inne iplik patana pam pis

  • 129
  • 27
  • 2
  • 0
  • 4 gün önce

simulacres et simulation

"gerçek nedir?" sorusuna verecek bir cevabım olmadığı gibi, bu sorunun bir anlamı olduğundan da şüpheliyim ama baudrillard'a göre gerçeğe ulaşabilmemize artık imkan yok. bu kitapta beni en çok etkileyen, ağlamaklı hale getiren, kuşatılmış ve çaresiz hissettiren şey de buydu zaten: artık gerçeğe asla ama asla ulaşamayacağız. herşey* koca bir yalana, şova, gösteriye, hipergerçekliğe, yani simulakra dönüşmüş durumda. bu kitabı birkaç sene önce okumuştum ve bu yüzden en çok bana hissettirdiği bu duygu kalmış aklımda. ancak daha dün epeydir okunmayı bekleyen "sessiz yığınların gölgesinde-toplumsalın sonu" kitabına başladım. ve düşünceler yine akın etti. (ayrıca simülakrlar ve simülasyon kitabından önce yazıldığı için baudrillard'ın öncül fikirlerini bu kitapta bulabilirsiniz. )

sessiz yığınların gölgesinde kitabının daha başında sayılırım ama simulakrlar ve simülasyon kitabıyla aynı doğrultuda olduğu için bu başlıkta biraz düşündürdüklerinden bahsedeceğim. en son yuval noah harari'nin sapiens kitabını okurken insanlığın gelişimine dair böyle hoş duygular hissetmiştim. yani bildiğiniz, sezdiğiniz, düşündüğünüz ama tanımlayamadığınız veya dile getiremediğiniz şeyleri bir kitapta okuyunca hissedilen hoş duygudan bahsediyorum.

sessiz yığınların gölgesinde kitabında da baudrillard abimiz kitleler hakkında muhtemelen sizin de sezdiğiniz, zaman zaman düşündüğünüz şeyleri dile getirmiş diyebilirim. "nedir o?" derseniz, "kitle" diye bir şey var. (içinde yaşadığımız 75 milyonluk toplumu düşünün) hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin üzerinde kontrol sahibi olmadığı, vurdumduymaz, kendisine gönderilen tüm mesajları ve anlamı emen, yok eden ve hiçbir tepki vermeyen bir topluluk. bu topluluğa siz de ben de dahilim. çünkü simülasyonun dışında değiliz. simülasyonun farkında olmak veya kitleye karşı kendi bilincinizin farkında olmak ne sizi ne de beni kitlenin ve simülasyonun dışında kılıyor, ne de kitlenin dışındaki bir avuç insanı simülasyonun dışında kılıyor.

baudrillard'a göre kendisine gönderilen herşey bu kitlenin üzerinden akıp gider. onlara yapılan tüm çağrılar yanıtsız kalır. onlar kendilerine yapılan çağrıları emip yok eder. çünkü onlar tepkisizliktir, tepkisizliğin gücüdür. mesela 75 milyonluk türkiye'de en çok tepki verilen olayı ele alacak olursak; doğuda onlarca şehit verildiği gece insanlar evlerinde maç izleyebiliyor, kafelerde gülüp eğlenebiliyor, sinemada film izliyor, evlendirme programlarındaki sikik karakterlerin neye karar vereceğini merak ederek vakit geçirebiliyor. bir anlamda "onların umursadığı!! tek şey akşam eve gidip, terliklerini giyip çene çalabilmek, televizyonlarını izleyebilmektir" diyor baudrillard. velev ki şehitleri umursadılar diyelim, aslında koca bir yalan. onlar şovu, gösteriyi umursuyor. gönderinin içerdiği anlam, taşıdığı mesaj siklerinde bile değil. zaten anlam diye bir şey var mı o da belli değil ama bu sahte dramatize etme hali de sadece bir iki gün sürüyor. üstelik kitle iletişim araçlarının onlarca kişinin öldüğü bir bombalama olayının haberini verdikten bir dakika sonra, tuvalet kağıdı reklamı yayınlaması da buna katkı sağlıyor.

