leyleginomru

  • 307
  • 7
  • 3
  • 1
  • bugün

geçmişten kurtulma yolları

apartman yöneticisi beni arayıp "senin güneş enerjisi su kaçırıyor bir bak istersen" dediğinde, ne bilecektim başıma böyle bir olay geleceğini, hayatımın, kaderimin tamamen değişeceğini...

bindim asansöre ve çıktım 13. katın damına. güneş enerjisini kontrol ederken baktım ortalıkta tavşanlar geziniyordu. anlaşılan birileri tavşan besliyordu damda. sonra, içlerinden tüyleri parıl parıl parlayan, bembeyaz ve tombul olan tavşanı seyre daldım. o da, kendisini seyrettiğimin farkındaymış gibi zıplaya zıplaya asansör odasının arkasına doğru gitti. sanki, bana gizli bir sırrı gösterecekmiş gibi süzülerek önümden geçmesi, onu takip etmem için karşı konulamaz gizli bir davet gibiydi. aklıma alice'i harikalar diyarına, neo'yu trinity'e götüren white rabbit geldi. böyle olaylar masallarda ve filmlerde yaşanıyor olsa da, bir "acaba" merakıyla takip etmeye başladım beyaz tavşanı. tam asansör odasının arkasına geçtiğimde baktım ki, beyaz tavşan apartman duvarının üzerine çıkmış ve 13. kattan aşağıya düşmek üzere. telaşlandım ama tavşanı ürkütmemek için yavaş adımlarla yaklaşıp bel yüksekliğinde olan ince duvarın üzerinden onu almak istedim. tam yaklaşmışken, ayağım yerden geçen bir su borusuna takıldı ve saliseler içinde tavşan dama doğru atladı, ben onu kurtarmak isteyen bahtsız şapşal ise büyük bir panik ve korkuyla 13. kattan aşağıya doğru uçuşa geçtim...

13. kattan aşağıya sırt üstü düşüyordum ve küçük kulaklarımın düşüş hızımdan dolayı acıyla kepçeleştiğini hissedebiliyordum. o an gözlerim gökyüzündeki beyaz bir bulut kümesini acımasızca beyaz tavşana benzetti de, az sonra saatte 200 km hızla yere çakılacak olmanın, kaburgamın etlerimden ayrılacağının, kafatasımın rampada kamyon kasasından düşen karpuz gibi parçalanıp asfalta yapışacağının bilinciyle tavşana, alice'e, neo'ya, kırmızı hapa lanet ediyordum...
büyük bir şiddetle sırtımın yerle bütünleşek olması, safiyane bir refleksle vücudumu iyice kasmama, budala bedenimi bu düşüşe hazırlamaya yönelttiği için beni, artık uzayan bu düşüşe ve kasılmaya fazla dayanamayıp iyice yorularak bilincimi kaybetmiş, tam yere çarpacağım sıra kendimden geçmişim...

uykudan uyanır gibi uyanıp yavaş yavaş ayıldığımda, bir cami avlusunun ortasında, bir musalla taşının üzerinde sırt üstü yatıyor olarak buldum kendimi. kederle, bir beyaz tavşanı takip edip13. kattan aşağıya düştüğümü hatırladım ve aklıma ölmüş olduğum, cenaze namazımın kılınması için naaşımın musalla taşına yatırıldığı düşüncesi geldi hemen. bu durum çok hüzünlendirdi de beni, ilk defa saklayıp silmeye gerek duymadığım acılı göz yaşlarım yanağımdan ılık ılık süzülüp ağzıma kadar aktı. ama ellerimle vücudumu yokladım, dokunabiliyordum, kıprayabiliyordum. gündüz vakti olmasına rağmen cami avlusunda allahın bir kulu yoktu. yavaşça doğruldum, musalla taşından aşağıya indim ve caminin dışarıya açılan kapısına doğru yürümeye başladım. başıma gelenlerden sonra bunları yapabilmek inanılmazdı.

