lethassisu

  • 337
  • 0
  • 0
  • 0
  • 6 ay önce

1 eylül 1999 markus münch'ün oğlunun havuza sıçışı

siz çok alıştınız sürekli halet-i ruhiye yazıları, derin melankoli, barbunya balığı gibi kara mizahın dibinden kopup gelen denizin kekremsi yosunlu tadı üzerine sinmiş kısa cümleler falan. az arda turan gibi kenarıya çekilin de biz de dans edelim sahnede.

evet ne diyorduk, ha mizah. mizah kolay şey değil. hele sizin gibi rafine zevkleri ve dertleri olan müstesna akıllarda ''okunur bu'' düşüncesini yaratacak kıvrak zeka ürünü şakalardan oluşan düz yazı, hiç kolay değil. yine de daha önceden denenmiş ve tutmuşlardan cesaretle beşiktaş'ın eski sol açığı markus münch'ün sarı pipi veledinin çalıştığım otelin havuzuna sıçarak hayatımı şirazesinden nasıl çıkardığını hikayelemek isterim. bazen, özellikle 16'lı 17'li yaşlarda insan, hayatını şirazeden çıkarıp biraz sıradışı şeyler yaşatacak cinsten bir şeyler olsun ister. ben de istiyordum. oldu da. markus münch'ün altı bezli sarı veledi havuz bölümünde çalıştığım otelin çocuk havuzuna boyu kadar sıçtı. öyle usulca üstelik. sakin ve soğukkanlı tavırlarla. dillere pelesenk olmuş ''sıçarım böyle işe lan'' söylemini uygulamaya geçiren ben olacağım anarşizmiyle, ama yine de alman soğukkanlılığından taviz vermeden. maç 5-0'da olsa 0-5 de olsa aynı disiplinle oynayan alman mili takımı oyuncusu gibi biraz.

dedim ya insan bazen hayat biraz şirazesinden çıksın da azıcık sıradışı bir şeyler yaşayayım hayalini, 16'lı 17'li yaşlarda daha bir fazla kuruyor gibi sanki. ben de o sabah staj yaptığım otelin personel servisinde, ki bu personel servisi sabah 7'de başlayacak mesai için seni sabah 5 sularında alır, saçlarını 3 numara kestirmiş, düşük bel repçi pantolonundan göt çatalının bütün ayrıntılarını cüretkar bir şekilde sergileyen berna ile serviste yan yana otururken bir anda dudaklarıma yapışması gibi hayaller kuruyordum. bu hayatımı şirazesinden çıkarırdı, ve öyle de sıradışı bir hale getirirdi ki, tarifi kelimlerle imkansız. o sabah ve sonrasında hiç bir sabah berna personel servisinde dudaklarıma yapışmadı. onun yerine o sabah markus münch'ün yalancı emziği sigaraya asılma efkarıyla cok coklayan sarı pipi oğlu otelin çocuk havuzuna sıçtı. cok coklamak ne demek diyenleriniz var duyuyorum. bu mu yani konu şimdi? cokcoklamak işte, emiklemek. ne biliym. neyse.

turizm otelcilik lisesine giriş mülakatında sormuşlardı ya hani, ''lavabo temizler misin'' diye, ben de ''gerekirse yalarım'' bile diye cevap vermiştim. ulan ben ne bileyim bunun daha ilk stajda uygulamalı bir şekilde gerçekleşeceğini. yaş 16. yaz tatilinde yalova'daki yazlıkta regl olduğu için denize giremeyen eda'yı ''gel hadi geel, öyle olmaz tüm gün kup kuru ehii'' ergen erkek pervasızlığıyla zorlamak varken nisan ayında okulu kapatıp staja yollayacaklar bizi. istanbul'un bütün jet sosyetesinin vakit geçirdiği dönemin en gözde oteli. departmanların belirlenmesi için ingilizce mülakat falan derken, 5 gün sonra listeler okula geldi. ben ve fevzi havuz departmanına seçilmişiz. otelin havuzunda staj yapacağız. fevzi ile üstelik. fevzi ile üstelik şeklinde vurgu yapıyor olmamın sebebini, fevzi'nin hayatımı şirazesinden nasıl çıkarttığı ile ilgili detayları sonra anlatacağım. havuzda staj. napıcaz havuzda? hemen fevzi'yi bulmalıyım. kesin kıravatını gömleğin içine sokmuş bir şekilde terden leş gibi olmuş halde masa tenisi oynuyordur.

- ulan fevzi, otel bizi kabul etmiş. havuz bölümü. napıcaz lan havuzda?
+ has siktir can kurtaran mı olucaz lan acaba?

bu size fevzi ile ilgili bir ön bilgi vermiş olsun. adı fevzi olan birinden normal olmasını beklemeyin. ‘’size mutlaka kötülük yapar’’ değil demek istediğim. ancak fevzi normların dışında bir karaktere sahip olmalıdır. okulun ahmet ve murat isimli çocuklarının sergilediği davranışı sergilemesini beklemezsiniz fevzi'den. bizim okulda da vardı orhan, erhan, mustafa, erol gibi figürler ancak benim kaderim fevzi ile kesişmişti. yusuf ceza evinden çıktıktan sonra kaldığı otelde yolunun bekir ve uğur ile kesişeceğini tahmin edebilir miydi? ben de tahmin edemezdim. kaderimdi fevzi. kesişti yollarımız.

okul kapandı. 10 günlük bir ara. pazartesi staj başlıyor. gittik. zebellah gibi bir yer. 3 bloktan oluşan devasa bir yapı. ilk 10 gün yoğun ortyantasyon. tebessüm pompalaması, glokal hizmet anlayışı. güzel kadın yöneticiler, yakışıklı departman amirleri. personel yemekhanesinde müthiş bir bolluk bereket. fevzi'nin bedava olduğu için bir öğlen yemeğinde 10 adet muz yediğini hatırlıyorum. 10 günün sonunda dediler ki artık departmanlara dağılma zamanı. eyvallah. havuz biriminde çalışacak olan ben fevzi'yi havuz biriminin bağlı bulunduğu departman olan housekeeping'e teslim ettiler. fevzi ''bu işte bir bokluk var. ne alaka housekeeping'' diye hayıflanmaya başladı. fevzi’nin bu işte bir bokluk var dediği mevzuların sonunda ''ben demiştim'' diyebileceği bir maraz mutlaka çıkardı. bu sefer de öyle oldu.

