hunter the dayworker

  • bal küpü (623)
  • 940
  • 1
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

1 mayıs 2007

benim için, oldukça eğlenceli bir gün olmuştur.

uzun zamandır göremediğim arkadaşlarımla sohbet etme fırsatını, bahar nedeniyle bana azap çektiren polenlerin tıkadığı genzimi açma fırsatını, bilgisayar başında geçirilen saatler boyunca hantallaşan kaslarımı açma fırsatını, hepsini bana tanıdığı için, sevgili valimize teşekkür mektubu yazmak niyetindeyim.

dediğim gibi, çok mutluluk verici bir gündü. güne saryade'nin telefonu ile başlıyorum. meğer beşiktaş gazlar altında imiş. hemen ardından kesk'li bir arkadaş arıyor. olum, organizasyon komitesi toptan gözaltına alındı, ben uzadım, yakalanmadım, diyor. vay canına, bugün epey eğlenceli bir gün olacak desene, diyorum kendi kendime. gazeteciler sendikası ile yürüyecek olan neruda'yı depikleyerek uyandırıyorum. hadi olum, geç kalcaz, diyerek giyinme, ayılma aşamalarını bir an önce atlatmaya çalışıyoruz. ntv'ye bakıyoruz, neşemiz yerine geliyor. köprü trafiğini tek şeride indirmişler. o kalabalıkta otobüs bekleyenlerin, "vatandaş burada, vali nerede?" ve "vali istifa!" diyerek dellendiklerini bir arkadaştan öğreniyorum. taksim'e vardığımda, bir başka arkadaşım ise, üsküdar vapur iskelesinde benzer sloganlarla insanların öfkelerini dile getirdiklerini, hatta bir kaçının o sinirle yolu kapattığını öğreniyorum.

yollar da çok eğlenceliydi, sevgili arkadaşlarım. unkapanı köprüsünden yürüyerek geçtim karşıya. acaba boğaz köprüsü'nden de yürüyerek geçenler olmuş mudur, diye merak ediyorum. tophane'ye doğru yürürken, uzun zamandır göremediğim arkadaşımla karşılaştım. polis iki kişiden fazla yürüyen insanları gözaltına alıyor, dedi. e ben de o sıra yanımda neruda ile yürüyordum. demek ki bizi gözaltına almazlar, diyerek devam ettik yolumuza. tophane'ye vardığımızda, yine uzun zamandır göremediğim bir arkadaşıma rastladım. üniversitede hoca olacak serseri. olum, iki kişiden fazla yürüyenleri topluyorlarmış, bu saatten sonra seni tanımam, ona göre, dedim. ben geyik ile meşgulken, hemen önümüzde yürüyen ödp'li arkadaşlardan haber geldi, kabataş'ta toplanmaya çalışanlara polis içeriği kimse tarafından bilinmeyen o lanet gazlarla saldırmaya başlamış. madem öyle, tophane'nin etrafından cihangir'e çıkarız biz de dedik. nitekim öyle yaptık, hatta bütün günümüz bu şekilde geçti diyebilirim. polisin saldırdığı yerler, polisin kapattığı yerler, polisin güreş tuttuğu yerlere göre, tüm gün yollarımızı değiştirdik. e, malum bütün sokaklar bizim, nereden sıvışacağımızı gayet iyi biliyoruz...

