infelix puella

  • 154
  • 15
  • 1
  • 0
  • 4 gün önce

korku filmi

beni en çok mutlu eden, izlemekten en keyif aldığım film türüdür kendileri. evine ilk defa bir dişi giren üniversite ergenlerinin, kızlara sokulma çabasının simgesi olmaktan biraz daha fazlası. izniniz olursa hakkında iki satır söyleyeceklerim var. yazı biraz uzun olabilir, ister çay kahve al oku ister okuma, bu noktada karar sizin sayın ekşi ahalisi.

şimdi efendim bu filmler genelde amiyane tabirle ikiye ayrılırlar. halk arasında “kesmeli biçmeli” ve “cinli perili” dediğimiz türden. benim favorim cinli perili de olsa önce kesmeli biçmeli filmleri kısaca bir geçelim.

kesmeli biçmeli dediğimiz zaman ayağa kalkıp saygı duruşunda durmamız gereken iki baba vardır.
evvel zaman içinde kalbur saman içinde wes craven abi, o gün doğanların bugün neredeyse eyt olduğu 1984 yılının 16 kasım günü, cuma namazından çıkan amerikalı insanlara diyor ki gelin de altınıza sıçıttırayım sizi.
(bkz: a nightmare on elmstreet) bu film öyle bir film ki gerçekten o güne kadar dünya sinemasının lokomotifi amerikan sineması slasher film denilince insana benzeyen, götüyle gözü yer değiştirmiş tiplerin ve maskeli katillerin üniversiteli kızları kesmesi haricinde bir şey üretememiş durumda. buna bu yazıda ne kadar girmek istemesem de allah belasını versin ki bahsetmeden geçemeyeceğim, bizim türk korku filmlerinin cin, musallat olması harici kocaman bir sıfır olmasıyla eş değer. özür dilerim amerikan sineması ama durumunuz bu.

burada ayrı tutulması gereken filmimiz tabi ki (bkz: psycho). efsaneye göre zamanında amerikalı ed gein adlı bir vatandaş, gerçek dünyada insanları kesip biçmiş. alfred hitchcock, ben bunu film yapayım demiş. psycho ile slasher film kategorisi ortaya çıkmış falan filan. film zamanının en baba örneği tamam saygı duyuyoruz. burada bu paragrafı ona ayırıp amerikan sinemasına gömmeye dönebiliriz.

google amcaya “en iyi slasher filmeri” yazınca 50, 100 filmlik listelerin hepsini doldurmuşlar 1980 civarı affedersiniz sik gibi filmlerle. ya kardeşim biz bilmiyor muyuz, bu listeyi yapan kişi o filmleri ya hiç izlemedi ya en fazla bir kere izledi. “iyi film nedir?” sorusunun bende cevabı şudur: sonunu bilsen bile, her izlediğinde aynı heyecanı ve zevki yaşatan film. sonra kemal sunal ile şahan gökbakar’ı kıyaslıyorlar. bu tipleri koyacaksın tek kişilik hücreye 10 yıl boyunca 7/24 osman pazarlama, celalle ceren falan izleteceksin, sonra görürler kıyaslamayı. beni koysunlar hücreye, kemal sunal’ın başrol olduğu en kötü film bence tarzan rıfkı, onu bile zevkle izlerim. neyse tamam konu dağıldı, sakinim.

kimse o en iyi 100 slasher film listesindeki 95 filmi izlemez kardeşim. birbirimizi yemeyelim. wes craven abi de bize, ben 1984 yılında en babasını yaptım, konusu maske takan katilin üniversiteli kız doğraması değil, diye bağırmış. duyan gelmiş, duyan gelmiş. ”a nightmare on elmstreet” ya bu filmi yapan adam hiç düşünmez mi “biz de insan evladıyız, korku filmini çoluğumuz çocuğumuz izliyor, biz düştük onlar da düşebilir, beni sen mi ittin, buraya bir korkuluk neyin yapılmaz mı?” korku filminden çıkan insan uyuyayım da rahatlayım der, bu filmin konusu, “rüyaya girem, adam kesem”. slasher filmi, azıcık doğaüstü öğelerle harmanlayıp şov yapıyor, wes abi.