havuzdan sorumlu iki departman vardı. biri havuz bar operasyonunu da götüren yiyecek içecek bölümü, diğeri kirli ve temiz havlulardan, şezlongların temizliğinden ve düzeninden, şezlong minderlerinden sorumlu olan housekeeping departmanı. yani ben ve fevzi o pina colada yapıp servis eden, bikinisiyle bara gelip ''bol buzlu ve tranş limonlu kola lütfen'' diyen harika avcı ile teşriki mesai halinde bulunan departmanda asla değildik. fevzi'nin mevcut götlüğünün temelinde aşırı kurnaz ve zeki birisi olması yatardı aslında. daha ilk andan içine bir kurt düşmüştü. böyle durumlarda ben iyimser bir hava takınır ''dur be oğlum, vesvese yapma hemen'' diye inanmadan konuşurdum. fevzi susardı. ancak beden dili ''siz görürsünüz başımıza gelecekleri'' şeklinde haykırırdı adeta. fevzi'nin beden dilinin haykırdıklarını hepimiz duyduk. çığlıklar metastaz yaptı. kaplıca hamamında tellak olduk velhasıl.

işe başlayabilmemiz için ilgili bölümün üniformalarını giymeliydik. üniforma odası sorumlusu maksut abi ile bu vesileyle tanıştık. envai çeşit üniformanın olduğu terzi odası gibi garip bir atölyede fevzi ve bana üniformalarımızı teslim etmeye başladı. beyaz lacoste kumaşından tişört, beyaz gabardin kumaştan şort, beyaz havlu çorap, beyaz letoon marka spor ayakkabı. fevzi'nin ayakkabıları alıp maksut abi'ye dönemin reklam sloganı olan ''letoon, on, çok çok iyi'' şeklinde şaka yapışını, maksut abinin bu şakayı çok beğenmese de fevzi'nin şaka yapmayla ilgili tasarrufunu takdir eden tavrını dün gibi hatırlarım. evet beyazlara büründük. melek gibiydik. sevimli hayalet casper gibiydik. fevzi kavruk tenine çektiği beyaz ünfirma ile 96 yılında adidas'ın bem beyaz formasıyla sahaya çıkan madida gibi süzülüyordu otelin koridorlarında.

anacak içimize sinmeyen şeylerin adedi birden fazla. ikimiz de tam mutlu değiliz. ikimizde farkındayız. ikimiz de susuyoruz. biri sorunları dile getirmeye başlasa çorap söküğü gibi gelecek diye korkuyoruz belki. fevzi personel yemekhanesinin ona sağladıklarına aşırı önem veriyor. haklı da. biraz da ikimizin de bu büyülü dünyaya genç erkek çocukları olarak kendimizi kaptırdığımızı, bu büyünün hayatımızın sıradışı şeyler yaşatacak şekilde şirazesinden çıkacağıyla ilgili bizi aldattığını da itiraf etmek lazım sanırım. özellikle personel servisiyle işe gidip gelmeye başladıktan sonra fevzi'nin de benim de berna'nın göt çatalı ile ilgili hayaller kurduğumuzu, birbirimizle bunu hiç konuşmasak da, bu konuyla ilgili karşılıklı farkındalığımızın had safhada olduğunu kabul etmek lazım. ama dedim ya, yolunda gitmeyen bir şeyler var. aylardan nisan. istanbul tropikal ikllimden uzak, suya girmek için uygun sıcaklığı en iyi ihtimalle haziran ayı başlarında sunan, iklimine güven olmayan bir şehir. ben ve fevzi bu şartlar altında havuzda çalışmaya çalışıyoruz. beyazları çekmişiz. şort, tişört, letoon on çok çok iyi, ama hava kötü. havuzda teoman'ın bugün benim doğum günüm şarkısında geçen sonbahar hüznü var. harika avcı'nın gelip cin tonik isteyeceği havuz bar'ın taburelerinde babalarımızın 3 film bir arada kovaladığı yaşlarda oturup uzaklara bakan, berna ile ilgili hiç konuşmayan, ha bir de çok üşüyen fevzi ve ben.

bir kaç gün sonra fevzi'nin vereceği tepkiyi çok iyi bildiğim halde, ''bu böyle olmaz. dondum ben. gidip üzerimize bi sıvetşört bişeyler isteyelim'' dedim. fevzi hiç şaşırmadı. ancak ''gidip sıcak tutan bir şeyler istersek o işin altından maraz çıkar'' diye haykırdı beden dili. ben duydum. ancak yine de istemsizce havuz bar taburesinden kalkıp yürümekte olan bedenime eşlik etti fevzi. bizi housekeeping ofisine götürecek büyük asansöre bindik, ilgili katta indik. yolda hiç konuşmadık. inceldiği yerden kopacaktı, inceldiği yerden de koptu zaten.

bu tip diyaloglar için kendi içimizde geliştirdiğimiz bir matematiğimiz vardı. o matematiğin uygulamalı halinin bir parçası olarak ofisteki orta yaşlı, bol makyajlı, ucuz ama kendi içinde bir cazibesi bulunan parfüm sıkmış kadın görevliye ''biz havuzda çok üşüyoruz. üzerimize kalın bişiyler alabilir miyiz?'' dedim. bu tip durumlarda söze ben naif tavırlı bir giriş yapardım. fevzi karşımızdakinin tavrına göre bir role girip beni destekleyici bir tavırla söze girerdi. karşımızdakinin tavrına göre bazen daha çocuksu, bazen daha ciddi, bazen çocukluğun zevzeklik hakkına sığınan bazen de son derece ağırbaşlı ve vakur bir hal sergilerdi. bu sefer bunlara gerek kalmadı. ''osman şef de sizi arıyordu, havalar düzelene kadar sizi başka yerlerde kullanmak istiyor'' dedi kadın görevli. ve sonra osman şefe telefonla ulaşmaya çalışmaya başladı. tam o sıra osman şef olduğunu sıfatından hemen anladığımız kişi içeri girdi. bir insanın adının osman olduğunu hemen anlarsınız. osman'lar kendilerini çabucak ele verirler. fevzi'ler de...

osman şef ''gelin bakalım gençler'' dedi ve bizi de peşine takarak yürümeye başladı. bu sektörden öğrendiğim bir şey var: eğer karşındaki giriş konuşmasında hitap olarak ''gençler'' kullanıyorsa ağzınıza sağlam sıçacak demektir. bunu ben de fevzi de daha ilk deneyimimiz olmasına rağmen sanki önceden birileri kulağımıza fısıldamış gibi kanıksamıştık ve ''gençler'' hitabını duyunca gayri ihtiyari birbirimize kaçamak birer bakış fırlattık. ve bir kaç dakika sonra anladık ki osman celladın ta kendisiymiş, bizi idam sehpasına götürüyormuş da haberimiz yokmuş. kısa konuştu cellat. ''gençler, malum hava daha baya soğuk, havuz açılmaz. bu sürede sizi housekeeping departmanının genel alanlar temizliği biriminde kullanacağız. siyah ayakkabınız var değil mi. hahh tamam. gelin maksut abiden kıyafetlerinizi alalım.''

