leopold bloom

  • 99
  • 3
  • 0
  • 0
  • 3 hafta önce

kafamda bir tuhaflık

asuman kafaoğlu büke'nin hakkında iyi bir yazı yazdığı kitap. yazı, 2 ocak 2015'te radikal kitap'ta yayımlandı.

orhan pamuk’tan istanbul’a ağıt

bertolt brecht’in eserlerinin de aralarında olduğu epik tiyatro akımı, seyirciyi sahnedeki kurguya yabancılaştırmaya, sahnenin yapaylığına dikkatini çekmeye çalışır. seyirci her an bir oyun izlediğinin farkına varsın, sanatın mimesis ile yarattığı yanılsamanın etkisi altında kalmasın, gerçeklikten kopmasın istenir. brecht özellikle tozlu sahne arkasının görünmesini sağlardı, böylece seyirci sanatın süsten arınmış haliyle yüzleşirdi. orhan pamuk yeni romanı kafamda bir tuhaflık ile benzer bir deneme yapıyor ve epik tiyatronun özünü romana taşıyor. roman kahramanlarını arada kendi sesleriyle konuşturarak kurgunun yapaylığına dikkat çekiyor. brecht elit üst sınıf için yazmazdı, seyircisi işçi kesimdi; pamuk’un da ilk defa anlatmayı seçtiği işçi sınıfı için böylesi bir yöntem kullanması, büyük olasılıkla, rastlantı değil.

orhan pamuk için roman sadece kurgu değil, bir gerçeklik arayışıdır. gerçek duygu ve düşünceleri mimesis ile ortaya çıkarmaktır. bunu vurgulamak için romanın başına rousseau ve wordsworth ile birlikte kara kitap’ın kahramanlarından celal salik’ten alıntı koyar. romanın özündeki gerçekliği en doğru saptayan düşüncenin salik’ten gelmesi, okuru farklı bir gerçeklik içine sürükler. benzer şekilde kahramanlardan abdurrahman efendi’nin “... bir gün inşallah karşılaşırsak kendi gözünüzle de göreceksiniz” sözlerinin saçmalığı romanın kendi gerçekliği içine hapseder bizi.

kafamda bir tuhaflık, istanbul’da göçlerle çoğalan gecekondu mahallelerindeki yaşamı anlatır. mevlut, bir çocuk olarak geldiği şehrin sokaklarında çalışarak büyür. gençliğinde hiç değişmeyeceğini sandığı şehrin tüm değişimlerine, kavgalarına ve zıtlıklarına tanık olur. biz de onun hayatına bağlı kalarak ülkenin siyasi geçmişini bireyler üzerinden görürüz. pamuk burada yakın tarihi anlatmaya kalkışmaz, mevlut gözünden sağ-sol kavgasını, mevlut gözünden dinci-laik çatışmalarını gösterir. tarih, onun hayatına değdiği şekilde yansır romana. mevlut’un gözünden dedik ama bazan (pamuk’un dediği gibi) yazarın sızdığını hissederiz satırlara. örneğin ikinci ayakkabısı olmadığı için mevlut’un futbol oynamaması aslında nişantaşı’nda büyüyen yazarın duygusu olabilir ancak. gecekonduda büyüyen bir çocuğun zaten ikinci bir ayakkabısı yoktur, bu onun top peşinde koşmasına pek engel olmaz yine de.

anton çehov’un “vanya dayı” adlı oyununda şöyle bir sahne yer alır. genç bir kız olan sonya, kendini çirkin bulur, âşık olduğu erkekten ilgi görmez ve bunun nedenini güzel olmamasında bulur. özellikle babasının genç karısı, yelena’nın güzelliği ile karşılaştırdığında çirkin olduğunu düşünür. oyunun ııı. perdesinde sonya yine “çirkinim ben” diye yakınmaya başlayınca, yelena ona “çok güzel saçların var” der. ama sonya kararlıdır “hayır. bir kadın güzel değilse, ‘çok güzel gözleriniz var, çok güzel saçlarınız var...’ derler” diye karşı çıkar. rayiha da sonya gibi bir güzeldir. roman boyunca asla güzel olduğu söylenmez ama parçalarına bakıldığında güzellik görünüyor. mevlut kaçırdığı ama tanımadığı rayiha’ya trende ilk kez baktığında ellerini görür “bankta otururlarken rayiha’nın yalnızca eline baktı. az önce aşkla tutmuştu bu eli; bu eli tutmayı düşündüğünü ifade ettiği aşk mektupları yazmıştı; biçimli, güzel, düzgün bir eldi.” düğünlerinde de yine yan gözle süzer karısını “yalnız elini, kolunu, kulağını değil, burnunu, ağzını, yüzünü de güzel buldu” diye betimlenir rayiha.