80’li yıllar devam filmleri furyasının da başlangıcı derler ama bence ne zaman başladığının bir önemi yok. devam filmi yüzüklerin efendisi gibi tek filmde anlatılamayacak hikayelerin, üç filme yayılmasıdır benim için. yoksa aynı konuyu ısıt önümüze koy, bilemiyorum altan. tabi teknoloji gelişir, filmi öyle bir yeniden yorumlarsınız ki, biz de aynı konuyu zevkle izleriz. neyse bu devam filmi mevzusu olsa da olur olmasa da, bana giren çıkan yok.

elm sokağını, 1991 yılına kadar 4 tane daha devam filmi, ayrıca 44 bölümlük bir dizi, ayrıca video oyunları, kostümleri derken, tahiti’yi sömürdükleri gibi sömürüyorlar. wes abi de boş durmuyor tabi, geçen seneler içersinde vampirli film bile çekiyor. vampirli filmlere de değinmek istemiyorum ama ikinci kez afedersiniz sik gibi filmler hepsi. bir tane güzel vampirli film yok işte, amaç korkutmak ama vampirin yeteneği boyun ısırmak. tabi biz insanoğlu boyun ısırınca hemen libido falan olaylarına giriyoruz, korku şehvete dönüşüyor. hani iyi niyetli bir çalışma ama yemez, ha tabuttan dolap olmaz mı, eşya dolabı falan, o olur.

bu maskeli katiller furyası da tüm hızıyla devam etti, 13. cuma olsun, halloween olsun 1980 yılı için iyi denebilir ama yok yani efsaneyi arıyorduk hala. wes abi kesin içinden şöyle bir cümle kurdu “tanrı sizi bildiği gibi yapsın, bir işi beceremiyorsunuz.” 1996 yılı 18 aralık cuma günü namazdan çıkan amerikalılar bir kez daha şok olmak üzereydi. (bkz: scream) gelmiş geçmiş ve gelecek en başarılı maskeli katil filmini izletti bizlere. bu öyle bir film ki bunu övmeye satırlar yetmez. her şey olması gerektiği kadardı. kan, bıçak, maske, gerilim, korku komedi öğeleri ve katil kim sorusu. yıllar sonra çıkacak korku filmleriyle dalga geçen, korku komedi filmlerinin babası (bkz: scary movie) bile ana temasını scream üzerine oturtacaktı.

sevil atasoy’a sormak lazım ama eminim ki bu film sonrası, amerika’da seri katil sayısı artmıştır. texas katliamı olsun, jason olsun, mikel myers olsun hep garip gureba tipler. ama bu filmde katil baya taş gibi çocuk, yine bir anne travması var ancak, o aradığımız acıklı hikaye çok basit geçilmiş. çocuk istese harvard’a girer ceo olurmuş. wes abi bundan bile seri katil yaparım ben diyebilmiş, işte kendisini bu noktada bir kez daha tebrik etmek lazım.

kesmeli biçmeli filmlerin altın çağı denilen 80’ler ve 90’lar bize bu iki başyapıtı sunmuştur. aksini söyleyene saygım vardır ancak sevgim yoktur. tabi milenyuma girmeden önce bahsedilmesi gereken bir film daha var (bkz: child’s play)

burada aslan payı, don mancini isimli uzun boylu esmer abimizde bulunmakta. filmi yazdığında yapımcıya gidip, “bir oyuncak bebek” diye konuyu anlatmaya başladığında yapımcı içinden “he aq çok yaratıcısın” demiştir. ancak sonra konuyu nasıl bağladıysa, yapımcıyı ikna etmiş ve bize chucky efsanesini izletmiştir. benim izlemekten büyük keyif aldığım, hatta bir ara gözümü karartıp ebay’den 1500 liraya bebeğini getirtmeyi düşündüğüm bir efsane kendisi.

kabul edelim ki konu yaratıcı, hepimiz filmi izledikten sonra, evdeki bebeklere şöyle bir yan gözle baktık, bu film, kendi kategorisinde tek ve efsane olarak kalsa da freddy’ye yapılan sömürgenin biraz daha fazlası bu filme yapıldı. 10 devam filmi, bir mini dizi ve 2019 sonunda yayınlanan 11. filmiyle sömürü devam etmektedir. ben her korku filmine bir şans vermek isterim ama gerçekten 2019 child’s play rezalet kere rezalet olmuş. izlemeyenler için kısa bir spoiler olacaktır isterseniz bu paragrafı atlayınız; konu aslında güzel düşünülmüş, chucky nefretle değil, sahibine olan sevgiyle insan kesiyor ama sonu rezalet bağlanmış. bir iki güzel sahne var tabi ama olmamış be hacılar. zaten bu devam filminde don mancini'nin hiçbir parmağı yok diyorlar, umarım doğrudur.