efenim, cihangir'e doğru tırmanırken, bir inşaatın üzerine, boydan boya "çevreye rahatsızlık veririz, çünkü biz g.tüz" yazan arkadaşları minnetle anıyoruz. günümüz hala şahane geçiyor. firuzağa camii civarlarında çay içmekta olan arkadaşları görüyorum, onlarla ayak üstü sohbet halinde iken, anarşistleri görüyorum. topluca merdivenlerden aşağı doğru, kabataş yönüne sloganlarla gidiyorlar. hemen arkadaşlarımı satıp, anarşistlerin peşine takılıyorum. onlar merdivenlerden kaptırmış aşağı inerken, polisin tekrar saldırdığını, gazların yukarı doğru tırmanışa geçtiğini görüyoruz. gazların içinden, ödp'li bir abi çıkıyor, hadi taksim'e gidiyoruz diyor bana. o sıra telefon geliyor, meğer disk gümüşsuyu'ndan taksim'e doğru yürüyormuş. hemen sıraselviler'den meydana doğru çıkıyoruz. tramvay durağının etrafında yaklaşık olarak iki yüz kadar insan var. pankartları ya da dövizleri yok. belli ki beşiktaş, kabataş civarında saldırıya uğrayan insanlardan geri kalanlar. zira 600 kadar insanın gözaltına alındığı söyleniyor. disk'in bulunduğu bölgeye doğru gitmeye çalışıyoruz; fakat polis bizi fransız konsolosluğuna doğru "ittiriyor". henüz yeterince kalabalık değiliz. biz de, birbirini tanımayan o kadar insan, aşağı slogan atarak iniyoruz. küçükparmakkapı'ya vrınca, kalabalığın iki katına çıktığını görüyoruz. madem öyle, biz de burada duralım bari diyerek, orada yirmi dakika kadar kalıyoruz. kalabalık gittikçe büyüyor. neşemiz daha da artıyor. disk'in bulunduğu kazancı yokuşu kalabalığından haber geliyor. epey kalabalıklarmış; fakat polis ne o kalabalığa katılıma izin veriyormuş ne de oradan çıkılmasına. siz keyfinize bakın, biz birazdan meydana çıkarız, diyorum. arkadaşım beni kıskanıyor, biz de geliriz olum, diyor. gerçekten de yirmi dakika kadar sonra, meydanın girişinde görüyorum arkadaşımı. olum, sen işe gitmeyecek misin, diyorum. trafik var, nasıl gideyim diyor, üstüne de gevrek gevrek gülüyor...

taksim tramvay durakları ile, galatasaray'a kadar olan koridor, gün boyu çeşitli kereler koşuluyor. ciğerleri tıkananlar, polsin hediyesi olan gazlarla, nefeslerini açıyorlar. tüm gün sportif aktivitelerle geçiyor. meydan girişinde, kesk yöneticisi arkadaşımla sohbet ediyoruz. birden her yanımıza gaz bombaları yağmaya başlıyor. arkadaşımın söylemiş olduğu son cümleyi anlamıyorum; çünkü uyarı yapılmadan saldırıya geçen polisler yüzünden, çok ciddi bir izdiham yaşanıyor. hemen önümde, bir adam yere düşüyor. onu ezmemek için, geriye dönüp, "sakin olun, insanlar eziliyorlar" diye bağırıyorum; fakat ben de o kalabalık tarafından yerdeki adama doğru düşürülüyorum. adamı ezmemek için üstünden yere doğru hamle yapıyorum, bu benim sol dizime mal oluyor; fakat adamı da ezmemeyi başrıyorum. hemen geri dönüp adamı yolun kenarına doğru çekmeye çalışıyorum; fakar aramızda en fazla bir metre kadar mesafe olmasına rağmen adamı göremiyorum. çünkü her yer gaz altında. sanırım bu polislere, gaz bombalarını teslim ederken, su tabancası olduğunu söylemiş olmalılar. o kadar büyük bir şevkle fırlatıyorlar ki o lanet şeyleri, bunların insanlara zarar verdiği konusunda herhangi bir fikre sahip olduklarını sanmıyorum...

