hicbirisi

  • 72
  • 15
  • 3
  • 0
  • dün

ölümcül kimlikler

aslına bakarsanız bu yazıya özet çıkarmak gayesi ile başladım. sonra elimde kalem kalakaldım. kitap biz taşıdığımız birden fazla kimlik ya da benim bakış açımdan rolle barışmamızı, bizim dini, örfi, dille alakalı ya da yasal yönden değerli bir sentez olduğumuzu söylüyordu. ama ben bu kitabın özetini çıkarmak istemiyorum. çünkü birçoğunu bildiğim, hakkında fikir sahibi olduğum ve hatta kimi zaman yaşadığım şeylerin edebi bir dökümüydü okuduğum. koca kitapta aslında beni en çok etkileyen şey marc blooth’un sözü oldu aslına bakarsanız. “insanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıdır.” sözü. bunun üstüne yazmak istiyordum ki bir de baktım konu almış başını farklı bir yolculuğa çıkmış. bir kitabın özeti sadece ödev olduğu için, otoriteye itaat edildiği için çıkarılabilir. fakat her kitap insanı kendi düşünce evrenini yaratma serüvenine itmez. ben bu kitabı okurken kendi hayatıma yerleştirdim, satır aralarından kendi hikâyemi derledim aslına bakarsanız. ben bu kitapla beraber kendi içimde çıktığım yolculuğu anlatmak istiyorum özettense. bir kitap okudum ve kendi hikâyemi anlatmak istedim diyerek başlıyorum müsaadenizle.
zamanın dışında bazı düşünce kalıplarına sahip olduğuma inanmışımdır her zaman. bu kitapla biraz daha pekişti bu düşüncem. ait olma duygum öylesine gelişmiş ki; kendimi nedense tek bir yere ait hissedemedim hayatımın hiçbir döneminde. babamın kızı olduğum kadar kendi fikirleri olan bir hiçbirisiydim ben nesneleştirecek olursak. ne azınlıkların ne de çoğunlukların peşinden gidemedim. çoğu zaman yaşadığım coğrafyada yabancı hissettim bazı anlarda da tamamen buraya ait. bu ikilemi sadece ben yaşamadım elbette ki benim gibi olanlarla bir araya gelme şansımsa olmadı. bu durumu kendimce isimlendirdim de… alamancı çocukları gibiydim ben, ne tam oralı ne tam buralı. yazarın hayatı gibi savaşlarla, çatışmalarla boğuşmak, yaşamaya başladığım topraklardan ayrılmak gibi bir zorunluluğumda olmadı üstelik. ülkemi terk etmek, atılan bombaların sesleri arasında uyumak zorunda bırakılmadım. benim sürgünüm kendi içimdeydi. seçtiğim yaşam beni yalnızlaştırdı çoğu zaman. çünkü ne düşündüysem söyledim korkmadım ben yahut içimden geldiği gibi yaşadım. o an içimin müziği ağır bastıysa sokaklarda dansta ettim ayıplanırım korkusu duymadan. haliyle yaşadığın toplumda bunları yapıyorsan adın ‘çılgın kız’ oluveriyor bir bakmışsın ki. çılgın kız olmak benim için hiç problem olmadı çünkü biliyordum ki bunu söyleyen birçok insan benim gibi yaşayabilmek, sadece içinden geldiği için o an dans edebilmek için imrenme duygusu taşıyorlardı içlerinde. insanların bakışlarından söylenmemişleri kınanmayı, ayıplanmayı ve takdir edilmeyi böylece öğrendim. o çılgın kız etiketini bana yapıştıranların benle ilgili en çok şaşırdıkları şey “iyi bir ev hanımı” olmamdı. sanki hem içinden geldiği gibi yaşayıp hem ev hanımı olunamazmış gibi yazılmamış bir kural vardı ortada benim haberim yoktu. “a sen çok normalsin(!)” diyordu evime misafirliğe gelenler. (normallik ve anormallik sınırını hala çözebilmiş değilim bu nedenle bu konuda fikir yürütemeyeceğim.) neyse konumuz bu değildi neticede. o halde bir dönüş yapalım konuya.
ne diyorduk?