korku filmlerinin içerisinde yer alan zombilerle ilgili filmleri izledim ama pek bir fikrim yok, twd’yi de 2. sezonda bıraktım zaten. benim tarzım değil izleyene saygımız baki. zaten zombi filmleri, korku filminden çok aksiyon filmi tarzında ilerliyor. hayatında eline silah almamış bakkal selahattin abinin bir anda gözleri kapalı m16 şarjörü değiştirebilme yeteneği kazanması, beni benden alıyor. ha gerçekten başarılı bir zombi filmi yok mu? al kardeşim k-pop diye genç kızlarımızın kendini paraladığı güney koreli abiler, zombi filmlerinin babasını yapmış (bkz: train to busan). bu filmle kıyaslanan, brad pitt’in rezil filmini örnek bile vermiyorum. vampir ve zombi filmleri harici film kategorisi aklıma gelmedi, sizin geldiyse aşağıda yorumlarda belirtin, beğeni atmayı ve kanalıma abone olmayı unutmayın. ehe

90’lar son erip 2000 yılına geldiğimizde bilgisayarlar çökmedi, robotlar dünyayı ele geçirmedi, wes craven sinemaya yeni bir soluk getirmedi, biz de bekledik taa ki 2004 yılına kadar. wes craven ile beraber gelmiş geçmiş en büyük korku filmi dehası, bizleri, küçücük bir bütçe ile çektiği filmle selamladı, (bkz: james wan) sen şeyh ol ben senin sakalından bir tel için öleyim. (bkz: saw) filmi devam filmleri de dâhil bu türde en başarılı yapımlardan biri. bir cumartesi akşamını pazar sabahına bağlamak için ideal bir seri. bu james bey için sadece bir başlangıçtı, asıl mucizeler birkaç sene sonra gelecekti.

testere dışında, (bkz: collector) da testereye benzer ve bulmacalı yapısıyla kendini izleten milenyum sonrası slasher filmlerinin güzel örneklerinden biridir. kan görmek isteyenleri tatmin eden son filmim ise eli roth isimli yakışıklı yahudi’nin hiç beklenmedik anda gelen filmi. bu abinin ilginç özelliği ise (bkz: hostel) filmine kadar hiç bilinen bir filmi olmaması. david lynch'in asistanlığı ve yapılan üç beş başarısız film sonrası ilk filmiyle yaptığı patlama, hayranlık uyandırıyor bende. hani kocaman bir bıçakla insan deşmek yerine, aşil tendonu kesen zengin adamın, aslında doktor olmak istemesi, sonra slovakya’da tanımadığı bir adamı ameliyat ediyorum ayağına doğraması falan. bunlar güzel şeyler. bizim ülkemizin en meşhur seri katilinin, çivici katil olması falan üzüyor beni. bak elin yahudi’si neler başarıyor.

kendi adıma çerezlik izleyip keyif aldığım (bkz: happy death day) değişik konusuyla izlemeyenler için tavsiye edilir. işkence ve intikam sevenlere ise (bkz: ı spit on your grave) ile 3 filmlik başarılı bir seri tavsiye ederim. bir de insanların başına gelen olaylardan kurtulmaya çalışırken işledikleri çeşitli cinayetler içeren filmler de son on yıldır karşımıza çıkmakta. benim için hepsi aşağı yukarı aynı olsa da meraklısı için birkaç isim önereyim. (bkz: eden lake), (bkz: green room), (bkz: vacancy). bunlardan iki kere izlediğim tek film vacancy. (bkz: final destination) korku filmi midir bilemiyorum ama ben tüm seriyi üç kere falan izledim. o da başarılı bir kurguya sahip ve ölüm sahneleri insanın gözünden kalpler çıkaran cinsten.

kuzuların sessizliği korku filmi değildir arkadaşlar. bu bildiğimiz polisiye hadi biraz da gerilim filmi. böyle filmleri, korku filmi kategorisine koyan insanla aranıza mesafenizi koyun bir zahmet.

tabi bu bir liste yazısı değil şimdi okuyup da bana yok şunu unuttun bunu unuttun demeyin. ben her gördüğüm korku filmini izlemeye çalışıyorum, izleyip de benim için etki yaratan filmlerden bahsetmeye çalıştım. ayrıca 31 yaşındayım izleyip çok beğendiğim ama adını unuttuğum filmler de var. şunun şurasında internet evimize geleli 15 sene olmadı, harici hardisk desen 5 yılı yok. dvd arşivi de yapamadık zamanında. umarım yeterince açıklayıcı olmuştur.

kesmekten ve biçmekten keyif alan arkadaşlarla burada vedalaşıp asıl korkuyu bizlere hissettiren cinler, periler, rahibeler, şeytanlar ve rahipler hoş geldiniz. şimdi eğri oturup doğru konuşalım, bu korku filmi işi, cin peri varsa biraz teknoloji işi. yine yerli yabancı milyon tane insanın yaptığı listelere bakıyorum 1957 yapımı film, koymuş ilk beşe. hayır bulması ayrı dert, altyazısı ayrı dert. bu devirde altyazı mı kaldı diyen salak olursa, film japonca sayın hattori hanzo kardeşim. neyse, korkmak isteyen insanı 1957 model filmle korkutamazsın. hele milenyumda eline tabletle doğan çocukları ancak 3 boyutlu filmler tatmin edecektir. ilerde. “lcd ekrana bakıp korkulur mu amk” diye bizimle dalga geçecekler.