camiden dışarıya çıktığımda, hayretler eşliğinde etrafıma bakınmaya başladım. burası, hiçbir yüksek yapının bulunmadığı, çevresinde tamamen eski evlerin olduğu, dar sokaklarından köylü giyimli ve başları takkeli insanların geçtiği bir eski zaman yeriydi. tek tük geçenlerin konuşmalarına biraz kulak keslidim de, çok azı bizim kullandığımız kelimelerle aynıydı. biraz sonra bu lisanın osmanlıca olduğunu farkettim. vakti zamanında şeyh galip'in "hüsn-ü aşk" ve nâbi'nin "hayriyye" kitaplarını elimde sözlükle orijinal dillerinden çevire çevire okudugum için, osmanlıca'ya bir hayli vakıf olmuştum. bu sebeple konuşulanları az çok anlayabiliyordum. caminin kapısındaki yazıya baktım, arapça harflerle yazılıydı. arapça bilmiyordum ama hicri yılı miladi yıla çevirmesini biliyordum. kapıda yazan hicri 958 yılı, miladi olarak1551 yılına tekâbül ediyordu. ön tarafından gözüken boğaz şeklindeki su haliç, uzak yamaçtaki yükseltinin de galata kulesi olduğuna bakılırsa, bu cami meşhur süleymaniye camii'ydi. cami duvarlarının yeni olması da, içinde bulunduğum zamanın padişah 2. selim dönemi olduğuna işaret ediyordu. zaten az evvel yokuşu tırmanarak çıkan iki köylü giyimli adam kendi aralarında konuşmuyor muydu, gevherhan sultan'ın piyale paşa'yla olan düğününde padişahımız içkiyi çok kaçırmış, diye. gevherhan sultan 2. selim'in, yani nam-ı diğer sarı veya sarhoş selim'in kızı olduğuna göre...

cami avlusundan dışarıya attım kendimi. derhal sultan 2. selim ile görüşme, ona 2020 yılından geldiğimi heyecanla anlatma, belki olur ya onu iyice etkileyip kankası olma, üsküdar ve kadıköy'ü seyrederek sarayın en iyi şaraplarından bir-iki kadeh tokuşturup keyif yapma hayaliyle, topkapı sarayı'na doğru hızlı adımlarla yola çıktım. yapısal olarak günümüzden çok farklı olsa da, coğrafi olarak aynı tarihi yarımada'ydı sonuçta. ve buraları 2020 haliyle az çok biliyordum.

süleymaniye'den çıktım ve 2020 kalabalığına oranla oldukça sakin ve dar olan sokaklardan yarı koşar yarı postacı adımlarıyla hiç soluklanmadan tavuk pazarı'nın oradan çemberlitaş'a kadar vardım. yanından geçtiğim kişiler kafalarını çevirip ardımdan merakla bakıyorlar, giyimimden olsa gerek, ağızlarının içinden ya akılsız meczup diyorlardı bana ya da pis frenk keferesi. iç sesimle "he he meczup, sizden 450 yıl ilerdeyim lan ben!" derken, feodal alışkanlığım "büyüklerine saygı duy, sende 450 sene yaşlı onlar" diye teskin ediyordu beni.

tavuk pazarı'ndan hızla divan yolu'na, oradan yerebatan'a, oradan da topkapı sarayı'na vardım. sarayın kapısına yaklaştığımda, iki yeniçeri yolumu çevirdi. kolumdan sıkıca kavradılar, nereye gittiğimi sordular. canım yandığı için acıyla "ben bu devrin adamı değilim abi, başka zaman diliminden geliyorum ben!" dedim. "nerenin adamısın bre zındık! maytap mı geçiyorsun sen bizimle?" diye hiddetle sordu, daha iri ve korkutucu olanı. tüm kapıların ardına kadar açılacağına olan şımarıkça bir özgüvenle, "2020 yılından geliyorum, padişahla görüşmek istiyorum" dedim. önce bana uzun uzun baktılar, sonra birbirlerine dönüp dakikalarca kahkahalar attılar. o sıra saraydan heybetli bir atın üzerinde kapkara ve iri kıyım birisi çıkıyordu. iyice yaklaşınca, yeniçerilere "arnavut doğan, kırımlı şahin! neden gülersiniz bre gafiller? kimdir bu garip giyimli zındık?" diye sordu. "sultanımızla görüşmek ister bu meczup" dedi irice ve korkutucu olanı. gülmemek için kendini zor tutan öteki de, ağzını eğerek müstehzi ifadeyle "gelecekten geliyormuş paşamız" diye devam etti. atından inip beni karşısına alan bu ürkütücü kara adam "hadi şimdi geldiğin yere defol git" deyip çenemin üzerinden yüzüme doğru öyle bir tokat attı ki, bir an feleğim şaştı. kendi eksenim etrafında topaç gibi bir tur dönüp yere kapaklandım da, osmanlı tokadı nedir, nasıl yenir, tadı nasıldır oracıkta anlayıverdim. ağzımın içi hemen kanlarla dolduğu için kaç dişimin döküldüğünü sayamadım. atına binip giderken yeniçerilere " tez defedin bu garabeti" dedi. yeniçerilerin kendi aralarında fısırdaşarak konuşmalarından anladım ki, sarayın en ünlü celladı kara ali'ymiş bu ucube. savaş eşiğine gelinen safevi devleti lehine propaganda yaptığı isnadıyla, sivas valisi hızır paşa'ya banazlı haydar'ın (pir sultan abdal) ölüm fermanını götürüp idam edecekmiş...