kıyafetler... siyah gabardin pantolon, beyaz gömlek, bordo gabardin yelek, büyük zeki alasya papyonu. maksut abi yüzümüzdeki ''madem temizlik yapıcaz neden bu kadar şıkız'' surat ifadesinin farkına varmış olacak ki ''lobide falan dolaşıcaksınız ya'' diye biraz rahatlatma biraz da açıklama içeren bir cümle kurdu. osman şef'in genel alan temizliği olarak bahsettiği konu devasa otelin genel alanlarının başta tuvaletleri olmak üzere temizlenmesiydi. fevzi'ye staja kabul edilmişiz müjdesini verdiğimde ''hassiktir cankurtaran mı olucaz lan acaba havuzda deyişini, ipli bikinili sosyetik güzellere pina colada servisi yaparız hayallerimizi bir film şeridi gibi geçirdim gözümün önünden. osman şef'in genizden ''haydi gençler'' deyişiyle uyandım. fevzi'yi ve beni birer deneyimli genel alan temizleyicisinin yanına verdiler. ben ve deneyimli batıya, fevzi ve deneyimlisi doğuya doğru yürümeye başladık. o an fevzi'nin haklı çıkışını sessiz çığlıklarla konuştuk. ben batıya o doğuya giderken...

az sonra piyanonun başına geçip şarkı söylemeye başlayacak bir piyanist şantör gibi giyinmiş bir şekilde sorumluluğuma verilmiş bölgelerdeki erkekler tuvaletlerini temizlemeye başladım. tuvaletlere karşı o kadar saygılıydım ki beyoğlu'na çıkar gibi tebdili kıyafet giyinmiştim ve oryantasyonda öğretilen tebessüm et fiilini istisnasız bütün pisuvar ve kabinlere uyguluyordum. hiç bir klozet ona gülümsemediğimi iddia edemezdi. bu konuda müsterihim. üstelik temizlik yaparken kullanılacak araç gereç ve kimyasalı da deri kaplı bir kılıfın içindeki kova ile taşıyordum. yani lüx otel diyorduk ki öyle naylon kova ve tuvalet fırçasıyla otelin lobisinden geçemezsin, bok temizlemeye gittiğini kimse anlamamalı. o zamana kadar saydam ve kokusuz sıçtığını düşündüğümüz aşırı zengin ve sosyetiklerin kullandıkları tuvaletleri ben ve fevzi çok şık giyimli ve mütebessim bir halde kırklıyorduk. günler böyle geçiyordu. öğle yemeklerinde ve akşam iş çıkışında 28t'de beraber seyahat ettiğim fevzi'den ilerde oluşacak senaryolarla ilgili briefing alıyordum. bir öğle yemeğinde fevzi, 7. muzunu yerken şöyle dedi:

- senin bölümdeki restoranın erkekler tuvaletinde kaç kabin var?
+ 4
- peki 4'ü birden sürekli dolu oluyor mu?
+ ne biliym fevzi allah aşkına, tuvaletin doluluğunu hesaplayan işletim programı yok benim dükkanda.
- benim doğu bloğu lobisinde de 4 kabin var. bak şimdi, insanlar tuvalete girip kendi algılarına göre en az kullanıldığını düşündükleri bir kabine girip daha temiz bir yerde sıçma eğilimindedirler. ancak bu daha temiz kabin algısı herkesete farklılık gösterir. hatta bazıları kabinleri kontrol edip daha temiz gözükenden yana tercih kullanır. haliyle aslında pisuvara işeyenleri de düşünecek olursak içinde bulunduğumuz şartlarda 4 kabinin %100 dolulukla geçtiği an hemen hemen hiç yok. ben kabinleri dışarıdan kilitleme formülünü buldum. ve iki kabini kapattım. haliyle 4 kabin yerine 2 kabin temizlemiş oluyorum. yemekten sonra senin restoran tuvaletlerinde de yapalım istersen.
+ yapalım.

fevzi gerçekten bunu düşünüp uygulamaya da geçirmişti. kabin kapılarının altlarındaki boşluktan çekip içerden sürgüyle kapatıldığında kırmızı işarete, sürgü kapalı olmadığında yani kabinde kimse hacetini gidermiyorken mavi işarete denk gelen demir sürgüyü normal ev anahtarının ucuyla hafif hafif ite ite kabin kapısını dışarıdan kilitlemeyi başarmıştı. o hafta içerisinde hemen hemen tüm tuvaletlerde aynı taktiği uygulayıp temizlemek zorunda olduğumuz kabin sayısını %50 azalttık. sonraları öğrendim ki fevzi gündüz kapalı olduğu için çok az kullanılan japon restoranındaki tuvalet kabinlerinden birinde günlük bir saat öğlen şekerlemesi yapıyormuş. ben visko yastık olmadan uyuyamadığım için bu topa hiç giremedim ancak fevzi'nin şartlar bir miktar olgunlaşınca fırsatı değerlendirip güzellik uykusuna dalıyor olmasını da inceden kıskandım. fevzi'nin bu tip durumları değerlendirip uyumadığı, uyumaya direndiği tek süreç vardı, o da sabah 5'te fevzi ve berna ile beraber bindiğimiz personel servisi. burda uyumuyor olmasının sebebi bir ihtimal berna da uyumazsa arada yüzeysel olarak gerçekleştirdikleri sohbeti daha derine taşımaktı. ancak berna da sabahın 5'inde motorlu taşıta binen her insan gibi servise bindikten 5 dakika sonra uyurdu. ben ve fevzi, berna'nın servise biniş ve serviste uyuya kalış anına kadar göt çatalı görüntüsünden maksimum fayda elde etmeye çalışır, sonrasında da bebekler gibi uyurken çok daha güzel gözüken berna'yı, uyuyan güzeli izlemeye koyulurduk. bütün servis uyurdu, ben ve fevzi kalırdık, tenhasında servisin, hiç uyumayan ben ve fevzi

günler haftaları kovaladı. istanbul'a yaz geldi. fevzi ve ben beyazları çekip havuz başındaki işimize geri döndük. letoon, on, çok çok iyi şakasından hiç bıkmadan yaptı fevzi bu şakayı. sıkılmadı. meğer kafasında başka şeyler kuruyormuş...

o yaz istanbul'un bodrum'a gidemeyen bütün jet sosyetesinin hayatı ve türkiye'nin makus talihi ile ilgili bir sürü olay cereyan etti. örneğin, küçük emrah havuz başında tak tak tiki tiki tak şarkısını mırıldanıp küçük dans hareketleri yaparken kaydı düştü, medyum memiş birilerine telefonda ''keto ile barışmak istiyorum'' dedi, hakan ural gh688 telefonunu şezlongun altında unuttu, öss iptal oldu, bülent ecevit dsp-anap-mhp üçlü ittifakı ile 58. hükümeti kurdu, babam iflas ettiğini 9 sene sonra kabullenip meharis'ten marlboro light sigarasına geçiş yaptı...

tüm bunların dışında temmuz ayındaki gelişmeler ben fevzi için çok daha kritik öneme sahipti. beşiktaş futbol takımı başka bir çok yabancı transfer ile birlikte italya'nın serie b takımlarından genoa'dan markus münch'ü transfer etti. yani hikayemizin ana kahramanlarından biri. beşiktaş takımına yeni transfer olan tüm futbolcular gibi markus münch de ailesiyle birlikte çalıştığımız otele yerleştirildi ve sezon açılışını beklemeye başladı.