öğürerek, aksırarak, tıksırarak hemen ilk sokaktan sola dalıyorum. sokağın başında yere düşenleri kaldırmaya çalışıyorum. zira kimse etrafta olan bitenleri göremiyor. bu, gözleri kapalı bir şekilde ormanda koşmaya benziyor. ne zaman bir ağaca çarpacağınız hiç belli olmuyor. polislerin çok yaklaştıklarını, küfürlerinden anlıyorum. hemen ilk binanın içine giriyorum, polisler gelene kadar da mümkün olduğunca çok insanın binaya girmesini sğlamaya çalışıyoruz. polis geldiğinde binanın kapısını kapatıyoruz. neyse ki gazdan neler olup bittiğini anlamıyorlar. sadece önlerinde bir karaltı gördüklerinde, küfür edip copluyorlar....

bir süre geçtikten sonra, arkadaşlarımdan haber geliyor. makina mühendislerine gitmişler. beni arayan arkaşım da oda yönetiminden birisi ve binaya girerken polisin hışmından zor kurtulmuş. ben de oraya doğru yollanıyorum. bina kapısında bir arkadaşımı görüyorum. hayri usta'da yemek yemekte olan bir arkadaşını almaya gidiyormuş. ben de gidiyrum. malum, tüm gün koşturmaca, biraz da yemek yemek gerekiyor. kebapçıda ki arkadaşa, neden burada oturuyorsunuz yahu, diye soruyorum. polisler buraya da saldırdılar. içeride kaldık diyor. nedense hiç şarşırmıyorum. arka masada oturan amca, kebapçının içinde coplanmış. suçu adana yemek...

makina mühendisleri odası'na doğru yollanıyoruz, birden her yaz gaz altında kalıyor, ne olduğunu anlayamadan, küfürler savurarak bize doğru koşturan polisleri görüyoruz. sanırım bu arkadaşları serbest bırakmışlar, nerede parti, oda, sendika varsa önündekileri dilediğiniz gibi dövebilirsiniz, demiş olmalılar. zira, sdp ve ödp binalarına saldırı olduğunu, bina içindeki insanları gaz ile boğduklarını öğreniyoruz. binanın içine girerek, yukarı koşturmaya başlıyoruz. izdiham olmasın diye, arkada kalıyorum. zira, içeri koşturanların çoğu öğrenci ve kadın. malum, ben cop kaldırır bir meşe odunu ayarında adamım. polis de böyle düşünüyor olsa gerek, beni gözüne kestiriyor. tam üç kat beni kovalıyor. üçüncü katta bir yönetici araya girerek, "buraya giremezsiniz, suç işliyorsunuz" diyor. polis copla cevap veriyor. "ben buranın yöneticilerinden birisiyim, bana vuramazsınız. suç işliyorsunuz" diyor, polis tekme ile cevap veriyor. en üst kata varınca, içeride yüzü gözü şiş içinde insanları görüyoruz. beni ve onlarca insanı polisin hışmından koruyan yönetici, içeri girer girmez kapı kapatılıyor. polisler kapıları tekmeliyor, küfürler savuruyor. içerisi, bizimle birlikte polisten kaçmaya çalışan gazetecilerle dolu. fotoğraf çekmek için uygun zaman olmadığını düşünüyorlar. polisler kapıları kıramayınca, bari boş yere gelmiş olmayalıp diyerek, binayı gaza boğuyorlar. neşemiz gıcırında. içeride bira içmekte olan bir arkadaşı görüyorum. sigaram bitti, bir tane otlanayım diyorum, birasını uzatıyor bana. vay be ne eğlenceli bir gündü, diyorum, biradan bir yudum alıyorum. televizyonda vali konuşma yapıyor. olan biten her şeyin sorumlusunun biz olduğumuzu söylüyor. saatlerce ayakta kalan polislere acıdığını belirten şeyler söylüyor. sakallı bir amca, "yazık lan adamlara. keşke kapıyı açsaydınız, bir şeyler yerlerdi" diyor. mühendis, öğrenci, çocuk, basın mensubu herkes gülmeye başlıyor. çaktırmadan biradan bir yudum daha alıyorum. ne kıyak bir gündü lan, çok eğlendim diyorum, kendi kendime...

devamını okuyayım »
02.05.2007 15:52