ineffective

  • 1183
  • 52
  • 38
  • 3
  • bugün

yazarların anlık ruh halleri

uzun zaman oldu yazmayalı. insanın bazen yok olup gidesi geliyor. böyle ne bileyim, toza toprağa karışıp rüzgarla oradan oraya savrulası falan. aslında yaşamak tam olarak böyle bir şey, tek fark; savrulmamaya çalışmak. her an yön değiştiren bir fırtına ortasında dik durup yolunu bulmaya çalışmak yaşamak. ben o fırtınada dik duramıyorum, hiçbir zaman da duramadım. durabileceğimden şüpheliyim. savrulmaya karşı koyabileceğimi düşündüğüm anlar olmadı değil ama olmadı işte, yapamadım. en iyisi belki de direnmeye çalışmaktan vazgeçip fırtınaya bırakmaktır kendini. geride, ileride, sağında veya solunda hiçbir yerde hiçbir şey göremediğinde yolunu aramaya devam etmek için gerekli motivasyonu bulmak mümkün değil. her şey ve herkes hızla değişip ilerlerken bunlara ayak uydurabilmek büyük, çok büyük bir meziyet. bende olmayan, kendimde arasam da bulamadığım bir başka şey. rastgele bir güne sadece sevdiğin birinin hayatından ve/ya hayattan temelli kopup gidişine tanık olmak için uyanmak çok tuhaf. bir başka gün, bu ani değişime ayak uydurmuş olarak uyanmaksa çok daha tuhaf. bir şeyin varlığına çabucak, kolayca alışabilen insanın, yokluğuna alışmasının aynı kolaylıkta olmaması son derece acı verici. her şeyin ilacını zamanda bulmuş insanlar, oysa yaşama ayak uyduramayınca yalnız adı vardır zamanın. bazen akıp gider, bazen donup kalır, göz açıp kapatırsın hayatından yıllar alır, günlerce uyursun, uyanırsın aslında sadece birkaç saat geçmiştir. sabit kalan şey zamanın neresinde olduğunu bilemeyişindir. yolunu kaybeden yahut hiç bulamamış birinin zamanla işi yoktur çünkü. gün, ay, yıl bilmez, merak etmez. çünkü yolda olmayan birinin yetişeceği bir yer de yoktur. gidecek bir yer yoksa yola çıkmak da anlamsızdır. bir anlamı varsa hayatın, bunun mutlu olmak olduğunu düşündüm hep. mutlu olmak... "önemli olan geriye dönüp baktığında biriktirdiğin mutlu anılardır" derdim kendi kendime. şimdiyse neden böyle düşündüğüme anlam veremiyorum. anıların, mutlu veya mutsuz olmasının bir önemi yok aslında, çünkü anıların bir önemi yok. geçmişte yaşamaz insan. son zamanlarda aklıma çok küçük yaşlarımdan kalan bazı kareler geliyor, hiç düşünmezken hem de. sanırım o küçük yaşlara geri dönmek istiyor bilinçaltım, sanki o zamanlar daha mutluymuş gibi hayatım. oysa düşündüğüm vakit mutlu anılarımı, fazla bir şey gelmez aklıma benim. nedendir bilmem ama ben hep böyle depresiftim. ne garip, yıllar, hayatlar, ömürler tüketirken geçirdiğimiz onca değişime rağmen bir şekilde aynı kalıyoruz. sessiz, kapanık, karamsar, sıska çocukla şimdiki sıska adam arasında pek fark yok, süslü cümleler kurmayı öğrenmiş olması dışında. bu ecnebilerin "gerçekten öyle olana dek -miş gibi yap" felsefesi var ya, çok uzun zamandır -mış gibi yapıyorum ben. kaç yıl geçti bilmiyorum ama benden size spoiler, galiba işe yarayan bir nane değil bu. aksine, öyleymiş gibi yaptığın şeylere hiçbir zaman sahip olmadığını idrak ettiğinde fırtınanın şiddetinin arttığına tanık oldum. mutlu değilim, umutlu değilim, herhangi bir şeye ilgili değilim, iyi değilim. iyi değilim. hiçbir zaman da öyleymiş gibi yaparak olamam. hiçbir anlamı yok bunların. aslında kimse gerçekten ilgilenmez çünkü bunlarla. bunun apaçık, sepsert bir gerçek olduğunu da en son ne zaman birine nasıl olduğunu sorup gerçekten yanıtını beklediğinizi düşünerek anlayabilirsiniz. bu, birine sorulabilecek en ciddi sorulardan biridir oysaki. içinin bu denli boşaltılmış olması çok yazık. benimki de laf gerçi, içi boşaltılmamış ne kadar şey kaldı ki dünyada? iletişim çağında, kimseyle iletişim kuramadığım bir toplumun ortasında kalakaldım. önceleri problemin bende olduğunu düşünürdüm, sonra problem diğer insanlarda diye düşündüm, şimdi problemin benim iletişim kurmak istemeyişim olduğunu biliyorum. bu isteksizlikte neyin payı var neyin yok, bundan emin olmamakla birlikte, bu isteksizlik halinin yalnızca iletişim kurmakla sınırlı olduğu yalanını söyleyemem sizlere. beni heyecanlandıran, bende merak uyandıran, bende yaşama isteği oluşturan bir şeyler bulmakta zorlanıyorum. nasıl hissettiğimi anlatacak kelimeler bulmakta güçlük çekiyorum. zaten hiçbir zaman doğru dürüst ifade edemedim kendimi. hislerimi dile getirecek cesarete sahip olamadım, yazdıklarımla anlatmaya çalıştım. beklentiler uçsuz bucaksız bir deniz, almak zorunda bırakıldığım sorumluluklar ve ceplerime doldurduğum sorunlar beni dibe ittiriyor ve ben yüzme bilmiyorum. yüzme bilmeyince ne kadar debelenirsem o kadar dibe batıyorum. o yüzden artık debelenmeyi bırakıyorum. sanırım bu noktada yavuz abi ile aynı telden çalıyorum *.

devamını okuyayım »