tüm bunlar olurken fevzi'nin sessizliği herkesin kanını dondurur, kimsenin kanı donmasın. fevzi boş durmadı zira. otelin stajyer olmayan ancak genç sayılabilecek, iyi de para kazanan abileriyle sıkı diyalogları vardı. sevilen bir çocuktu. staj boyu aldığımız sorumluluklar, işe yarıyor olma hissi, grand tuvalet bok temizlemeden uzaklaşmış olma öz güvenimizi arttırmış, sıradışı şeyler yaşamak için bekleyiş halinde olmaktan çok sıradışı şeyler yaşayabilmek için hayatı şirazesinden kendi imkanlarımızla çıkartalım fikrinin ikimizde de oluşmaya başladığını rahatlıkla söyleyebilirim. yine bugünlerden birinde saat 15:30 sularında otelin dolmabahçe'ye açılan personel kapısından fevzi ile birlikte hiç konuşmadan çıktık. meydan tarafında 28t'nin kalktığı otobüs durağı yerine kabataş istikametine doğru yürümeye başladık. bu kararı konuşmadan aldık. sanki ben fevzi'nin bir şeyler anlatmak istediğini biliyordum ve fevzi'nin de de bunu bildiğimi bilip 28t'ye doğru yürümüyor oluşumuzu diye sorgulamayacağından eminmiş gibiydim. kurgulanmış bir istikamet değişikliği var gibiydi ama aslında ortada bir plan yoktu. tam inönü stadının önünden geçerken, fevzi, bütün tonlamasıyla, en küçük detayına kadar tüm ayrıntılarıyla hatırladığım o cümleyi kurdu:

''sıraselviler'de bir masaj salonu varmış''

heyecan? heyecanlandım diyemem. şaşkınlık? o da değil. zira sanki fevzi'nin bunu bana anlatacağını önceden biliyormuşum gibi bir ruh hali. endişe? fevzi ile ilgili her konuda olduğu kadar. mutluluk? sıradışılaşma fırsatından ötürü bir miktar serotonin belki.
fevzi bu bilgiyi ve bunla ilgili tüm detayları otelde arkadaşlık ettiği abilerden almıştı. o güne kadar cinsel deneyimim oturduğumuz binanın çatısında gülay'ın henüz sivrilmeye başlayan memelerine dokunmak ve ağızlarımızı hiç açmadan dudaklarımızı birbirine değdirmenin ötesine gitmemişti. fevzi'nin yazlıktaki şişme botta sedef ile, biraz da kızın hali hazırda bikini giymiş olmasının verdiği avantajla benim yaşayabildiklerimin bir tık ötesini deneyimlediğini biliyorum. fevzi bu konularda asla yalan söylemezdi. götün tekiydi ancak asla egzajere etmez, olmayanı varmış gibi göstermezdi. sıraselviler'deki masaj salonu ile ilgili detayları vermeye başladı. ben ''fevzi bizi orda çırak çıkarırlar'' demedim ancak bunu beden dilimle hissettirmeye çalıştım. fevzi durumu anlayıp uzun uzun anlattıktan sonra, ''çırak çıksak ne olur, hem sen demez miydin ne kadar rezil olursak o kadar iyi diye'' dedi yüzünde hınzır ve heyecanlı bir gülümsemeyle, ve benim onayımı bekledi. fevzi benim daha önce gediğine oturtmak suretiyle söylediğim ''ne kadar rezil olursak o kadar iyi'' cümlesini bana ait sanıyordu. bir kaç kere can yücel ve sevgi duvarı diye bahsetmeye çalışsam da, analitik düşünme gücü yüksek yüzeysel insanlara has sığlığıyla konuyu geçiştirdi. bir süre sonra bu sözün bana ait olduğunu düşünmesi benim de hoşuma gitmeye başladı. sıraselviler'deki masaj salonu konusunda ikna olduğuma çok emindim. bunu fevzi'ye direkt olmayan bir yolla anlatmam gerekiyordu. ''hangi gün izinlisin'' dedim. ne önünde ne sonunda neden sordun diye sormadan ''cuma'' dedi. ‘’ben de’’ dedim. karaköy'e kadar hiç konuşmadan yürüdük. cuma günü sıraselvilerde'ki masaj salonu'na gitmek üzere bu defa semtin taksime götüren otobüslerinin kalktığı durakta buluşacağımızdan emindik. galata köprüsünü bunun heyecanıyla geçip, öğrenci biletlerimizi metal biletliğe sokuşturup otobüse bindik. fevzi otobüs şoförü sormadan pasosunu göstermesiyle övünen, düzenli, derli toplu, ilkeli bir piçti. sıraselviler'deki masaj salonu hikayesi başka bir yazının konusu olduğu için şimdilik ana hikayeye geri dönüyoruz.

fevzi hali hazırda beşiktaş’ın afrikalısı madida ten rengine yakın bir renkte olduğu için amele yanığı mevzuundan çok etkilenmedi. bense tişörtten dışarıda kalan kollarımda beyonce, şorttan dışardan kalan bacaklarımda malcolm x, tişörtün yaka kısmından açıkta kalan –v şeklindeki iman tahtamda ise eddie murphy ten rengi yakalamıştım ve tam bir siyahi ten renk cümbüşü sunuyordum. albino hastalığına yakalanmış bir afro amerikan gibiydim. vücudumun belli yerleri karides kadar beyaz, belli yerleri ise olimpiyatların üçüncülük madalyası kadar bronzdu. artık sezonun sonu geliyordu. sıraselviler’deki masaj salonu macerasından sonra ben ve fevzi için hayat asla aynı olmadı. daha pozitif şekillendi, ya da daha kötü gitti gibi bir algı oluşmasını istemem okuyucuda. zira bu yazılması gereken başka bir hikaye.
sezonun sonuna doğru yaklaştıkça berna’dan umudu iyice kesmemizle birlikte ben de fevzi de personel servisinde kısa şekerlemeler yapmaya başladık. tabii bunda berna’nın otelin kadrolu çalışanlarından biriyle ateşli bir aşk yaşıyor olmasının da etkisi vardı. bu aşkın ardından berna’nın giyim tarzıyla ilgili değişiklikler de gelmeye başladı. ekseri aşırı düşük bel ve bol pantolonun üzerine göbeği ve beli dışarda bırakan kolsuz badiler giyen berna, göt çatalı ile ilgili umut vaad etmeyen kıyafet döngüsüne girince, fevzi tabiri caizse personel servisinin salyalarını akıta akıta uyuyanına döndü. bir kaç defa ufak hırıltılar şeklinde horladığını dahi hatırlıyorum. yani berna’nın götüne bakarken salyaları akan fevzi, serviste berna ile uyurken salyaları akan fevzi’ye dönmüştü. pazartesi sabahı fevzi, önemli bir detayı hatırlamış gibi ama sükunet de içeren bir tavırla yanıma geldi:

