habara gubere

  • 3421
  • 38
  • 11
  • 0
  • dün

dilin kökeni

insana özgü olan ve insanlar tarafından var edilen hemen her şeye, bilim, edebiyat, politika vs., içkin olan bir meziyet olarak kabul edebileceğimiz dil olgusunun nasıl ortaya çıkıp geliştiği, nasıl çeşitlendiği ve nasıl olup da yalnızca insanlarda bulunan bir meziyet halini aldığı günümüzün en merak uyandıran meselelerinden birisi. yıllardan beri tartışması süren bu bilinmezi açıklamak için geliştirilen söylemler, iddialar ve kanıtları sıralamaya çalışalım biz de;

not: copy paste değil alın teri.

dinler

elbette insanlığa dair hemen her konuya olduğu gibi dil meselesine de dinlerin bir yaklaşımı var. yahudi-hristiyan geleneğine göre örneğin dil becerisi cennette tanrı tarafından yalnızca adem'e verilen bir kabiliyet. ademse bu yeteneği ilk olarak kavramları isimlendirmek için kullanmış. yine tevratta yer alan babil kulesi *bölümünde anlatılan hikayeye göre tanrıya erişmek için büyük bir kule inşa etmekte olan insanlar o güne dek tek bir dil konuşmaktayken tanrının kendilerini cezalandırması neticesinde artık farklı diller konuşmaya başlar ve birbirlerini anlayamaz olurlar. böylelikle insanlık farklı bölgelere dağılır. benzer öyküler sümerlere ait enmerkar and the lord of arattata da geçiyor. nitekim islam inancına göre de hemen her şeyin bilgisi peygamberler eliyle dünyaya gönderilmiş ve bu sayede insanlığa öğretilmiştir.

günümüze gelince,

1960lı yıllardan sonra özellikle chomsky'nin evrensel dilbilgisi*konusunda yaptığı çalışmalara paralel olarak dil becerisinin insan beynine içkin, içsel bir biyolojik mekanizma olduğu ve bu sayede insan ırkının yaşamın ilk yıllarında kusursuz bir şekilde dil edindiği düşünülüyor. dilbilim alanında bugüne dek yapılan öncü çalışmaların bir kısmı chomsky gibi dilin dışarıdan gözlemlenemeyen, beynin içinde bir şekilde olup biten sürecini açıklamaya çalışırken bir kısmı da insanın ağzından çıkan seslerin nasıl oluştuğu, nasıl anlam farkı yarattığı, dile ait olup olmadığı, hangi sosyal ortamda hangi bağlama oturduğu, nasıl anlam oluşturduğu vb konuları açıklamaya çalışmış. dil çalışmalarına paralel olarak yürüyen başka bilim alanlarından, örneğin antropoloji, arkeoloji, nöroloji, evrimsel biyoloji vb gibi alanlardan gelen data sayesinde de bu çalışmalar giderek daha çok yönlü ve disiplinler arası yapılmaya başlanmış. chomsky'nin dil teorisi bugün büyük oranda kabul görse de beynin içindeki -tabiri caizse- o karakutunun içinde ne olup bittiğini açıklayamamaktadır. bu yönüyle tanrının bahşettiği bir meziyet gibi bir kenarda durmaktadır. haliyle, chomsky'nin görüşleri tanrıya inanmak için bir alan bırakmaktadır. zira kendisi, daha önceki dönemde hakim görüş olan empricismden ayrılır ve rasyonalist * olarak tanımlanır.

