hidrellez

  • 2054
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen ay

dedenin ölmesi

sessiz sessiz ağlıyorum üç gündür. böğüre böğüre ağlayamıyorum. çünkü sürekli ilaç tıkıyor birileri ağzıma. her taziyeci 'arkadaşını kaybettin' diyor. arkamdan fısıldaşıyorlar 'hıdrellez ne yapacak şimdi?'diye. dedemin arkadaşları, eş dost ayrıyeten bir de beni arıyor. dün de kuzenim aramış dünyanın önür ucundan 'üzülme, ben size hep gıpta ediyordum. siz dünyanın en tatlı dede-torunu idiniz' demek için.

ne zaman dara düşsem, ne zaman bir yerlere sığınmak istesem, ne zaman içimde şefkat kabarsa dede denilen kaleye sığınır, koşardım. yemek yapmayı da o öğretti ilk direksiyon dersini de o verdi. hayata, insanlara, paraya, ideallere vs. dair ne varsa onun cümleleri ile şekillendi her şey. 'yok artık!' dediğim tüm uyarı nasihatleri bir bir başıma geldi. daha ölmeden 'dedem demişti' der oldum.

insanlara karşı umarsızlığımın, özgüvenimin nüvesi oldu. genç kızlığımdan yetişkin bir kadın olmama kadar, namerde-yabana düşkün olmadıysam, olmayacak şeylerin/kimselerin peşine düşmediysem onun verdiği güven sayesinde oldu. çocukluğumu yetişkinliğe kırılmadan taşıdım onla beraber. bu yaşa kadar hanesinde torun şımarıklığımı durmaksızın yaşattı bana tatlı-sert mizacıyla.

eteğim kısa diye azarlar, sonra gelip 'küstün mü?' derdi. ojeyi ilk defa gençliğinde gittiği pavyonlardaki kadınlarla özdeşleştirirdi. bende görünce dudaklarını ısırmıştı ilk. her yurt dışına gidişimde 'ne işin var orlarda'diye kükrer ama 5 dk sonra 'al lazım olur' diye bir zarf sıkıştırırdı cebime. gece geç gittiğimde (onun geç kavramı saat 9 idi) surat asar 'biz erkek halimizle eve akşam ezanından sonra girsek, babam sopayla kovalardı' derdi. hasılı hiç razı olmadığı bir ton şeyde bana karşı süngüsü düşüktü.

çocukluğumda, istanbuldan 2 haftada 1 gelen, az konuşan, çok emreden, fazla fazla korkulan, o kii güncük bize bir ton hediye getiren (boyalı yumurta getirirdi de ne sevinirdik), o geldi diye sülalenin evde toplandığı bir adamdı. mesafeliydik. erkek torunları vardı daha çok yanında-yöresinde.

13 yaşında okumaya şehre gönderdiklerinde beraber takılmaya başladık, başlayış o başlayış. 20 senedir köroğlu-ayvaz gibiydik. 20 senenin 2 senesi hariç hep o vardı. onca senenin son zamanlarında sadece iki şey değişti. direksiyondaki yerlerimiz ve birbirimize karşı rollerimiz. uzun yıllar dere tepe gezdim yanında. yüzbinlerce km yapmış olabiliriz. yalnız erkeklerin inşa ettiği bir dünyanın her köşesine girdim onunla birlikte. yaşlılıktan kullanamadığı ama kapısı önünde tutturduğu arabasıyla kah eski bir dostuna kah doktor kontrolüne kah memlekete götürür oldum zamanla.

sülalenin en heybetli reisi, kükrer gibi konuştuğunda herkesin el-pençe divan durduğu adam, çocukluğumun pehlivan yapılı dağ gibi adamı ufaldı ufaldı ufaldı ve çocuk gibi sevimli oldu. son iki senedir çocuğum gibi olmuştu. önceden bana kıyafet beğendirmek için mağaza mağaza peşimden koşan adamı ben giydirir oldum. her hafta sonu hiç sektirmeden yatılı okuldan beni o alırdı. herkes hafta sonraları akranları ile sosyalkeşirken ben dedemle takılırdım. sonraları, her akşam ilaç saatini kaçırmasın diye 15 km yol gidip ertesi günki yemek ve ilaçlarını hazırlar oldum. felç atlattığında deli gibi korktum. ilaçlarını düzenli alsın diye çocuk gibi azarladım gönlüm kıyılsa da. doktor alzheimerın başladığını söylediğinde ise gözüm döndü, kurdun kocayınca köpeklere maskara olması ihtimalinin stresiyle. yoksa o haliyle ile başımızda duruverseydi yeterdi. neyse ki hiç o zilleti yaşamadı. vakarıyla, saygınlığıyla yaşadı son o ana kadar.

yanında kalmadığım geceler telefon hep son ses açık uyudum. arayıp da duymadığında kaç defa pijamayla kat ettim o yolu, hatırlamıyorum. yalnız başına, ona musallat olan sarı noktadan mütevellit karanlıkla boğuşurken bir yerlerini kırıp, düşüp, yardım dilenirken verecek son nefesini diye ödüm kopuyordu. son haftalarda aklına düşenleri arayıp helallik diliyormuş. bana da bakıp bakıp ağlıyordu. bir şeyler ima ediyordu ama ben susturuyordum. sanki söyletmezsem geciktiririm sanıyordum. iki haftadır da istanbul'a geri getiremiyordum. toprağı çekmiş.

memlekette kahvaltısını yapmış o sabah. dışardaki kara bakmış. 'gidebilir miyim acaba dükkana?' demiş halama. çalıştığından değil, boş durmayı sevmediğinden. yorgun hissetmiş kendini. şöyle bir uzanayım demiş. 15-20 saniye içinde olmuş hepsi. bi hıkırdamış. sonra da uçuvermiş buralardan. bebekler gibi.

saf acı demiş yukarda birileri. aynen. bir çok şeyin karışımı ama saf bir acı. yaşamayı deliler gibi seven bir adamın an be an ölüme gitmesini izlemek değil bu sadece. bütün yaşamımda, her anımda varlığını hissettiren, bir yandan da ilk özgürlük mücadelemi onun koyduğu kuralları esnekmek suretiyle verdiğim dedeciğimi yitirmek.

bir yandan da hiç vicdan azabı yok içimde. aksine dolu dolu, beraber geçirilmiş bir dede-torunluk ve onun gidişinden sonra gün-be-gün kendini daha da gösterecek yokluğun korkusu var. 33 yaşımın doğum gününe dek çocukluk şımarıklığımı sürdürebilmiş olmamın bahtiyarlığı ile o şımarıklığı yitirmiş olmamın acısı var. gençliğini, mesleğini, hatıralarını anlattırıp kaydını aldığım ses dosyaları var. 'bakmıyormuş gibi' poz verdiği selfielerimiz var. yeni aldığım, ama kullanamadığı pantolon askısı ile kasketi var. hovarda ve afili zamanlarının süslediği çocukluğum var. onu sırlamadan evvel, öperken soğuk yüzüne bıraktığım gözyaşlarım var..

devamını okuyayım »