burada saygı duyulacak, önümüzü ilikletecek, babalar babası bir film 1973 yılında çıkagelmiş. yani amerikalı olsam, oğlum olsa adını william koymama sebep olacak iki adam william friedkin ve william peter blatty. bu william reyizler, bildiğimiz makyajla insanın içeri doğru sıçmasını sağlayacak bir filmi (bkz: the exorcist) 1973 yılında nasıl çekmişler inanamıyorum. bu adamların elinde bugünkü teknoloji olsa, sinemada korkudan ölen olurdu. filmin çıkış tarihinden 27 yıl sonra 11 dakikalık kesilmiş sahnelerin de eklendiği ve o meşhur merdiven sahnesini (https://giphy.com/…a-blair-regan-3otpojhe5azrhlleeq) de bizlere sunan versiyonu, ülkemizde de sinema salonlarında yerini aldı. ben henüz 12 yaşında tek başıma o filme gidip gözlerim kapalı süpaneke okuyarak filmi izlemiştim. the exorcist’in bir diğer özelliği ise 25. kare tekniğine filmdeki korku öğelerinden tamamen bağımsız korkunç yüz eklemesi. uzun yıllar bu kare https://hizliresim.com/gpjnq0 masaüstü arka plan resmi olarak tarafımca kullanılmıştır. şunu da eklemeden geçemeyeceğim bir sahnede gürültülü çalan telefon dışında, jumpscare kullanmadan korkutmak her baba yiğidin harcı değil.

(bkz: poltergeist) kült olabilir ama epilepsi nöbeti tetikleyen bir yapım olmuş. yine de 1982 yılı için iyi niyetli bir çalışma tabi. 1980 yapımı (bkz: evil dead) için söylenen çok iddialı sözler var. hani şimdinin boktan bir hyundai’si, 50 sene öncenin volvo’sundan daha hızlı ve konforlu olabilir ama şimdinin hyundai’sini buralara getiren o günlerin çalışmaları diye. evil dead için söylenenler de bu mantığın ürünü. film kendi yılı için birçok yenilik ve şimdiki korku filmlerine önemli altlıklar içeriyor. fakat ben kendi adıma teknolojinin esiriyim, bulandan allah razı olsun der geçerim.

1997 yapımı (bkz: wishmaster) harici 90’lar boyunca beni etkileyen bir yapım olmadı. aklıma da gelmiyor olabilir tabi çünkü dediğim gibi bu ruh, şeytan işleri azıcık teknoloji istiyordu. (bkz: the blair witch project) öyle bir şey ki kokoreç gibi, seven hastası, sevmeyen sevmiyor. tamam, teknik güzel hiç denenmemiş ama ben kokoreçi seviyorum bunu sevmiyorum. el kamerasıyla çekilen filmlerin hiçbirini sevmiyorum. geçen bir videoda gördüm bmw mühendisleri, 3 serisi arabaların bir tane pickup modelini üretmiş öyle kendi pistinde turluyormuş. el kamerasıyla çekilen film, pickup bmw 3 serisi gibi geliyor bana. el kamerasıyla çekilen korku filmlerine örnek (bkz: düğün tv). 7/24 yayınlanıyor, meraklısı izlesin.

milenyum ise biz 90’lar çocuklarına yeniliklerini sunmaya başladı. tabi şimdi izlediğimde aslında eskidiğini gördüğüm bir film olsa da (bkz: long time dead) hakkında iki çift lafım var. amerikalı abiler tabi cuma namazlarını aksattıkları ve son peygambere iman etmedikleri için cinlere falan inanmıyorlar. cin çağırıyorlar mesela adına ouija board diyorlar. filmlerinde kendisini kötü ruh diye adlandırıyorlar bir de hiç küfür etmeyip lanet olsun, kahretsin falan diyorlar. ama long time dead, 2002 yılında bonus saçlı zenci güzel bir ablamıza cin nedir ne değildir konusunu araştırtıyor. filmin orjinalinde ouija board kullanıldıktan sonra peşlerine düşen şeyin adına “djinn” diyorlar. google translate bile cin yazınca “genie” diye çeviriyor. sanırım filmde okunan kaynak, islamiyet ile alakalı, djinn’in kullanımını amerikan sinemasında ben daha önce görmemiştim. yanılıyorsam tabi aşağıya yorum olarak belirtin, kanalıma abone olun arkadaşlar.