rayiha parçaları güzel olan bir kadındır, oysa kız kardeşi samiha’dan söz edilirken parçalara ayırmaz kimse, sadece “güzel” olduğunu söylemek yeterlidir. herkesin üzerinde anlaştığı bir konudur bu. parçalar ne denli bütünü oluşturur düşünmeye iter bizi. buna göre parçalar güzel olduğunda, bütün güzel olmak zorunda değildir. tam aksi de düşünülebilir, parçaları güzel olmayan bir kadın pekâlâ güzel olabilir. romandaki bu durum bize roman kahramanı kadınlardan çok mevlut hakkında bilgi verir aslında. mevlut bir idea olarak mutluluk peşinde bir adam değildir, edilgen, hırssız ve kolay kulvar değiştiren siyasi fikirleriyle azla yetinen bir insan olduğunu anlarız. rayiha ile mutluluğunun sırrını belki burada aramak gerekir. mutlak idealleri olmayan mevlut, parçaların mutluluğu ve güzelliği ile yetinmeyi bilir.

konu rayiha ile samiha’yı karşılaştırmaya geldiği için mevlut’un iki kadınla ilişkisindeki farklılığa da değinelim. rayiha’nın kocasının sevgisinden emin olması için sevişirken mektuplarda okuduğu sözcükleri duyması yeterlidir. oysa aynı şey samiha için geçerli değildir, tam aksine o mektupları tekrar tekrar okutmak ya da okumak ister; ancak böylece bu sözleri kocasından duyabilecektir. zorlama bir evlilik olmasını beklediğimiz rayiha ile birlikteliği tam aksine doğal akışını bulur.

romanı bitirdiğimden beri mevlut’un kafasındaki “tuhaflık” nedir diye çok düşündüm, çünkü tuhaf olarak betimleyeceğimiz bir adam değil mevlut. tuhaflığı bu parçalanmada mı aramalıyız; bütüncül düşünceden yoksun olmasında mı? bütünlüğü ancak gece boş sokaklarda yalnız başına kaldığında bulan biri olarak belki.

şimdi gelelim romanın merkezine ve romanı en klasik şekilde ele alalım. klasik çözümlemede kurgunun kahramanı dramatik değişim geçiren kişidir. kafamda bir tuhaflık’a baktığımızda roman kahramanı olarak öne çıkan mevlut’un bir değişimine tanık olamayız. mevlut hiç şaşırtmaz okuru, ayrıca hiçbir dramatik değişimden geçmez. aynı testten geçirdiğimizde romandaki hiçbir kahramanın böylesi bir değişim sürecinden geçmediğini fark ederiz. peki kimdir o zaman bu romanın başkahramanı? işte tam da 1969’dan 2012’ye kadar tanınmayacak denli değişim geçiren kenttir orhan pamuk’un anlattığı: istanbul.

bu bir aşk romanı ama bu samiha ile mevlut’un aşkı değil ne de rayiha ile mevlut’un aşkı; buradaki orhan pamuk ile istanbul’un aşkı. tüm dünyaya istanbul’un tatlarını anlattığı, kendi hayat hikâyesiyle birleştirdiği istanbul bu şehre yazılmış en önemli güzellemelerden biriydi. bu yeni romanı ise pamuk’un büyük aşkına yazdığı bir ağıt. nasıl sahnede masum desdemona’nın boğazlanarak öldürüldüğü bölümde gözyaşlarını tutamaz seyirciler, aynı şekilde romanın vıı. ve son bölümünde de istanbul’un trajik cinayetine aynı şekilde üzülür okur. romanın bütün kahramanları değer kazanmış apartman katlarıyla, ranttan kazandıklarıyla yaşarken ve hayatlarında hiçbir şey tam anlamıyla değişmezken, istanbul artık geri dönüşü olmayacak şekilde değişmiş, yok edilmiştir. karakterler için mutlu sonla biten roman, istanbul için trajik bitmiştir.

aynı şekilde romanın doruk noktasını kahramanlardan birinin ölümü ya da acısı oluşturmaz, en sarsıcı satırlar mevlut’un bir dergiden kopardığı eğri mezar taşlarının resmi ile istanbul’un siluetini benzetmesidir. istanbul cinayetinin en önemli boyutu hiç kuşkusuz, şehir halkı ile şehrin bağlantısının kopartılmasıdır. sokakların artık çocukların oynamasına kapanmasıdır. sitelerin yüksek duvarları gerisinde kalan bozacıların soğuk gecelerde duyulan seslerine ulaşamaz olmamızdır.

roman üzerine son bir söz: orhan pamuk yazdığı sürece benim için okumak, heyecan verici bir etkinlik olarak kalmak zorunda.

devamını okuyayım »