böylece her padişahla görüşme talebimde birkaç dişimi dökerek, meczup, akılsız, zındık diye alay edilip kayyumlarca sırıklarla bir güzel dövülerek geri döndüm. artık beni alaya alıp eğlenen ahaliye bile gelecekten geldiğimi söyleyemez oldum. berbat günlerim, sersefil devam eden hayatım, benden haberdar olan sarayın müneccimbaşı ahmet efendi'nin huzuruna çıkarılmamla değişik bir boyut kazandı.
ahmet efendi, beyaz uzun elbisesi içinde öteki alemin hayaletleri gibi korkutucu bir görünüme sahipti. yumuşak hareketlerinin aksine bana sert bir ifadeyle "kimsin sen bakayım?" dediğinde, ilkin tereddüt ettim, sonra korkuyla son kez 2020 yılından geldiğimi söyledim. beni şöyle bir süzdü ve "o vakit bana gelecekten malumat ver. ver ki ben de bunu sultanımıza arz edeyim, o'nun indinde şanımı daha da âlâ edeyim," dedi. ne bilgisi verebilirdim ki, aklıma hiçbir şey gelmiyordu. biraz düşündüm ve tarihi sordum o'na. 14 cemaziyelevvel 979 dedi. hemen kafamda miladi takvime çevirdim, 4 ekim 1571. bu demektir ki, 3 gün sonra inebahtı deniz muharebesi olacaktı...
"muhterem müneccimbaşı ahmet efendi, haçlı donanması üç gün sonra inebahtı'da donanmamızı yakıp yıkacak, ağır bir mağlubiyet alacağız" dedim. o dönem tarihine ilgim vardı ve bu bilginin böylesi bir durumda işe yarayacağını hiç düşünemezdim. birbirine geçmiş sivri uçlu bıyıklarının ve kırçıl kaba sakallarının arasında neredeyse kaybolacak olan ince dudaklarını büzerek "emin misin?" diye sordu bana müneccimbaşı. bu kehanetim gerçekleşmezse, kellemin gövdemden ayrılacağını da gayet normalmiş gibi ekledi. tarihi hafızama güvenen ve kaybedecek bir şeyi olmayan ben "eminim efendim" dedim.

müneccimbaşı öğleden sonra çıkmış huzura ve benim söylediklerimi kendi kehanetiymiş gibi heyecanla anlatmış sultana. yüzünü dönmeden o'nu kulağının kenarıyla dinleyen sultan, ağır yenilgi lafını duyunca kendini kaybetmiş, babası süleyman'ın dirayetinden, annesi hürrem'in kifayetinden uzak bir hiddetle "daha yeni kıbrıs'ı alıp akdeniz'i başlarına yıkmadık mı, buna nasıl cüret edecekler bre gafil!" diyerek kükremiş ve eklemiş; "ahmet efendi, artık bedenin gibi aklında yaşlanıp bulanıklaşıyor, senin yerine başka birini tayin edeceğim bilmiş olasın! unutma, zindanlarda boş yer, kara ali'nin atının terekesinde boş alet çok!"
akşam eve girer girmez öfkeyle bana bakan ahmet efendi, olanları tükürükler saça saça anlattıktan sonra, sinirden titreye titreye "dua et söylediklerin çıksın, aksi halde karnın aşsız gövden başsız kalır!" diye hışımla tehdit etti beni.
sonraki iki gün ağzını bıçak açmadan, evin tahta tabanını her adımda sinir bozucu bir sesle gıcırdatarak bir o duvara bir bu duvara volta atıp durdu. sık sık kılmaya başladığı namazların sonunda, ellerini ve kafasını daha da yukarıya kaldırıp kendinden geçe geçe kehanetimin tutmasını, bencilce ve haince haçlılar tarafından devlet-i ali osmanlı donanmasının yakılıp yıkılmasını diledi.