milenyumun başında japon sineması da ülkemizde izlenir oldu. kendilerinin çektiği en kült iki serinin uyarlanmış olanları 2002 (bkz: ring) ve 2004 (bkz: the grudge) en başarılı iki örnek. aslında ikisi de jump scare kullanmayan ve insanı germekten baş ağrısına sebep olan başarılı filmler. japonların sorunu ise uzun saçlı kadın korku karakterinden bir türlü uzaklaşmamaları oldu. mesela halka o derece başarıyı yakalamışken, garez’de karşımıza sadece toshio’yu verseler bile yeterdi. niye uzun saçlı ablayı da işin içine dahil edip, kendinizi elin amerikalısına maskara ediyorsunuz anlamıyorum? serdar ortaç’ın o yıllarda kelimeden şarkı türetme konseptli bir yarışması vardı. kendi açıklamasına göre içinde “garez” geçen şarkı olmadığı için 2007 yılında garez şarkısını yazmış. şu sözlerin naifliğine bakar mısınız;
“tutuğunduğum sağlam dalı kesmeyi
çok iyi halletin beni üzmeyi
oturduğum yerden bu ilişkiyi
bitirecek güç yok güzelim”

neyse japonlarda film yerine garez diye türkçe bir şarkı yapmış olsaydı, serdar ortaç bu şarkıyı hiç yazmayacaktı. aslında halka ve garez, amerikan uyarlaması tabi, orjinalleri ringu ve ju-on da gayet izlenebilir kıvamda. (bkz: the eye) ve (bkz: shutter) güzel, korkutuyor ama siyah saçlı kızlardan fazlasını vadetmiyor.

yine hollywood’a dönersek bizlere o yılların en seksi kadını nicole kidman’ı korku filminde kullanarak ne kadar cesur olduğunu göstermek istiyor gibi. 2001 (bkz: the others), güzel günlerin başlangıcı, kapak sayfası, festivalin açılışı olarak karşımıza çıkıyor. aslında bu yazıyı yazarken tarihinin 2000 öncesi olduğunu öğrendiğim (bkz: the haunting)’de kapak sayfası olabilirdi ama hugh craine adlı hayaletin eski karısına benziyor diye başrole aşık olması ama evde aynı zamanda catherine zeta jones’un 20’lik çıtır halinin bulunması sebeiyle bana inandırıcı gelmedi. erkek gözü, kadın gözü farketmez, evde catherine zeta jones varsa ona aşık olunur başkasına değil. nicole kidman’a başrol veren adam salak, bir sen akıllısın. güzel kadınların hakkını verin sayın ataerkil yapımcı bozuntuları.

yine 2001 yılı (bkz: session 9) akıl hastanesi temalı korku filmi de yılına göre sevilir ama ben konuya girene kadar sıkılmıştım. aslında bundan daha sonra bahsedecektim ama şimdi ufak bir not olarak düşmek istediğim bir şey var; filmlerin ilk yarısı gerelim, ikinci yarısı korkutalım bok gibi bir taktik. buna yeri geldiğinde yine değineceğim. bu filmde de konuya girene kadar insan bıkıyor.

hakkını vermek istediğim latinlere de bir paragraf açalım. ispanyol abilerin film konusunda ne kadar başarılı olduğu tartışmasız bir gerçek. ben zaten ispanyolcaya şahsen hayranlık duymakla beraber, adı ispanyolca olan her filmin konusuna bakmadan izlerim. hiç olmadı ispanyolca konuşanları dinlerim o da yeter. iş korku filmine gelince ispanyollar da başarılı denebilir ama bunların da japonlarınkine benzer bir hastalığı var maalesef. ilk örneğimiz 2001 (bkz: the devil’s backbone). bundan sonra en bilinen 2007 (bkz: el orfanato) ayrıca the others’ın da ispanyol kanı taşıdığını belirtmek isterim. ispanyol korku sinemasının en sevdiği şey ise, küçük erkek çocuğu. japon uzun saçlı kızla bu ispanyol çocuğu bir baş göz etsek çocukları direk şeytanın kendisi olur. ispanyol sinemasına veda etmeden önce (bkz: rec) el kamerasıyla çekilmiş bir başka filmi de analım, sevenleri varsa linç yemeyelim.