örfi, dini, toplumsal kimliklerimiz… ben kendimi hiçbir zaman a dinine ya da b dinine yakın hissetmedim mesela. zorla kuran kursuna yollanan çocuklardandım herkes gibi bende oysaki… ateist olduğumu dahi iddia ettiğim dönemlerim oldu. kimsenin benim inancıma karışmasına müsaade etmedim ama. bu nedenle de ailenin kara koyunu oluverdim. sonunda din benim için kişinin vicdanıdır anlamı taşımaya başladı. ( yazarla benzeşen bir düşünce daha. )) din doğayı, insanı, toprağı, hayvanı hatta aldığın nefesi sevmek ve onu korumak anlamı taşımaya başladı bende. dünyanın herhangi bir yerindeki budist’ten, hindu’dan, zerdüşt’ten, hristiyan’dan, müslümandan ya da yahu diden ayrılmadığımı gördüm bu noktada. dinlerin özü yalnız olmadığımızı hissettirmek yaşadığımız dünyaya olumlu katkıda bulunmak demekmiş anladım.
dışarıdan dayatılan hiçbir ahlaki değeri de kabul edemedim ne yazık ki… bu ülkede kadın olmanın en zor yanı da buydu. dışarıdan dayatılan her şeyi yaşamak zorunda bırakılmak… kendim olabilmek adına çok yürüdüm, çok okudum. oysa okuyan insanı, sorgulayan insanı sevmez bizim toplumumuz. etiketi sever, parayı sever… kendime ait bir düşünce evreni oluşturabilmek için çabaladım. deneyimleyerek belki milyonuncu hatadan sonra kendi doğruma ulaşmalıydım, öyle de yaptım. başkalarının yanlışları yâda doğruları ile bir hayatı sürdürebilecek biri değildim sanırım hiçbir zaman da olamayacağım. takvim yaşım her ne kadar ilerlese de değişmeyen şeylerden birisi bu sanırım. (hatta önce üniversiteye gidince sonrasındaysa memur olunca o kalıba girersin, herkes gibi olursun dediler; şimdiyse sen hep kendin olarak kalacaksın anladık diyorlar… )
ilkokul sıralarında yalnız bıraktığınız dünyanın tüm yükünü omuzlarında taşıyan sürekli ağlayan o çocuk bendim. hoş bu durum ağlama kısmının geçmesi dışında eğitim hayatımın tüm kademelerinde ne yazık ki böyle devam etti. yalnızlaştırılarak cezalandırdı bu toplum beni kendim olduğum için çarkların dışına itilmeye çalışıldım. kolay olanla tanışmam da bu döneme rastlıyor “hiperaktif”tim ben. ilaçlarla beynimi uyuşturmak istediler. bir ilaç verdiler bana, bir baktım uyuyorum, 70’lik neneler gibi olmuştum. toplum bana istediğini yapmış ve beni uyuşturmuştu. beyin fonksiyonlarım yavaşlamış, düşünme yetim beni terk etmeye başlamıştı. kaldırdım çöpe attım tüm ilaçları. adı hiperaktiflikse varsın bir ismi olsundu ben olduğum gibi kalmak istiyordum çünkü uyuşturulmadan önce bitki gibi değildim düşünebiliyordum. düşünme yetimin elimden alınmasına tahammül edemedim. zor bir yolculuk oldu benim için kendimi bu topluma olduğum gibi kabul ettirmek. çoğu zaman pervasız ve patavatsız biri hem de bir kadın(!), kendi fikirlerini doğduğu andan öldüğü ana kadar söyleyecek bir kadın. bu toplumun en sevmediği şey de bu değil midir? kimi zaman herkes gibi davranıp birçok arkadaşa sahip olduğum kolaycı zamanlarım da olduysa da kendimi bu topluma olduğum gibi kabul ettirebiliyorum artık. ben buraların aykırı çocuğuyum onlara göre. neredeyse 30 yaşına gelmiş ama herkesin çocuğu gibi görülen koca bir kadın… bu hale gelene kadar nelerle karşılaşmadım ki anlatmaya kalksam yok artık diyeceğiniz birçok şey. ama konumuz bu değil neticede. en basitinden şunu söylemeden geçemeyeceğim onlar gibi değilseniz, farklı düşünce kalıplarınız varsa, düşündüklerinizi yüksek sesle de söyleyebiliyorsanız küçük bir kız çocuğuyken bile çok; çok kötü ithamlara maruz kalabiliyorsunuz. ben kaldım oradan biliyorum.
küçüklük hayalim bu ülkenin ilk kadın cumhurbaşkanı olmaktı. belki türkiye’nin nelson mandela’sı olurdum ya da raunda katliamındaki gibi bir ülkemde yıllarca yapılmış olan bir ayrıma engel olurdum. çoğunlukta olanın azınlıkta olanı ezmesine olanak vermemek için çabalardım. şu an hayalî olduğunu düşünsem dahi vazgeçmiş değilim hayalimden. kim bilir belki bir gün…
ne diyorduk? beynim sıçrama tahtası gibi şu an. kitabında etkisinden olacak bir yerden bir yere geçiyor fikirler.