+ bana bak havalar nane molla gidiyor. sen çarşamba günü izinli misin çalışıyor musun?
+ çalışıyorum. nooldu?
+ çarşamba hava yağmurlu olacak.
+ ee?
+ olum anlasana. hava yağmurlu olunca havuzda durum ne olur? kapalı. havuz kapalı olunca sen ve ben? hoop lobi tuvaletlerinin temizliğine seri geçiş.
+ hassiktir. napıcaz?

fevzi haklıydı. staja ilk başladığımız zaman da havanın kapalı olmasından kelli, genel alanların tuvaletlerinin temizliği işine verilmiştik. 1 eylül 1999 çarşamba günü gök gürültülü sağnak yağış beklentisi olduğunu duyan fevzi, irkilmiş ve irkilmenin şokuyla planı yapmıştı:

+ olum bizi tuvalet temizliğine verdiklerinde hangi kıyafetleri giydirdiler.
+ papyon, yelek...
+ ben sürekli hangi şakayı yapıyordum.
+ lan şifreli konuşma. anlat ne anlatıcaksan.
+ oğlum cellat osman’ın bizi ipe götürdüğü ilk günü hatırlasana. ne demişti? ‘’siyah ayakkabınız var mı?’’
+ ee?
+ şimdi biz çarşamba günü beyaz spor ayakkabılarla işe gelirsek bunlar bize siyah pantolon bordo yelek giydirip tuvalet temizliğine verebilirler mi?
+ has siktiiiir.

fevzi’nin planında tutarsız hiç bir şey yoktu. zira, çarşamba günü işe geldiğimizde havanın yağmurlu olduğunu gören cellat osman direkt bana ve fevzi’ye musallat olup bizi tuvalet temizliğine çekerdi. ancak işe patiska gibi bembeyaz basket ayakkabıları ile gelirsek cellat osman’ın planı bozulacaktı. zira tuvalet temizlemeye giderken malzemeler şık gözüksün diye deri kaplı kova kullandırtan anlayış, yelekli papyonlu takımın altına beyaz spor ayakkabıyla bizi çalıştırmazdı. çaresiz kalan cellat osman bizi havuzdaki işimizle baş başa bırakacak, biz de 8 saatin büyük çoğunluğunu arazide geçirecektik. plan kusursuz gözüküyordu.
çarşamba sabah 5’te servise binmek için uyandığımda meteorolojinin hava tahminine koşulsuz şartsız inanmış bir liseli olarak buz mavisi kotumun altına beyaz basketbol ayakkabılarımı gururla çektim. 5 dakika sonra fevzi’yi almak üzere duran servis aracına madida fevzi de beyaz pamuklu ketenden espadril ayakkabılarıyla bindi. fevzi işi garantiye almıştı.
tophane’nin önünden geçerken zaten yarım yamalak uyukladığım için uyandım. berna ve fevzi uyuyorlardı. servis şoförü ve benim haricimdeki herkes uyuyordu. hava aydınlanmak üzereydi. bir ara gözüm beyaz ayakkabılarıma ilişince aklıma fevzi’nin planı geldi. ve camdan gökyüzüne baktım. gökyüzü pırıl pırıl. fevzi bu defa yanılacak diye düşündüm. ancak siyah iskarpinimiz olmadığı için tuvalet temizliğinden kurtulup havuzda olacaktık zaten, en fazla bir miktar havlu toplarız diye düşünüp konuyu fevzi ile paylaşmadım dahi. berna’ya baktım. bebekler gibi uyuyordu. staja başlayalı neredeyse 6 ay olmuştu. berna'yı uyurken görmediğimiz toplam süre 20-25 dakikayı geçmezdi. suratının, uyumadığı zamanlarda neye benzediğini dahi tam kestiremiyordum. zira otel içinde de departmanlarımız çok farklı olduğu için karşılaşmıyorduk. bir gün normal hayatta berna ile karşılaşsam muhtemelen karşılaştığım kişinin altı ay boyunca göt çatalını ve uyuyan yüzünü gördüğüm berna olduğunu anlamayacaktım. hatta göt çatalı berna uyuduğunda ve uyanıkken ifadesi değişmeyen bir bölge olduğu için muhtemelen personel servisi dışında da o çatalla karşılaşsam, bu çatal berna’nın çatalı derdim ama berna’nın yüzünün uyumayan halini hiç bilmiyordum. hayatın şirasezinden çıkmasıyla alakalı hayallerimin kahramanlarından biri berna’ydı. olmadı. o yazın hayatı şirazesinden çıkartan en radikal deneyimi sıraselviler’deki masaj salonu oldu. ha bir de bu tasvirini yaptığım sabahın devamında markus münch’ün oğlunun çocuk havuzuna boyu kadar sıçması.

markus münch temmuz ayında beşiktaş’a transfer olduğunda futbolu izlemekten çokoynamayı seven, futbol maçlarının sonuçlarından daha rafine dertlere sahip olduğum bir dönemden geçiyordum. beşiktaş’ın çalıştığımız yerde kalan yabancı futbolcularına anlık ilgi gösteriyor sonrasında diğer ünlülerle vakit geçirdiğimizde yaşadığımız sıradanlaşmayı futbolcular için de yaşıyorduk. işe başlamadan önce fevzi ile birlikte personel yemekhanesinde kahvaltıya oturduk. fevzi sabahın 6:30’unda bu kadar iştahla kahvaltı yapmayı nasıl başarıyordu? sanırım bol yemeğin olduğu, evde yeme imkanımızın olmadığı yiyeceklerin bulunduğu kahvaltıdan maksimum faydayı elde etmeyi bir görev olarak görüyordu. arada bana da bunla ilgili hatırlatmalar yapardı. ‘’ye lan ye, okul başlayınca alba yağından poğaçaya talim’’ derdi belli aralıklarla. alba yağının ne olduğunu otelde arkadaşlık ettiği aşçı abilerden öğrendiği günü bana 28t’de heyecanlı heyecanlı anlatışını da dün gibi hatırlarım. kahvaltı bitti. havuza doğru beyazlarla yol aldık. hava güneşli ama bir miktar da serin. otelde yoğunluk düşük. cellat osman havuzda çalışan diğer kadroluları başka yerlere çekmiş. bizim ayakkabıların müsait olup olmadığını irdelemeden benle fevzi’yi havuzda bıraktı. ‘’bugün ikiniz olacaksınız sadece, zaten yoğunluk yok’’ dedi ve gitti. gerçekten de yoğunluk yoktu. fevzi henüz açılmamış olan havuz barın depo kapısını kimlik kartıyle açıp, iki adet o sıra yeni piyasaya çıkan redbull kapıp getirdi. barın taburelerine oturup içmeye başladık. 6 ay önce yine böyle bir günde üşüdüğümüz için kalın bir giyecek istemeye gittiğimizde cellat osman tarafından aşırı şık giydirilerek tuvalet temizleme görevine verilmiştik. o sıra çocuk havuzunun önündeki bungalow tipi odalardan bir tanesinin terasına açılan sürgülü kapısının sesi geldi ve uykudan yeni uyanmış markus münch terasa çıktı. bu odaların terasları direkt havuz bölümüne açılıyordu. normalde bu odaların özel misafirleri olurdu. münch bu oda tipini özel olarak istedi mi istemedi mi bilmiyorduk. tekrar içeri girdi. odadan nespresso kapsül kahve makinesinin sesi geldi. münch tekrar terasa çıktığında elinde kahve fincanı vardı. terastaki sandalyeye oturdu. hemen ardından karısı olduğunu düşündüğümüz claudia schiffer görünümlü bir kadın, boyu kadar sıçabilme yeteneğine sahip olduğunu o gün anlayacağımız minik bir bebeyle birlikte terasa çıktı. kadın bikinisini giymişti. markus münch’ün oğlu ise anadan üryan halde terasta kaçışıp koşuşuyordu. fevzi istemsiz bir sevgi gösterisiyle karışık bir tavırla:

