loveactually relax

  • anadolu çocuğu (346)
  • 743
  • 0
  • 0
  • 0
  • 2 ay önce

the killing of a sacred deer

kehanetler mitolojinin olmazsa olmazlarıdır. çağlar boyunca "ağızdan kulağa" aktarılan hikayeler, teması içerisinde gizlenen yoğun bulmacalardır. belki de bu gizemli çekicilik sayesinde mitler, daha etkin bir şekilde asırlar boyunca varlığını sürdürürler. kehanet ise, bu hikayelerin hayatta kalma yani hatırlanma savaşında başvurdukları bir silah gibidir.

kehanet, özünde insanlığın geleceği için bir tahmin, hatta bir uyarı niteliğindedir. "insanlık böyle devam ederse başına bu felaketlerin gelmesi olasıdır, ayağımızı denk almamız, kendimizi toparlamamız lazım" demenin üstü kapalı halidir. neden üstü kapalıdır peki, neden açık açık konuşmaz? bu, dediğimiz gibi hikayenin etkileyiciliği artırmak veya bazı sözlerin kendi çağında söylenilmeye hazır olmaması ile alakalı olabilir. şu anda anlaşılamayacağın için, yıllar hatta asırlar sonrasına seslenmeye çalışmak.

oedipus miti mesela. erich fromm buradaki kehaneti şöyle yorumlar: babayı öldürüp anneyle birlikte olma yazgısı, insanlığın içinde bulunduğu ataerkil yapıyı yok ederek, anaerkil yapının daha insancıl değerleriyle yeni bir yaşam sistemi oluşturması gerektiğine dair antik bir uyarıdır. bu uyarı, ataerkil yapının içerisinde etkileyiciliğini hiçbir zaman kaybetmeyecek olan bir kehanetin içine gizlenmiştir. böylece hikaye varlığını sürdürür. ayrıntılı bilgi için

kehanetin bu hikayelerde ne anlam ifade ettiğine değindikten sonra filmin ismindeki kutsal geyikle ilgili miti, martin eden'in de baş ucu kılavuzu olan thomas bulfinch'e başvururak buraya aktaralım:
(klasik yunan ve roma mitolojisi isimli kitaptan)

iki yıl süren hazırlıklardan sonra grek donanması ve ordusu boeotia'daki aulis limanı'nda toplandı. agamemnon burada avlanırken diana(artemis) için kutsal sayılan bir geyiği öldürünce tanrıça buna karşılık ordusuna salgın hastalık vermiş, havayı rüzgarsız kılarak gemilerin limandan ayrılmasını engellemişti. bunun üzerine kahin kalkhas bakire tanrıçanın gazabının ancak sunağında bir bakire kurban edilmesiyle yatışabileceğini, kabahati işleyenin kızı dışında bir kurbanın kabul edilemeyeceğini ilan etti. agamemnon gönülsüz de olsa razı oldu ve bakire iphigeneia, akhilleus ile evleneceği vaadiyle gönderildi. kız tam kurban edileceği sırada, tanrıça merhamet edip onu sunaktan aldı ve yerine dişi bir geyik bıraktı. iphigeneia bir bulutun içinde tauris'e götürüldü ve orada diana onu tapınağına rahibe yaptı.

******

şimdi diana bilindiği gibi bakiredir ve av tanrıçasıdır. en önemli kutsalı bekaretidir. bekaretine dokunan veya dokunmaya çalışan bir erkeğin vay haline. kendisini yanlışlıkla çıplak görenlerin başına neler gelmez? bu hikayede de diana'nın yine başka bir kutsalına, geyiğine dokunan bir erkek vardır ve diana intikam olarak kralın bakire kızını ister.

bu kehanetin insanoğlunun geleceğine dair öngörüsü şöyle bir şey olabilir mi? kadının kutsalına saygı göstermeyen erkeklerin hüküm sürdüğü zamanlar gelecek ve kadınlar bu erkeklerden intikamını bir şekilde alacak. bu yorum, fromm bakış açısıyla bakarsak, ataerkil zihniyetin geleceği hakkında bir uyarı olarak değerlendirilebilir. zira diana'nın da dahil olduğu 12 tanrılar grubu, aslında jüpiter'in baba rolünü üstlendiği, ciddi bir patriarkal yapıya sahip tanrı ailesinden başka bir şey değildir. diana'nın bu noktada diğer tanrıçalardan farkı, erkeğe bağlı olmayı reddeden, bağımsızlığına düşkün felsefesinde gizlidir.

