlu geçti. açlık ve susuzluk had safhada idi. kitaplarımı özledim. sadece onları. geri kalan kokuşmuşluğu, yalanları, ihanetleri, maskeli yapışkanları değil.
ikinci haftam ilkine göre daha iyiydi. hafif bir su ile bulamaç yemeğim bana yetti. gökyüzünü seyre daldım, hiç görmediğim renklerini keşfettim. biraz tırmanmakla, parmaklarımı güçlendirmekle uğraştım.
üçüncü haftam mental olarak zorluydu. tırnaklarım uzamış, parmaklarım kısmen güçlenmiş olsa da tırmanmaktan korktum. dışarı çıkmak mı korkutucuydu yoksa yeterince tırmanıp kendini zemine bırak mı, bilmiyorum.
son haftama girdim, eminim. son çünkü daha fazla gelgit istemiyorum, sabrım tükendi. fiziksel olarak ciddi biçimde güçlendim ama zihnim artık son zamanlarını yaşıyor, eminim. ruhum acıyor ve bedenim artık onu taşıyamıyor. son bir tırmanış ve düşüş ile kurtulacağım. cesaretim var, yapabilirim.
geçmişim peşimi bırakmadı. şimdi ve geleceğim de geçmiş, fark ettim. bunu acı da olsa öğrendim ve rahatlıkla bunu size miras bırakıyorum.

merhaba,
ben yasin fakat asıl ismim yaren. 19 yaşındayım. küçüklüğümde en çok barbie bebeklerini sevdim, doktor-hasta oyununda hasta oldum, annem ne kadar yakışıyor diyerek etekler giydim, makyajlar yaptım. küçükken bunlar sorun olmamıştı. ta ki 7.sınıfa geçtiğim döneme kadar. artık “kız gibi” yaşamaktan ziyade gerçekten kızdım, ben. öyle hissediyor ama öyle yaşayamıyordum. çevrem buna gerçek anlamda şiddetle karşı çıktı. çıkmayan ise benden uzaklaştırıldı. ailem için utanç kaynağı arkadaşlarım için “garip” biri olup çıktım. neden bana böyle davrandılar? normlara aykırı olmak, “herkes” gibi olmamak bu kadar kötü bir şey mi idi? bunu ben seçmedim ki.. hem kime ne zararım oldu da bu kadar nefret duyulası bir “obje” haline geldim? her neyse.. lise bittikten sonra üniversite sınavında çuvallasam da dandik bir üniversitenin dandik bir bölümünü kazanarak yaşadığım bağnaz yerden kurtuldum. fakat üniversite için kurduğum hayaller de bir bir suya düştü. insanların özgür olduğunu düşündüğüm bir ortamda yine dışlandım, soyutlandım, dalga geçildim. olmuyordu… hiçbir yere uyum sağlayamıyordum. burs çıkmadığı için yurt denen bir cehennemde kalıyor. yorucu işlerde köle gibi çalışıyor ama ameliyat parasının binde birini bile biriktiremiyordum. hormon ilaçlarına, kıyafetlere bile param yetmiyor ya da belki de cesaretim yetmiyordu. sınavlarıma çalışacağım vakitler de kısıtlıydı. ama dayanmalı az da olsa para biriktirip görüntüme, gerçekten istediğim görüntüme kavuşmayı istiyordum. ama isteklerim gerçekleşmediği gibi gerçekler de histerikleşiyordu git gide. korkuyordum. klişeyi yaşamak istemiyordum, otobanda kendini pazarlayan “travesti”. bedenimi satmak istemiyordum ama okul, iş yeri, arkadaş çevresi bana tamamen zulmediyordu. riskliydi ama sürüklendim malum bataklığa. ilk zamanlar korkutucu ve iğrenç olsa da alıştım. hatta beğenilmek hoşuma dahi gitti çünkü ilk kez bu duyguyu yaşıyordum ama kısa sürdü. benim gibi çalışan başka bir arkadaşımın defalarca bıçaklanmasıyla kaygılarım üst seviyeye ulaştı. değişmek için yaşamaya mı çalışmalıydım yoksa yaşamak için değişim hayallerimi bir kaşık suda boğmalı mıydım, bilemiyordum. ben boğulmayı seçtim ve kuyuya atıldım. pis kokulu bir artıktım ben. ailesinin utanç kaynağı, üniversite tek, ex fahişe, yasin…
yaren olamadım. çiçek açmama izin vermediler, hep taşladılar. dallarımı koparıp bedenimi çizdiler. kuyu benim son yerim olacak. artık bağıramıyorum, kuyuda yankılanıyor ve acılarımın sesi hiç kesilmiyor. gökyüzünün aydınlığına bakmayı da bıraktım. artık her şey karanlık, tıpkı annemin karnında olduğum zamanki gibi. fakat bu sefer huzur yok. keşke o karanlıktan yaren olarak çıkabilseydim. çok güzel ojeler sürüp, cici etekler giyip erkek arkadaşım olsa, gelin olabilseydim. olmadı, oldurmadılar…