sabaha kadar uyuyamayıp tavanı seyrettiği için uykusuzluktan sersemleşen müneccimbaşı ahmet efendi'yi, üçüncü gün öğleden sonra saraydan gelen ulağın telaşlı ince sesi irkilterek kendine getirdi. aceleyle kalktı, üç gündür üç işçiye hücre yaptırttığı evin denize bakan küçük odasına beni bağladı ve üzerimi kilitledi, heyecanla karışık derin bir korkuyla sarayın yolunu tuttu. gece yarısına kadar aç, susuz, hadi siz yabancı degilsiniz, ılık ılık altıma işeyerek bağlı bulunduğum odada müneccim deyyusunu bekledim. sonra sızmış kalmışım. ertesi gün kalktım ve bu ekşi kokulu oda da hâlâ gelmemiş olan müneccim bozuntusunu artık umutsuzlanarak beklemeye devam ettim; başka ne gelebilirdi ki elimden... aklıma hüzünle, padişahın onu hiddetlenerek idam ettirdiği, benim ise bu odada bir başıma ekşi çiş kokuları arasında öleceğim düşüncesi geldi de, gözlerimden iki damla yaş, çaresizce birbirine bakan bağlı yorgun ellerime dökülüverdi.

ayasofya camii'nden belli belirsiz duyulan akşam ezanı bitti, açlığın ve susuzluğun sanrısıyla kulağıma kapı çıtırdısı geldi. içeriye giren ahmet efendi'ydi ve ne halde olduğumu görmüyor, kehanetinin tuttuğunu, padişahın nedamet getirdiğini, kendisinin gönlünü aldığını, iki gündür yanından ayırmayıp ödüllendirdiğini, bundan sonra ikimizi çok güzel günlerin beklediğini sevinçle anlatıyordu. çok kötü durumdaydım ve baygınlık geçirmeden evvel o'na sadece "su" diyebildim...

kendime geldiğimde o'na bir daha bilgi vermeyeceğimi, beni zorladığında ise yanlış bilgiler vereceğimi, sultan'nın o'nu idam ettirmesini istediğimi, o'ndan ilk fırsatta kurtulacağımı ve o'ndan nefret ettiğimi söyledim. ilk başta tatlı dille ikna etmeye çalışsa da, kararlılığımdan ve gözlerimin nefretle ışıldamasından emin olunca, beni tekrar bağlayıp kilitledi, kumkapı sahilindeki evinin hücre haline getirdiği bu küçücük odaya hapsetti... kimse gelip gitmiyor ve ben kim bilir kaç gündür bu daracık odanın demir parmaklıklı küçük penceresinden marmara denizi'nin dalga seslerini dinleye dinleye yarı aç yarı susuz bekliyorum.

bu yazıyı, önceden yürütüp koynuma sakladığım müneccimbaşı'nın kağıt, kalem ve mürekkebiyle yazıyorum. ya şu önümde duran şerbet şişesine sıkıştırıp marmara'ya atacağım ya da pencereme yuva yapmış olan beyaz güvercinin ayağına bağlayıp salacağım. artık zamanda bir sapma mı olur, bir kırılma mı veya bir solucan deliğinden mi geçip 2020 yılına gider ve ekşi sözlük gibi her derde deva platformun uygun bir başlığında yayınlanır bilemiyorum. ben nasıl ki 1571 yılına geldiysem, mektup da 2020 yılına gidebilir diye umutlanmaktan başka hiçbir şey gelmiyor elimden. bu yazıyı okursanız, lütfen yardım edin bana. aranızda geçmişten kurtulmanın yolunu bulanınız varsa kurtarsın beni bu ölümcül çağdan. ışınlanma veya zaman makinesi bulunduysa onunla, yoksa tayy-ı mekan, bast-ı zaman konusunu iyice araştırıp bir yolunu bulun lütfen. cesedim bu daracık odada, 450 yıl geçmişte kokup çürümesin. yardım edin bana, çekip kurtarın beni!

devamını okuyayım »