antropoloji ve arkeoloji

dile dair bu alanlardan gelen verilerse şöyle,

insanoğluna ait bilinen en eski yazılı dil göstergesi 5000 yıl öncesine tarihleniyor. ancak konuşma diline ait bir veriyi tarihlemek ve bu yönüyle tarihe ışık tutmak o kadar kolay değil. çünkü sadece dolaylı yoldan elde edilen bulgularla hareket etmek durumundayız. insana ait larynx, pharinx ve vocal tract denilen organların incelenmesi mümkün olabilse belki daha fazla şey söylemek mümkün olacaktı ama bu organlar yumuşak dokulardan oluştukları için günümüze erişmeleri mümkün olmadı. dolayısıyla bilim insanları sadece kemikler üzerinden fikir yürütüp teori üretmek zorunda kalıyorlar. bu bağlamda arkeolojik çalışmalar, bilinen anlamda biyolojik bir dil olgusunun gelişiminin 40000-60000 yıl arasında tarihlenebileceğini söylüyor.

peki biyolojik bir dil olgusu ile neyi kastediyoruz? insana ait konuşma seslerinin akustik nitelikleri ve bilhassa da ünlü harflerle ifade ettiğimiz sesler vocal tract diye bilinen ses yolunda üretiliyor. bu ses yolu -capslock" l" -capslock şeklinde bir boşluk ve boğaz kısmımızda bulunuyor. bu kısım tümüyle insana ait olarak tanımlanıyor çünkü diğer tüm memelilerde ve insan bebeklerinde bu boşluk l şeklinde değil daha kıvrımlı bir şekilde bulunuyor. hatta liebermann adında bir araştırmacı neanderthallerde bulunan vocal tract'in bize göre daha yukarılarda konumlandığını ve bu sayede bir dil üretimi gerçekleştirememiş olduklarını söylüyor. hatta neanderthallerin ortadan kalmasına bu beceriden yoksun kalmış olmanın neden olabileceği düşünülüyor.

vocal tract'in oluşumunun iki ayak üzerinde durmaya başlamakla ilgili olabileceği ise başka bir görüş. buna göre iki ayak üstünde durmaya başlayan atalarımızın vücut yapıları, boyun uzunlukları ve soluk borusu şekilleri de buna paralel olarak değişti ve giderek daha aşağıda bir pozisyona geldi. tanzanyada bulunan ayakizlerine göre iki ayak üzerinde durmamız 3.5 milyon yıl önce mümkün oldu. eğer l şeklinde bir vocal tract sahibi olmamızın temel nedeni buysa o da bu tarihlere kadar uzanıyor demektir. öte yandan bu evrimsel değişimin sofistike dillerin gelişimine neden olabileceğini ve dilin öncülü olamayacağını söyleyenler de yok değil.

kafatası çalışmaları

bilim insanları eğer günümüz insanın beyninde yer alan ve doğrudan dille ilgili olan bir bölümün ilkel atalarımızda da var olduğunu gösterebilirsek onların da dil becerisine sahip olduğunu iddia edebileceğimizi de düşünmüş doğal olarak. ancak bu düşünce de çeşitli yönlerden sorunlu görülmüş. bir kere insan beyni fosilleşmediği için yapılan yorumlar ancak bulunan kafataslarının içindeki oyuk ve kıvrımlara güvenilerek yapılıyor. ayrıca broca bölgesi olarak bilinen kısmı da dahil olmak üzere insan beyninin doğrudan dil ile ilgili bilinen bir bölgesi yok. örneğin bu bölgenin maymunların sesletim becerileri ile ya hiç ilgisi görülmemiş ya da çok az ilgi bulunmuş. dolayısıyla bu bölge ilkel atalarımızda bulunsaydı bile dilsel bir bölge olmama ihtimali var.

insanda dil gelişiminin el kullanma becerisiyle ilgili olduğu da diğer bir teori. insanların büyük kısmı sağ elli ve bilindiği gibi vücudun sağ tarafı beynin sol lobu tarafından idare ediliyor ve bu kısım aynı zamanda dil becerilerimizin yer aldığı kısım. dolayısıyla insanlar tarafından yapılan eski taş aletlerin incelenmesi ve atalarımızın da sağ elli olup olmadıkları bu konuda bize bir şey söyleyebilir diye düşünülmüş. yine de bu sav doğrulansa bile o günkü insanların dilsel kapasiteleri hakkında pek bir veri sunamayacağı için eleştirilmiş.