“hoşgörün ben bir hiperaktifim.” zaman içinde kimliklerimi kabul ettirirken bu kelimeleri kullandığımı fark ettim. bir baktım ki bir hastalık ismi bende savunma duvarı haline gelmiş sırf beni dışlamasınlar o sırada bu sene de yalnız başıma oturmak zorunda kalmayayım diye. siz 7 yaşından 17 yaşına kadar yalnız bırakıldınız mı, sizi hiç bu kadar şiddetle iten bir kuvvetle karşılaştınız mı? ben şanslıydım ama beni anlayan bir ailem vardı ve kendim olma yolundaki çabalarıma hep arka çıkan bir annem vardı. o yüzden ben topluma ihtiyaç duymadım eve gittiğimde konuşabileceğim, benle beraber gerekirse parkta salıncakta sallanabilecek engin gönüllü bir kadına sahiptim. ah babamla aralarını az açmadım kendim olacağım derken. o gösterdi bana hiperaktifim diyerek sığındığımı. bir daha söylemedim. kendin olmak bir özür değildi öyleyse neden bunu insanlara söyleme ihtiyacı duyuyordum? ve böylece son sığınma duvarını da kaldırdım aradan ben buyum, beni olduğum gibi ister kabul edin ister etmeyin kendim olmaya devam edeceğim diyerek yoluma devam ettim. zaten sen kendini tamamen kabullendikten sonra bir şekilde diğerleri de uyum sağlıyor buna. insanın kimlik bunalımını önce kendi içinde çözmesi gerektiğine inanıyorum bu nedenle. bırakın herkes istediğini söylesin o an içinizden şarkı söylemek geliyorsa şarkı söyleyin mutluluğu ertelemeyin olurdu benim yaşadıklarımındın yola çıkarak yapacağım öneri.
kitabı okurken soyadı meselesine ne zaman değinecek yazar diye bir beklentim oldu açıkçası. ne yazık ki bu konuya değinmemiş. ya yeri olmadığından ya da zamanı… kitabın adını ölümcül kimlikler koyan yazar panteri nasıl evcilleştirmeli deseydi belki de bu konulara girmeyecek ve sadece özetini çıkarmakla yetinecektim. şimdiyse bambaşka bir mecraya sapmış durumdayım. sadece sonu kanla, katliamla biten olaylara takılı kalan yazar asıl konuyu bence pas geçmiş. din, dil, örf adet bunlar zaman içinde değişime uğrayarak günümüze kadar türlü badireler atlatarak gelmiş konular zaten. belki binyıl sonra bambaşka şekilde yeryüzünde hala varlıklarını da sürdürüyor olacaklar. bir yerde değişim istiyorsanız bence insandan başlamalısınız. elbette ben bir kitap yazarı değilim herhangi bir engin tecrübemde yok bu konularda. ama zaman zaman düşündüğüm bir konu var ki: müsaadenizle ben o konuya değinerek bitirmek istiyorum yazımı. kendimce bir iki kelimem var bu konuda. ve ölümcül olan kimlikler meselesinin bence özü olan konudur yazımın sonu olmasını düşündüğüm soyadı meselesi. çünkü asıl kimlik ölümü yaşarken oluyor soyadı meselesinde. 20 yaşına ya da 30 yaşına kadar (süresi hiç önemli değil) yaşamış bir kadının hiç var olmamışçasına yeni bir soyadı, yeni bir kimlik altında hayata başlamak zorunda bırakılması çözülmesi gereken en temek kimlik ölümüdür bence. 30una kadar iyi ya da kötü yaşamış olan bilmem kimin kızı x olmuş olma halinin bir gecede ölerek, bilmem kimin karısı x olma haline dönüyor. bir kadın illa bilmem kimle mi anılmak zorundadır? 30’una kadar yaşamış bir kadının önceki yaşamını yok sayıp sıfırlamak değil midir soyadı değişikliği? ( bunları yazıyorum diye feminist sayılmak istemem çünkü karşı cinsle birbirimizi severiz. …ist olmaya kendimi bildiğimden beri karşı çıktığım için bu hususu belirtme ihtiyacı duydum.) bence bir değişim isteniyorsa en ufak konu olan bu soyadı meselesinden başlanmalı değişime. dünya nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan kadınları fikirleri, renkleri, soy isimleri, dinleri, dilleri ve bacaklarından(!) soyutlayarak kabul etmekle işe başlayalım. önce kadınların kadın olmalarından dolayı ikinci sınıf olmadıklarını, sadece erkekler nefislerine hâkim olamıyorlar diye örtüler altında saklanma ihtiyacı duymamaları gerektiğini, ikinci sınıf vatandaşlar yerine konmamaları gerektiğini görelim ki; sonra yan komşumuzun yahudi yâda hıristiyan olması konusundan bahsedebilelim. hoş kadına saygı duyan birinin dini inancının ya da renginin bizden farklı olması o zaman bizi rahatsız etmeyecektir zaten. bence dünya da kadın kimliğini bulduktan sonra tüm sorunlar yavaş yavaş, kendiliğinden çözülecektir diye düşünüyorum. bir kadının sizden önceki yaşamını sembolik bir soyadı değişimiyle öldürmeden sevebilirseniz zaten sorun yok demektir.

devamını okuyayım »
24.03.2016 11:44