- şimdi işiyecek bi yerlere bak, eşşolusuna bak.

fevzi çocuk severken 45 yaşında bir adamın takındığı tavrı takınmıştı. role girme konusunda fevzi’den daha iyisini tanımıyordum. ‘’işese iyi, sıçarsa sıkıntı asıl’’ dedim. eğlendik. yaptığım şakanın bir iki saat sonra havuzun içinde gerçeğe dönüşeceğini tahmin edemiyordum tabii. 5 dakika sonra münch aşırı atletik vücuduyla havuza girip, bir kaç kulaç attıp çıktı ve terasa geri döndü. bizim redbull’lar da bitince fevzi havuzun tuvalet kabinlerinden birinde kestireceğini söyleyip gitti. insanlar yavaş yavaş gelmeye başladı. bir ara münch’ün, oğlunu çocuk havuzuna anadan üryan bir şekilde suda oynaması için bıraktığını anımsıyorum.

güzellik uykusunu bitiren fevzi öğleden önce, uykulu gözlerle havuz başında turlamaya başladı. markus münch’ün yanından geçerken münch’ün fevzi’yi durdurup bir şeyler anlatmaya çalıştığını, fevzi’nin anlamadığı halde anlıyormuş gibi yaptığını gördüm. münch çocuk havuzunu gösteriyordu. fevzi okey okey minvalinde bir beden diliyle ordan uzaklaşıp yanıma geldi. fevzi’nin hayatındaki en büyük sorunu yabancı dile istidadının olmayışıydı. onu öz güvensiz görebileceğiniz nadir anlardan biri ingilizce konuşmak zorunda olduğu ya da ingilizce anlamak zorunda olduğu zamanlardı. adete beyninin yabancı dil ile ilgili kısımlarında kan pıhtılaşması var gibiydi. yabancı futbolcu adlarını yanlış telaffuz edişiyle meşhurdu. bu sorunla yüzleşmekten kaçtıkça yabancı dil onun için daha da büyük bir problem olmaya başlıyordu. lise hazırlık sınıfını annesinin üstün çabası ve benim yardımlarım ile zar zor bitirmişti. zeki ve derslerinde başarılı biri olmasına rağmen ingilizce konusunda hayatın geri kalanına olduğu kadar cüretkar davranamıyor cesaret edemedikçe de ingilizce fobisi gibi bir gerçekle karşı karşıya kalmak zorunda kalıyordu. hayata karşı yeterliliğiyle çoğu zaman hayranlık beslediğim arkadaşım fevzi’nin ingilizce’nin ihtiyaç olduğu zamanlardaki pısırık ve sünepe halleri, değişen ses tonu beni tabiri caizse kahrediyordu. markus münch’ü de anlamadı ve yanıma gelip, anlamadım demeden bana anlamadığını anlatmaya çalışan kelimeler bulmaya çalıştı. başaramadı. o sessizlik, ya onu mahcubiyetten ya da beni dertten öldürecekti. daha fazla sessizliğe müsaade edemezdim. ‘’ne diyor yeni transfer’’ dedim. ‘’çocuk havuzunun oraları falan gösterdi’’ dedi. sonra yine plansız bir şekilde, hani gayri ihtiyari olandan, fevzi ile birlikte çocuk havuzuna doğru yürümeye başladık. çocuk havuzunun başına geldiğimizde münch’ü havuzun içine dikkatli dikkatli bakarken bulduk. bizi görünce yüzünde mahcup ve tedirgin bir gülümseme oluştu ve uzaklaşmaya başlarken bize parmağıyla havuzun içini gösterirken:

- sorry!!!

dedi ve gitti.

beşiktaş’ın yeni transferi markus münch’ün anadan üryan havuza giren sarı pipi oğlu otelin çocuk havuzunun içine boyu kadar sıçmıştı. ben ve fevzi, beyazlar içinde, melek gibi, şaşkın, soğuk kanlı ama her şeyden çok ne yapacağını bilmeyen bir ifadeyle havuzun içine bakakaldık. fevzi’nin ilk defa bir planı onun çok dışında gelişen bir hava durumu sebebiyle tutmamıştı. eğer o gün yağmur yağsaydı, biz hem tuvalet temizlemekten yırtacak hem de havuzda bir günü hiç çalışmadan geçirecektik. ancak bu haliyle klozet temizlemenin de ötesinde bir boku havuzdan temizlemek zorunda olduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştık. fevzi’nin isyan eden sessiz çığlıklarını, feveranını duyar gibiydim. ortalığı ‘’laan, koşun laaan, herifçioğlu havuza sıçtı laaan’’ diye koşarak inletmek istiyordu, hissediyordum. ama yapamıyorduk işte. o koşamıyordu, ben de çözüm bulamıyordum. kan deveran etmiyordu benle fevzi de feveran etmiyorduk. onun yerine düşünüyorduk.

tam olarak neyi düşünmemiz gerektiğini bilmeden 2 dakika boyunca sadece çocuk havuzunun içindeki boka baktık. ne düşünmeliydik ki? temizleyen biz mi olacağız? eğer biz olacaksak bunu nasıl yapacağız? boku havuzdan bir şekilde çıkartıp bir şey olmamış gibi devam mı etmeliyiz? cellat osman’a bilgi vermemiz gerekir mi? cellat osman temizleyin derse sorumluluğu hangimiz alacağız? çocuk havuzunun komple kapanıp suyunun boşaltılması mı gerekiyor? öğle yemeği saati geldi, önce sırayla yemeğe gidip bu işi sonra mı halletmeliyiz? münch’ün karısına gidip ‘’hanım hanııım, sahip çıksana piçine’’ desek haksız mı oluruz? bir sürü soru.
fevzi’nin sessizliği hayra alamet değildi. mutlak suretle bir plan üzerinde düşünüyordu. ancak bu sefer master plan yapılması gereken konu kolay yönetilemeyecek cinsten bir krizdi.