genetik çalışmaları

1970lerin sonlarından beri genetik bilimindeki çalışmalar sayesinde bireysel farklılıkların hücre dnalarında saklı olduğu bilgisine ulaşmış olduk. 1987 yılında cann tarafından yapılan ve çeşitli istatistiki veriler ışığında yapılan çalışmayla birlikte soyumuzun 200 bin yıl önce afrikada yaşayan bir kadına dayandığı düşünülüyor. afrikalı havva* denilen bu ninemiz bizim ortak atamız oluyor bir yerde. buna yakın bir tarihte bir tür nüfus darboğazı yaşanmış olabileceği ve havvanın soyunun hayatta kalmasına neden olabilecek meziyetin dil becerisi olabileceği düşünülüyor. böylelikle günümüze dek dünyanın çeşitli yerlerine dağılan insanlığın bu soydan gelebileceği iddia ediliyor.

primatolojik kanıtlar

kısa süre öncesine dek maymunların ve gorillerin çıkardıkları seslerin acı, öfke, korku gibi duygularla ilgili oldukları ve insana ait, çeşitli kavramlarla ilişkilendirilebilecek sözcüksel donanım yönünden eksik olduğu düşünülüyordu. ne var ki, cheney ve seyfarthtarafından 1970 ve 80li yıllarda vervet maymunları üzerinde kenyada yapılan çalışmalar enteresan bulgular sundu. bu hayvanlar değişik yırtıcılar için değişik tarzda uyarıcı sesler çıkarıyorlardı. çıkan bu seslere göre maymunlar leoparlardan kaçmak için ağaçlara tırmanıyor, kartallardan korunmak için çalılıklara gizleniyor yılanlardan korunmak için yere bakıp etrafı kolaçan ediyorlardı. dolayısıyla bu maymunların çıkardıkları sesler göndergesel bilgi *içeriyordu. tümüyle duygularla ilgili değildi.

insan dilini hayvan dilinden ayıran belirgin özelliklerden birisi olarak insan dilinin güvenilmezliği gösteriliyordu. çünkü insanlar yalan söyleyebilir yahut hata yapabilirlerdi. oysa bahsi geçen çalışmada görüldü ki vervet maymunları da örneğin kartal uyarısında bulunurken gökyüzünde gördükleri herhangi bir şey için de benzer sesler çıkarıyorlar. misal düşen bir yaprak gördüklerinde de aynı uyarıcı çığlığı atıyorlar. hatta genç vervetlerin uyarılarına yetişkin maymunlar farklı davranışlar sergiliyorlardı. bu gözlemler gösterdi ki bu maymun sesleri kendi fiziksel ve çevresel şartlarından bağımsız olarak bir içeriğe sahipti ve insan dili ile aradaki fark sanıldığı kadar da büyük değildi.

bilişsel yetenekler

insan dilini diğer hayvan seslerinden ayıran bir diğer özellik olarak da yalnızca insanların önermesel *bilgi taşıyan sesleri çıkarmaya muktedir olduğu düşüncesiydi. eğer “önerme bilgisi” basitçe “sadece cümle biçiminde temsil edilebilecek türden bir bilgi” anlamına geliyorsa, öneri bilgisinin cümle kullanıcıları, yani insanlarla sınırlı olması şaşırtıcı değildir.

oysa en az iki husus primatların “bilgi” ye erişimi olduğu fikrini desteklemektedir. birincisi premack tarafından 1976 yılında yapılan çalışmadır ki burada laboratuvar koşullarında, şempanzelerin “aynı” ve “farklı” gibi soyut kavramları edinebildikleri hatta renk ve boyut gibi kıstaslara bağlı kalarak bu aynı ya da farklı olma halini kavradıkları görülmüş. ayrıca, machiavellian intelligenceda denilen özelliğe göre primatların da aldatıcı olabildikleri gösterilmiş.