ben umut. ironik değil mi, biliyorum. ben kuyuya düşmedim ya da düşürülmedim. ben kuyunun ta kendisiyim. bebekliğim, çocukluğum, ergenliğim ve nihai olarak gençliğim kuyuda geçti. kuyu ile birlikte büyüdük. ona sığındım, o benim zor zamanlarımda yanımda oldu. kimi kimi ona ihanet edip başkalarıyla görüşsem de bu kez de onların ihanetine uğrayıp kuyuya geri döndüm. ondan af diledim ve o bana her zaman müsamaha gösterdi. kan bağından doğan zorunluluk harici beni tek seven oydu. hep ben şanslı oldum. kimse bana sahip olduğu için şanslı olmadı. benim de tek şansım kuyumdu. bunları yazıyorum çünkü bunun bir yarı-otobiyografi olmasını, kuyuyu anlatacağım gibi kendimi de anlatmak istiyorum. çünkü kuyuya kötü gözle bakanlar ya da onu bir araç olarak kullanan insanlar var. yanlış tanıtıyorlar kuyu kavramını, bunu düzeltmek istiyorum. kuyunun fiziki özellikleri tamamen kişiye bağlıdır. kişi bunu bilinçaltında oluşturur ama cahilliği ya da melankoliden zihinsel halüsinasyonları neticesinde kuyuyu başka, yabancı ve tehlikeli varlık olarak görür. kuyu hep bizimledir ve biz ne istersek o olur gösterir. o bizim dayanağımızdır. evet hem fiziken hem de zihnen.
---
benim dostlarım hatta arkadaşlarım dahi olmadı. hem babamın öğretmen olmasından hem de insanın hamurundan kaynaklı ayrılık acılarıyla yoğrulmuş hayal kırıklıkları yaşadım ve yaşamaya da devam edeceğim, biliyorum. her zaman uslu bir çocuk oldum. derslerimde başarılı idim. bu başarı üniversitenin ikinci senesine kadar sürdüm. ayrılık kaygılı hayatımdan uzaklaşmak için dizisel bazlı kendi dünyamı kurmuştum. düşler beni bir hayli idare etti ta ki gerçek dünyaya onları entegre etmeye çalışmama kadar. doku uyuşmazlığı oldu, dengem bozuldu. zihinsel hastalık gün yüzüne çıktı. genler sağ olsun, yine peşimi bırakmamıştı babam ve ona bağlı şanssızlığım. zor geçti üniversitenin son senesi ama bir şekilde bitti. tabi ben de bitmiştim. yorucu bir savaştı ve tek dayanağım kan bağından yapılma bir hamak ve kuyumdu. fakat asıl darbe üniversite sonrasında yaşandı. iş hayatı da iyi gelmedi ve büyük bir atak oldu. zihnimdeki hastalık her yerime sirayet etti hatta kuyumu kirletti ve hastaneye yattım. orada hızlı bir tedavi ve sıfır beyin ile hayat mücadelesine geri döndüm. ama bu yel değirmenleriyle mücadele etmek gibiydi. ne yaparsam ne kadar çalışırsam çalışayım mutluluğu geçtim huzurlu dahi olamıyordum. böyle böyle 3 sene daha geçti ve şu an bunları yazıyorum. kendimle, dış dünyanın sıkıcılığıyla mücadele etmeye devam ediyorum ama bu mücadele sanki otomatik bir hâl aldı. artık ruhum yok gibi. ben ruhumu hastane yolunda teslim ettim de sadece üzerimde kıyafet gibi taşıdığım cesedim kaldı. onu vermek için hiçbir çaba harcamıyorum. çünkü ismimin laneti bana da bulaşmış durumda. ne kadar şanssız, ihanete uğramış, pes etmiş, korkmuş, kaygılanmış, ölümüne sıkılmış, paralize olmuş olsam da gücüm bitmiyor. her şeyle savaşıyorum, kazanamayacağımı bile bile.
---
hayatım böyle ilerlerken, dururken, tökezlerken ve yeniden ayağa kalkarken kuyum ne yapıyordu söyleyeyim size. o da aynı şeyleri yaşıyordu. bir atasözü vardır, “birini anlamak için onun ayakkabılarıyla dolaşman gerekir” diye. kuyum da benim yaşadıklarımdan etkilendi. önceleri benim gibi küçücüktü kuyum. ne zamanki arkadaşlarım olmamaya, dış dünyayla iletişimim azalmaya başladı kuyum da boy atladı çünkü dışarı çıkıp hayal kırıklıklarıyla kan revan içinde geri düşmemi istemiyordu. bana şefkat göstermeye çalışıyordu. beni her üzdüklerinde daha da genişliyor bana kalabileceğim bir yer oluşturuyordu. üniversite sınavım kötü geçtiğinde beni sularla karşıladı. sanki benim gibi o da ağlamıştı. birlikte gökyüzüne bakar, bulutlardan şekiller uydururduk. tırmanmam hiç zor olmuyordu her ne kadar bunu zorlaştırmak istese de. çünkü onu tanıyordum hem benim özgürce dünyada yaşamamı istiyordu hem de olacaklardan korkuyordu. tek umudum belki de kendisiydi. her ne yaşarsam yaşayım her zaman arkamda duruyordu. ihanet etmiyor, zorunlu sevgi göstermiyordu. o benim tek dostumdu hem de tam 26 yıldır. ve artık son bir sınava gireceğim ve her şey belli olacak. sonsuza kadar ve hiç çıkmaksızın dostumla mı olacağım yoksa belki de bir daha hiç görüşemeyecek miyiz bilmiyorum. her halükarda onu düşündükçe, bana onu sorduklarında hep minnet duyguları yaşıyorum. evet bir duygu yaşıyorum belki de tek duygum o da dostuma ait. ben onu asla unutmayacağım onu bir anıt gibi bir tac mahal gibi hatırlayacağım. kuyu bitmeyecek.

- son -

devamını okuyayım »