ha! sanmayın ki kitle iletişim araçlarının kitleler üzerinde bir kontrolü var. tam aksine kitleler bunu istediği için kitle iletişim araçları bunları yayınlıyor. zira baudrillard'a göre devlet, iktidar vs. hepsi koca bir yalan. simülasyonun birer parçasından ibaretler. ama kitle iletişim araçları sayesinde onlarca şehit verilen bir akşam yayınlanan futbol maçıyla kitlelerin beyinlerini uyuşturmayı başardıklarının düşünülmesi, devletlerin sanki kitleler üzerinde bir güçleri varmış gibi hoşlarına gidiyor. oysa bunun koca bir yalan olduğunu, kitlelerin üzerinde hiçbir güçleri olmadığını muhtemelen onlar da biliyor. (aslında devlet diye bir şey de yok. sadece bu coğrafyada başına buyruk bir şekilde, hiçbir şeyi umursamadan yaşayan bir kitle var. ) çünkü kitleler umursamaz. kitleler sikine bile takmaz. aha! en basit örneği birkaç hafta önce yapılan referandum. şu an kimin sikinde? zira seçimlerin kendisi de bir simulakr, bir gösteri, şovun bir parçası. halk için eğlencelik bir olay. ki televizyonda yayınlanan "şeyin" nasıl bir anlam taşıdığının, içeriğinin ne olduğunun kitle için hiçbir önemi yok. kitleler içerisinde gösteri olduğu sürece herşeyi izler.

bu simülasyon ortamında kitlelere yapılan çağrının onlara etki edeceğini, bir gün insanların uyanış yaşayacağını, mesela haklarını aramak için sokağa ineceklerini düşünmek kadar büyük bir aptallık yok. bu yüzden solcular, devrimciler, sendikacılar vs. en büyük gerizekalılar bence. kitle zaten yeterince uyanık ve istedikleri de tam olarak bu. kitlenin uyuşturulmuş olduğunu düşünmek kendini yüksekte gören birinin ego tatmininden, tanrı kompleksinden başka bir şey değil. kitle sadece umursamıyor. kitle, tarım toplumunun(belki insanlık tarihinin) başlangıcından beri böcekler gibi ölüp gidiyor. ki tarih dediğimiz şey de kitlelerin tarihi değil. bir avuç bilim adamının, filozofun, askerin, yazarın, imparatorun vs. tarihi. "kitlelerin tarihi yoktur, günlük hayatı vardır." diyor baudrillard.

ne afrika'daki açlar, ne filistindeki zulüm, ne suriyede yaşananlar, ne de başka bir şey kitlelerin umrunda. emin olun sizin de umrunuzda değil. umrunuzda olduğunu söylemekte ısrar ediyorsanız kendinize karşı dürüst değilsiniz derim. daha ucuz bir arabaya binerek, hatta aracınızı satıp toplu taşıma kullananmaya başlayarak, tek derdi o gün karnını doyurmak olan veya temiz içme suyuna kavuşmak olan milyonlarca insan için lüks olan bir şeylerden vazgeçerek, maaşınızdan küçük tasarruflar yaparak veya kalkıp yanlarına giderek, umursadığınızı söylediğiniz o insanlar için bir şeyler yapabilirsiniz. ama akşam güzel ve pahalı bir yemek yemeyi, xbox'ta oyun oynamayı, sevgilimize alacağımız pahalı bir hediyeyi veya genel olarak rahat yaşamayı ve kendi hayat kalitemizden ödün vermemeyi, somali'de açlıktan ölen bir çocuğun karnını doyurmaya tercih ederiz. bu yüzden hiç kendinizi kandırmayın. siz de ben de o kitlenin bir parçasıyız. doğamız böyle. belki de böyle olması gerekiyor. belki de böyle olmasına ihtiyacımız var.

nietzsche'den sonra en iyi aforizma yazarı olan cioran'a göre üç çeşit yazı üslubu var: sövgü, telgraf, mezartaşı yazısı. sessiz yığınların gölgesinde kitabı kitlelere karşı bir sövgü gibi geldi. kitap altı üstü 85 sayfa ve daha bir iki bölümünü ancak okudum. bitirince belki farklı düşünürüm ve güncellerim.

devamını okuyayım »
28.05.2017 22:20