2002 yılının en bilinen korku filmi ise şüphesiz herkesi ortadan ikiye bölen (bkz: ghost ship). birçok yerel kanalda dublajlı ve sansürlü halini izlemiş olsak da, orijinal hali gayet başarılı. mesela kanal d’nin her gece saçma sapan hayvanların mutasyon geçirdiği ve insanları yediği kalitesiz korku filmleri yayınlamasındansa, bu tip nostaljik kaliteli filmleri yayınlamasını isterdim. netflix kullanmayan, interneti olmayan televizyon seyircisi için daha tatminkâr olacağını düşünmekteyim.

listelere bakarken denk geldiğime göre (bkz: mulholland dr.) da korku filmiymiş. ben bu filmi anlamayan insanların tarafındayım. david lynch benden uzak allah’a yakın olsun.

bu noktadan sonra her yılı ayrı ayrı geçmek istiyorum.

2005 yılı gümbür gümbür bir yıl oldu. perili eve taşınan aile teması (bkz: the amityville horror) ile hayatımıza merhaba dedi. 80’lerde mutlaka milyon tane başarısız örneği vardır ama bence ilk başarılı örnek kendisi. tabi ki olmazsa olmaz klasik (bkz: skeleton key). ayrıca (bkz: an american haunting) ve (bkz: the exorcism of emily rose) içine şeytan giren ablalar bize güzel filmler izlettiler. (bkz: the descent) ise kendi türünde en başarılı mağara-yaratık filmi, ben yaratık filmlerine olumsuz baksam da bu filmde ayrı bir tat var. körinin ve tarçının yakıştığı çok az şey vardır ve insan onları sadece o şeyleri yerken arar ya, bu film de yaratık ve mağara filmlerinin tam ideal kıvamı.

2006 devam filmleri ve yeniden çevrim filmlerinin yılıydı. bahsetmeye değer tek film (bkz: the omen 666) ki bence kekremsi bir film. beni tatmin etmedi.
burada kocaman bir parantez açıp (bkz: silent hill) hakkında söyleyeceklerim var demek isterdim fakat kendisi meşhur bir bilgisayar oyunundan uyarlama olduğu için başlığında film ve oyun arası bağlantılar hakkında oldukça detaylı bilgi mevcut. sonrasında devam filmi de çekilen filmlerden, oyun hakkında hiçbir şey bilmeden de izlenilebilir.

2007 için yine güzel bir yıl diyebiliriz, (bkz: 1408) hani biraz da oyuncuların bize izlettiği filmlerden. john cusack ve samuel l. jackson olmasa yine de bu kadar sever miydim bilemiyorum. ayrıca filmle ilgili iki alternatif son olduğunu ve ikisini de izlemenizi öneririm. bu iki alternatif son olayını ilk olarak bir yeşilçam türk sineması filmlerinin birinde görmüştüm. ilk alternatifte, kadının çocuğunu zorla alıp götürüyorlar, ikinci alternatifte kadına çocuğunu geri veriyorlardı. sonra çıkan altyazıda “gönlünüz hangisini isterse” falan diyordu. gerçekten fantastik bir bakış açısı. ama 1408’de iki son için ayrı ayrı bulup izlemeniz lazım. bu arada tek mekânda tek oyuncu ile geçen bu tarz korku filmi pek gördüğümüz bir şey değil. bence başarılı bir iş çıkarılmış.
bkz: (bkz: dead silence), james wan’ın, testere serisi sonrası yavaş yavaş cin peri işlerine kalifiye eleman lazım diye geldiği film. james abinin tek bir klişesi varsa içine lanet girmiş bebekleri seviyor. herhangi bir yerde oyuncak bebek görünce fuck you (lanet olsun) diye bağırdığına eminim. (bkz: trick’ r treat) için insanı yoran filmlerden biri diyebiliriz, fazla jumpscare kullanımı kaliteyi düşürmüş. (bkz: paranormal activity) de bu yılın ürünü fakat bence üçüncü kez afedersiniz ama sik gibi bir film. film süresi 1 saat 26 dakika, filmdeki tek güzel sahne sonunda kadının kameraya doğru uçması. 10 bin dolara çekilmiş 196 milyon dolar hasılat elde etmiş. tam bir keriz turnusolü, yeminle çiftlik bank bundan daha saygıdeğer benim gözümde.

2008 yılı için kayda değer bir film öneremiyorum maalesef. ancak değişip değişmediğini bilmediğim, isveç yapımı vampirli bir film imdb’nin en yüksek puan alan korku filmiydi, “gir kanıma” diye türkçe’ye çevrilen film, korku filmleri için aşırı yüksek olan 7,9 imdb puanına sahip.

2009 yılı ise benim favorilerimden birine ev sahipliği yaptı, (bkz: drag me to hell). filmin en sevdiğim özelliği neyin neden, nasıl olduğu harika şekilde açıklanmış. bizim eve biri taşındı, gideyim ona musallat olayım türünden oldukça farklı. her sene bir kere izlerim ve her izlediğimde aynı zevki alırım. (bkz: the hounting in connecticut) ise bir eve taşındık bize musallat oldular içerikli, her yılın olmazsa olmaz filmi.