hayatı şirazesinden çıkartıp daha sıradışı bir şeyler yaşama hayalleri kurarken zihnimizden geçen markus münch’ün oğlunun havuza sıçması ve bizim bunu temizlemek zorunda olan kişiler olmamız değildi. fevzi, kabinleri dışardan kilitleyip içlerinde biri var gibi gözükmesini sağlayarak temizlenecek kabin sayısını %50 azaltmak gibi net ve iyi bir plana ihtiyacımız var der gibi bir tavırla hindi gibi düşünüyordu. 5 yıldızlı ultra lüks otelin bütün ihtişamı tuvalet alışkanlığı henüz oturmamış bir sabinin olan bitenden habersiz bir şekilde suda oynarken havuza sıçmasıyla kaybolmuştu. otelin fransız restoranında akşam a la minute pişecek yemekler için hazırlık yapılıyordu, havalanından özel limuzinle alınmış bir iş adamı giriş işlemlerini geçekleştiriyordu, genel müdür isviçre’de tatildeydi, şampanyayı açan barmenin aylık maaşı fiyatına şampanya satılıyordu ama gelin görün ki çocuk havuzunda bok vardı. bok işte. bildiğin bok. bu daha fazla devam edemezdi. fevzi’nin sessizliğinin başımıza daha büyük dertler açacak bir planla sonuçlanacağını hisseder gibiydim. ve fevzti konuştu: ‘’oğlum şimdi cellat osman’a haber verirsek bu iş çok büyür. bu havuzu komple boşaltırlar, ordan temizlik işi çıkar bir sürü. olan yine bize olur. zaten devir daim ediyor, kloru da atılıyor günlük. ben şimdi bir lastik eldiven geçirip suyun dışına alayım şu boku. sen de poşeti tutarsın. içine atarız. ordan da çöpe. sen sağ ben selamat.’’ bu planın doğruluğuna inanmadığını ses tonundan anladım. o da benim sessiz kalışımdan içime sinmeyen bir şeyler olduğunu anlamış olacak ki yine benim açımdan tarihe geçecek o meşhur cümleyi kurdu: ‘’olum zaten her gün götünü yıkamayan bir sürü ecnebi girmiyor mu bu havuzlara...’’ dedi ve depoya doğru yürümeye başladı. çaresiz ve istemsiz eşlik etmeye başladım. depoda lastik temizlik eldiveni bulup bir de çöp poşeti aldıktan sonra cinayet mahaline doğru iki dedektif gibi yürüdük. fevzi son derece soğuk kanlıydı, hatta durumla bir miktar eğleniyordu bile diyebilirim. ben boku başarıyla çıkartırsak tedirginliğimin daha çok artacağından emindim. zira biz boku havuzdan çıkardıktan sonra bu durumdan kimsenin haberi olmayacak ve biraz önce içine sıçılmış bir havuza başka çocuklar girecek ve oynayacaklardı. bu benim içime sinmiyordu ama fevzi’nin bu konulardaki acımasızlığına da inceden özeniyordum.

o an avantajlı olduğumuz tek konu çocuğun sıçtığı yerin tam olarak havuz yuvarlağının kenarında bir yer olmasıydı. suyun içine girmemize gerek kalmadan ulaşabileceğimiz bir konumda sere serpe duruyordu markus münch’ün oğlunun boku. fevzi havuzun kenarına banu alkan gibi uzandı. son bir kez bana baktı. ben poşetin ağzını iyice açtım ve hazırım mesajı verdim. fevzi diğer eliyle lastik eldiveni dirseğine kadar esnetip kolunun hiç bir kısmının suya değmemesini sağlamaya çalıştı. elini suyun içine daldırdı. ancak olay hiç beklemediğimiz, hiç hesap etmediğimiz şekilde cereyan etti. mebzul süredir suyun içinde duran bok kütlesi iyice pelte kıvamına gelmişti ve fevzi’nin almak üzere avuçlamaya çalışmasıyla birlikte binlerce partiküle ayrılıp tüm havuza dağıldı. o an fevzi’nin midesinin ne kadar bulandığını çok net anladığım surat ifadesiyle karşılaştım. fevzi çaresiz bir şekilde eldivenli elini sudan çıkardı ve diğer eliyle tiksinç durumdaki eldiveni bilek kısmından sıyırıp benim tuttuğum poşete attı. poşeti büzüştürüp basit düğümledikten sonra olay yerinden uzaklaşmaya çalışan iki suçlunun tedirgin hareketleriyle depoya doğru hızlıca yürüdük. hemen elimdeki poşeti çöpe attım ve fevzi’nin beni takip etmesi için depodan çıkıp tuvalete doğru yürüdüm. fevzi arkamdan geldi. ellerimizi hiç konuşmadan bileklere kadar köpürte köpürte yıkadık. artık çok daha büyük bir problemle karşı karşıyaydık.