işaret dili çalışmaları

kuyruksuz maymunların vocal tract'i yani ses yolu yoktur ama bu hayvanların kol ve el yapıları işaret dilini öğrenmeye müsaittir.yine 1970lerde yapılan çalışmalar şempanzelerin de işaret dili *öğrenebildiklerini ve dolayısıyla dilin insana özgü bir kavram olamayacağı fikrinigündeme getirmiş. bu da insan dilinin vaktiyle jest ve mimiklere tabi olduğunu ve zamanla sessel bir nitelik kazandığı görüşünü destekler nitelikte bir bulgu sunmuş bize. diğer yandan, insanların nasıl olup da tamamıyla rastlantısal * bir nitelik taşıyan sözcük ve göndergesi arasındaki ilişkiyle başa çıkabildiği sorusuna da bir çözüm yolu olabileceği düşünülmüş bu çalışmanın. çünkü amerikan işaret dili de dahil diğer tüm işaret dillerinde hareketler ikoniktir, rastlantısal değildir. yani her hareket gerçek dünyadaki karşılığına bir yönüyle benzetilir.
yine bir bonobo maymunu olan kanziüzerinde yapılan çalışmalar da bu maymunun belirli kurallar çerçevesinde işaretler geliştirdiğini ve hatta 2 yaşındaki bir çocuktan daha iyi şekilde ingilizceyi de anlayabildiğini düşündürmüş. bu meziyet de primatlarda da bir tür sentaktik beceri olabileceği düşüncesini akla getirmiş.

dilbilimsel kanıtlar

homo sapiens'in nasıl olup da homo habilis ve homo erectus gibi diğer hominidlerin yerini alabildiği sorusu dilbilimsel açıdan da ele alınmış. örneğin çok karmaşık alet yapabilme yeteneği bulunan homo habilis'in nasıl olup da gelişkin bir teknolojik yahut kültürel ilerlemeye milyonlarca yıl boyunca erişemediği sorusu akılları kurcalamış. bickertonbu konuda söz konusu hominidlerin bir tür protolanguageyani bir ilk dil sahibi olabileceklerini ama bilinen anlamda doğru dil *yetenekleri olmadığını söylüyor. hominidlerin de en az günümüzdeki maymunlar kadar belli başlı sosyal ilişkiler hakkında bilgi sahibi olduklarını ama bunu çok daha kapsamlı olarak ifade edebilecek bir dilsel donanımdan yoksun oldukları düşünülüyor. başka bir deyişle bu ilkel atalarımız 2 kelimelik yapılar arasına hapsolup kalmışlar zamanında. peki insanlar bunu nasıl aşabildi?

bickerton bu soruya beynimizdeki hücreler arası bağlantıların giderek çok daha fazla ve karmaşık hale gelmiş olmasıyla açıklıyor. bu sayede türümüzün, konuşmamızı çok daha kapsamlı ve tematik hale getirip bilinen anlamda bir dile ve çeşitliliğe eriştiğini savunuyor.

günümüzde insan beyninin dillere ait grameri nasıl edinebildiği sorusuna verilebilecek cevap bu yetinin beynimizin birbiri ardına geçirdiği bir dizi değişikliğin sonucunda edindiği bir özellik olduğunu ifade etmekten öteye geçemiyor. yine bilinen en önemli dilbilimci chomsky'e dönersek o evrensel dilbilgisine odaklanmak gerektiğini düşünüyor ve bir anlamda bu yetinin ardındaki sebeplerle hemen hiç ilgilenmiyor.

toparlamak gerekirse dilin kökenine dair hem çok şey biliyoruz hem de pek bir şey bilmiyoruz. bu meselenin insanlığı daha uzun yıllar meşgul edeceği belli.

devamını okuyayım »