2010 yılı için, öncelikle james wan varsa james wan’dan bahsedilir diyor ve (bkz: insidious) ile ben de bir perili ev çekeyim bunu azıcık astral seyahat ile harmanlayayım demiş. kendisini ne kadar sevsem de james abinin en az sevdiğim filmi ortaya çıkmış. ama ustalık eseri için bu küçük yapı taşları ile tecrübe kazanması gerekiyordu. (bkz: the last exorcism) ne zamandır şeytan çıkarmıyoruz demiş ve bu konunun ekmeğini yemiş bir film. yani biz fakir ölümlüler için akıl almaz paralar olan 2 milyon dolar, hollywood camiası için osuruk parası. filmin bütçesi de 2 milyon dolar. bu paraya şeytan çıkar mı? ancak bu kadar çıkar.

2011 yılı tam bir hayal kırıklığı, asmalı konak dicle’nin memelerinin göründüğü, türk korku filmi büyü’yü bu yıl tekrar sinemada yayınlasalar, dünya’da yılın en başarılı korku filmi olur maalesef.

ısınma turlarını böylece sona erdirdik ve “eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı” adlı gereksiz sözün aslında yerinde olduğu, korku filmi konusunda en verimli yıllara geldik.

2012 yılının en ünlü filmi (bkz: sinister) ve (bkz: the women in black). siyahlı kadın hikâyesinin, bir devlet tiyatrosu oyununda işlendiği şu günlerde, oyuna bir türlü bilet bulamadım. van devlet tiyatrosu oynasa, kalkıp van’a gidip izleyeceğim. harry potter’ı korku filmi başrolüne koyuyorsunuz, insan karşıdan ruh gelince aha expecto patronum diyecek diye bekliyor. (bkz: the pact) ise benim favorilerimden, konuya hızlı giriyor, apartman dairesinde geçiyor ve başrol bir çekirdek aile değil. klişelerden sıkılanlar için birebir. (bkz: the devil inside) içinse iki çift lafım var, o el kamerası götünüze girsin. ille içine şeytan kaçmış kız isterim diyenler için bu yılın tavsiyesi bkz: (bkz: the possession).

2013 türkiye’de 17-25 aralık konuşulurken, hollywood, korku filmi severlere başka sürprizler hazırladı. (bkz: evil dead) yeniden çevrildi ama ne yeni nesil beğendi ne eski fanları tatmin oldu. 3 devam filmi, biz de varız dedi (bkz: insidious 2) (bkz: the hounting in connecticut 2) (bkz: the last exorcism part ii). daha önce devam filmlerinden bahsetmediğimi ve örnek vermediğimi biliyorum ancak korku sineması, ciddi atılımlar ile devam filmlerine de büyük önem göstermeye başladı

(bkz: mama) yılın en iyisi olmak ümidiyle çıktığı yolculukta sadece yılını tutturamadı. 2011 yılında vizyona girmiş olsa, yılın filmi derdik. 18 ocak 2013 tüm dünyada aynı anda vizyona girdi ve çok beğenildi. 6 ay tahtında yoyo oynadı kimse de “aga sen ne yapıyorsun” demedi. fakat 15 temmuz demokrasi ve şehitler milli birlik günümüzde, o minnak çekik gözlü adam geldi dedi ki, bildiğiniz her şeyi unutun. 15 temmuz 2013 galası yapılan film, korku sinemasını baştan aşağı değiştirecekti.

(bkz: the conjuring) james wan’ın, çağının çok ötesinde ve yeteneğinin ender rastlanan türde olduğunu bizlere gösterdi. bu adam testere serisinden öyle bir para kazandı ki, öyle paraya pula ihtiyacı olduğundan yapmadı bu işi. bu yazıya başlama sebebim bu conjuring serisini kendi başlığında övme fikriydi ama oraya bu kadar uzun yazarsam küfür yerim diye diğer korku filmlerini de yazayım dedim.

ed ve lorraine warren çiftinin gerçek hayatta bizim cinci hocalardan bir farkının olmadığını düşünüyorum, onlarda bu yoldan ekmeğini çıkarmış işte. filmde zaten kızlarına verilen sözlerden dolayı, inanılmaz dürüst ve yardımsever portre edilmeleri falan bana daha da itici geldi. paranın merkezi amerika ve avrupa’nın, en ünlü cinci ailesinin, kiliseden para almayıp, kurbanlardan para almayıp, öğretmen maaşıyla yaşamaları falan pek inanmadım. neyse işin o boyutu bizi ilgilendirmez, bizi vera farmiga’nın o müthiş oyunculuğu ilgilendirir. filmde başrol oyuncularından ve şeytani varlıkların hedefi olan annemiz ise çok eskiden kalmış, tanıdık bir isim lili taylor. perili ev’de hugh craine’in âşık olduğu o çıtı pıtı üniversite öğrencisi kızımız aradan geçen 15 yılda, filme göre 5 çocuk annesi oldu ama bu lanet hayaletlerden yakasını bir türlü kurtaramadı maalesef.