cellat osman’a haber verme zamanı gelmişti. birlikte housekeeping ofisine gittik ve durumu anlattık. cellat osman’a ulaşacaklarını belirtip bizi havuz başına geri gönderdiler. fevzi ile çocuk havuzunun boka bulanmış rengine uzun uzun baktık. bazı partiküller suyun içinde yüzüyordu, bazıları ise havuzun dibine çökmüştü. cellat osman ilk defa bu denli ‘ne yapacağını bilmez’ halde olay mahalline teşrif etti. bir süre genzinden homurtulu sesler çıkartarak havuzun içine baktı. onu bu denli ne yapacağını bilmez halde görmek beni ve fevzi’yi içten içe mutlu ediyordu ancak bunu belli etmeden durumu sahiplenen bir tavır sergiliyorduk. cellat osman bu mevzunun kendini aştığını düşündü ki telefonuna sarıldı ve ilk önce kendi müdürüne, sonra otelin teknik müdürüne, sonra da güvenlik müdürüne haber verdi. ‘’burdan bir yere ayrılmayın ve havuzu kullanmak isteyen olursa engel olun’’ dedi ve gitti. yine fevziyle baş başa kaldık. ikimiz de birbirimizi umursamayan ses tonlarıyla kıvrak zeka ürünü olmayan kötü şakalar içeren bir sohbete koyulduk.
+ olum şimdi bu münch’ün oğlu gelse dese ki ben havuza giricem... yemin ediyorum engel olmam, bırakırım kendi bokunda yüzsün puşt herif. başımıza açtığı işe bak.
dedi fevzi. stajın bitmesine 15 gün kalmıştı. o dakikaya kadar fevzi’nin üzerinde plan yaptığı en önemli konu havanın bozuk olduğu günlerde tuvalet temizliğine verilmeyecek şekilde bu 15 günü tamamlamaktı. soğuk şakaların olduğu diyalog esnasında bir ara fevzi havuza düşen büyük cisimleri almak için kullandığımız uzun saplı fileyle partikülleri süzdürmek suretiyle temizleme fikrini dahi ortaya attı. ‘’akvaryum mu temizliyorsun fevzi, saçmalama’’ dedim şaka yapmaya çalıştığını bilerek ve şaka yapmaya çalıştığını bildiğimi belli etmeye çalışarak. 20 dakika sonra cellat osman, ben, fevzi ve 3 departman müdürü çocuk havuzunun başında büyük bir akvaryuma bakar gibi bok partiküllerini izlemeye başladık. oğlanın annesi çocuğa domatesli bir şeyler yedirmişti zira yakından bakıldığında suyun üzerine çıkan domates çekirdeklerini görebiliyorduk. 17 yaşımdaydım, arkadaşlarım o lüks otelin havuzunda güneşlenerek staj yaptığımı düşünüyordu, berna ile henüz hiç konuşamamıştım, bir süre gülümseyerek tuvalet temizledikten sonra ünlülerin rafine dert ve zevklerden oluşan hayatlarına kıyısından dahil olacağım havuzda havlu dağıtmıştım ve şimdi de markus münch’ün oğlunun bokundaki domates çekirdeklerini yanımda kör talihim fevzi, 3 departman müdürü ve bir de cellat osman’la izlemeye koyulmuştum. hülasa o gün çocuk havuzu komple kapatıldı. devir daim pompası kesilip havuz suyunun boşaltılması sağlandı. cellat osman benim ve fevzi’nin çok iyi tahmin edeceği üzere ‘’bugün bu iş sonlanmadan paydos yok’’ diye ültimatomu hemen araya sıkıştırdı. suyun komple boşalması zaman aldı tabii. aynı havuz problemlerindeki gibi. su boşaldıktan sonra cellat osman’ın getirdiği özel kimyasallarla, fevzi’nin sürekli şakasını yaptığı letoon on, çok çok iyi ayakkabıları ve çorapları çıkartıp çocuk havuzunun içine girip gerekli dezenfeksiyon işlemlerini yapmaya başladık. bir anda otelin havuzu gören tüm odalarından bizi izliyorlarmış gibi hissettim kendimi. o yaz sıraselviler’deki masaj salonu hadisesinin dışında, hayatın şirazesinden çıkmasıyla ilgili yapılan tüm planlar gerçekliğe kavuşamadan geçerliliğini yitirdi. nedenini sonradan ne fevzi’nin ne de benim tam yorumlayamadığımız şekilde 1 eylül 1999 tarihinde markus münch’ün oğlunun çocuk havuzuna sıçması çok özel olayların yaşanmadığı ama yolunda gitmeyen her hangi bir şeyin de olmadığı 1999 yaz stajını bir anda bom bok hale getirdi. fevzi’de konuyu doğru yönetememiş olmanın mahcubiyeti vardı ancak bunu paylaşmıyordu. ben kurduğum sıradışı şeyler yaşama hayalleriyle gerçekleşen sıradışı mevzuu arasındaki farka inanamıyor bunun üzüntüsü ve öfkesiyle içi içimi yiyordum.

o gün havuzu eski haline getirene kadar çalıştık. akşam yemeğini de normalde sabah vardiyasında çalışanların yemesi yasak olduğu halde otelde yedik. fevzi adeta bugün yaşananların acısını çıkartmak istercesine çok yemek yedi. üzerine de yine 10 adet muzu çarli gibi yuttu. neden bilmiyorum markus münch’ün havuza sıçan oğlunun bokunu temizlediğimiz günden sonra kalan 15 günde hiç bir şey eskisi gibi olmadı. berna dahi çekiciliğini bir miktar yitirdi. sıraselviler’deki masaj salonu unutuldu. fevzi diğer bölümlerden sohbet halinde olduğu abilerden uzaklaşmaya başladı. kahvaltı servisinde çalışan başka lisenin stajyeri olan kızla mola saatini denk getirmek için plan yapmaktan vazgeçti. istabul’a sonbahar geliyordu. havuz yine teoman şarkısı mırıldandır bir görüntüye büründü. sonraki günlerde yağmurlu bir çok gün olmasına rağmen cellat osman bizi tuvalet temizliğinde kullanmak için musallat olmadı. markus münch’ün oğlunun havuza sıçması yeni bir dönemin başlangıcı oldu adeta. demir kırat belgeseli sunan mehmet ali birand için yeni hikaye fırsatı doğmuş gibi bir atmosfer oluştu. staj bitti.
15 günlük bir tatilin ardından okula döndüğümüz ilk gün fevzi’yi basketbol sahasının kenarında birikmiş bize yakın adamlara sıraselviler’deki masaj salonunu anlatırken buldum. beni görünce ‘’hehh geldi benim ortak’’ diye gevrek gevrek gülerek ‘’anlatsana olum sen de’’ diye beniz zorlamaya başladı. ben ise markus münch’ün oğlunun havuza sıçışından bahsetmek istiyordum ancak fevzi’nin bu konunun gündeme gelmesini istemediğini anladım ve çok üstelemeden vazgeçtim. günün son iki dersi mesleki eğitim derslerinden biriydi. sürekli tuvalette sigara içen öğrencilere operasyon yaptığı için lakabı narkotik olan celal hoca sınıfa girdi. ‘’anlatın bakalım, nasıl geçti stajlar’’ dedi. elimizde anlatabileceğimiz, belki de anlatmak istediğimiz ama asla anlatamayacağımız birer hiakye vardı. fevzi sıraselviler’deki masaj salonunu anlatmak istiyordu ancak narkotik celal’in dersinden bunu yapması imkansızdı. ben markus münch’ün oğlunun çocuk havuzuna sıçış hikayesini anlatmak istiyordum ancak hem fevzi buna direnç gösteriyor diye hem de aynı travma ile tekrardan yüzleşmekten korktuğum için bundan imtina ediyordum. aynı anda hikayeyi haykırma iç güdüme de engel olamıyordum. bir kaç sulu tipleme gevşek staj anılarını anlattıktan sonra söz alıp ayağa kalktım ve fevzi’ye son bir defa daha bakıp ‘’hocam biz fevzi ile aynı otelde staj yaptık, çok dolu ve öğretici bir 6 ay geçirdik. ancak spekteküler bir anımız yok’’ deyip oturdum. oturduktan sonra fevzi’ye mırıldanarak ‘’oğlum ben münch’ün çocuk havuzuna sıçan oğlunun hikayesini yazarım sen de sıraselviler’deki masaj salonunun hikayesini yazacaksın’’ dedim. gülüştük.
üzerinden 20 sene geçtikten sonra fevzi'nin kaleminin kağıtta bıraktığı sessizliklerini duyarak bu anıyı paylaşıyorum. belki de fevzi başka bir dünyada masaj salonunun hikayesini anlatıyordur, belki de yazıyordur.

devamını okuyayım »