bu noktada spoiler uyarısı vermek zorundayım. filmi izlememiş olanlar bu paragrafı atlayabilir
neyse bu film neden efsane sorusunun cevabını arayalım biraz. öncelikle sabahtan beri gömdüğüm bir eve taşındık, bize musallat oldular klişesinin babası var mı? var. şeytan birilerinin içine kaçıyor mu? evet. ama taa 23 yıl önce yaşanan devrim bir kere daha yaşandı. scream nasıl kendi türünde her şeyi en mükemmel derecede kullandıysa bu film de öyle kullandı. en basit tabirle anlatmak gerekirse, zamanında iyi dediğimiz korku filmlerinin 90 dakikada 2 tane güzel sahnesi olurdu, biz de sevinirdik. bu filmin kendi adına çok iyi dediğimiz 10’un üzerinde sahnesi var. kendi adıma favorim https://giphy.com/…uring-clap-5antoro-fzphuq3d4iylu bu kadar basit bir sahne, en fazla bu kadar etkili olabilir. jumpscare kullanmadan da böyle korkutulur işte. bu güzel film benim şahsi listemde birinci sırada yer almıyor, gelmiş geçmiş en iyi film için 3 yıl daha beklememiz gerekecek.

2014 yılı verimin yüksek olduğu dalların meyvelerden yere sarktığı, fidanların sebzeleri taşıyamadığı bir yıl oldu. önce çerezleri geçip, güzelleri sona bırakamadan (bkz: the babadook) ve (bkz: annabelle) yılın hitleri oldular. babadook’un yarattığı etki kendi fanlarını bile oluşturdu. filmin yine çerez parası olan ve rümeysa azra nur’un mevlüdüne bile yetmeyecek 2 milyon dolar ile çekilmesi bir yana, vizyona girmesi için 30 bin dolar bağış toplaması gibi kendi hikayesi bile var.

annabelle ise chucky’den sonra dünyanın en meşhur, lanetli bebeği olma yolunda. bu filmin efsane olamamasının sebebi, direksiyondaki yönetmenin yanlış seçilmesi olmuş. john r. leonetti abimiz, görüntü yönetmenliği konusunda tam bir profesörken, annabelle’in yönetmenliği için, conjuring’de yaptığı gibi sadece görüntü işinde kalmamış olması filmin de beklediğimiz çıtayı aşamamasına neden olmuş. zaten ilerleyen yıllarda annabelle’e gereken saygı gösterildi ve doğru yönetmenle daha başarılı devam filmlerini gördük.

(bkz: as above, so below) ve (bkz: devil’s due) yine el kamerası filmleri. bunlara savaş açıp don kişot gibi nam salamayacağıma göre bıraktım kendi hallerine. yalnız filmler aslında güzel, ah bir iş bilen bunları yeniden çevirse de keyifle izlesek. (bkz: deliver us from evil) senenin şeytan çıkarma filmi ki vasat bile denemez. (bkz: housebound) izlemediyseniz eğer bu akşam eve gidip izlemeniz gereken film bu. ben sevgilisinden ayrılıp salya sümük ağlayan arkadaşıma bunu izletiyorum hemen düzeliyor. kafa dağıtmak için birebir. https://www.youtube.com/watch?v=blqbgt6val8 ehe :)

(bkz: jessabelle) filminin annabelle ile isim benzerliği var ama konusu lanetli bebek değil. ben çok beğendim. hatta bu akşam bir daha izleyim diyorum kendisini. medyum, lanet, jumpscare hepsi var. (bkz: it follows) sona sakladım ama hakkında söyleyeceklerim kısıtlı. bu film için denilebilecek tek şey, zekice olduğu. benim bütçem olsa, bu filmin it follows begining falan diye bir versiyonunu çeker ve olayların başını anlatırım.

evet 2014 yılını bitirdik ama bende bittim. beyin denilen gariban sümüksü nörolojik organımı fazlaca yordum. bir kerede 2020 yılına gelmek isterdim ama maalesef burada kısa bir mola vermek istedim. kısmet olursa kalan son 6 yılımızı dolu dolu yazacağım part ıı’yi de yazacağım. inci sözlük hikayeleri gibi oldu ama olsun artık. part ıı coming soon..
part 2 bkz: #116357291

devamını okuyayım »