gelelim filmdeki kehanete ve bunun neyin uyarısı olduğunu düşünmeye. bir kere bu film her şeyden önce modern dünya, modern toplum eleştirisidir. şahsen filmi öncelikli olarak bu açıdan okuma taraftarıyım. hatta tek cümle ile filmin derdini anlatmak gerekirse şunu diyebilirdim: modern dünyada ciddi bir yanılsama şeklinde insanlara empoze edilen ideal aile konseptinin özünde içerdiği gerçek mutsuzluğun ortaya serilmesi, bu idealin parçalanma sürecinin gösterilmesi.

şimdi karşımızda modern dünyada kurulabilecek en ideal yapıdaki ailelerden birisi var. bir cerrah, amerika'nın en çok kazanan ve aynı zamanda saygıdeğer mesleklerinden birisi. evler, yazlıklar, arabalar, bütün bu maddi imkanlar; iki çocuk, birisi erkek birisi kız; kendisi de yine bir doktor olan güzel bir eş fakat mesleki konumu kocasının gerisinde. bu, steven'ın ideal ailesi, diğerlerinin değil. onun dünyası ve hikayesi. steven'in karısı anna'ya kızarak, kendisini aslında nerede gördüğünü ifşa ettiği sahneyi hatırlayalım. "göz ile ilgili bir rahatsızlık olsa sana başvururdum, ama bu durumda senin görüşün sikimde değil." dediği sahneden bahsediyoruz. steven'in bu konumu, ailede rollerin ataerkil sistemin dinamiklerine uygun bir şekilde dağıldığını gösteriyor.

peki bu idealize edilmiş aile'nin düşmanı, belalısı kim? banliyolardan, varoşlardan gelme delikanlı martin. intikam isteyen bu sefer diana değil, martin. neden? çünkü martin'in kutsalına dokunulmuş. ailesine, en büyük kutsalı babasına. burada baba figürünün kullanılması hikayeyi hem çok katmanlı yapıyor, hem de psikanalize kapıları açıyor.

lakin bence burada doktorun, yani üst sınıfın, alt tabakanın hayatına yaptığı dokunuş daha önemli. adeta şımarık bir doktorun, alkollü bir şekilde ameliyata girerek (kendisi için o esnada pek önemi olmayan bir olay ameliyat, sonuçta mesleği fakat karşı taraf için hayati derecede önemli bir mevzu) masasında yatan hastasına gereken saygıyı göstermeden onun ölümüne yol açması ve üzerine ceza dahi almaması. bu aslında üst sınıf bireylerinin hayatındaki önemsiz detayların, alt sınıflardaki insanlar için ölümcül sonuçlara yol açmasıyla alakalı. ve işin tuhafı bu kaymak tabaka, yol açtıklarının farkında bile olamıyor. bu durumun avam üzerinde yarattığı aşağılanma ve yok sayılma psikolojisinden bahsediyoruz.

işte bu yapılanmanın içinde bir alt sınıf temsilcisi olarak martin intikam istiyor. "eğer benim babam senin yüzünden öldüyse, sen de kutsalını bana vereceksin, yoksa sonuç daha kötü olur." bu bir nevi alt sınıfın üst sınıfa olan öfkesinin, elbet bir yerde patlayacağı ile ilgili bir kehanet. şimdilik erteleniyor, çünkü burjuva zaten kendi mutsuz, cansız ve robotik hayatında "ölü" gibi. tatminsizlik ve mutsuzluk onların şu anki cezası.

mitolojik ve sinematik iki hikayeyi karşılaştırırsak kutsalına dokunulan tanrıça diana'dan, alt sınıf temsilcisi martin'e dönüşüyor. kutsal olan kavram ise alt sınıfın elinde kalan son şey: hayat. diana, intikamını alabilmişti çünkü bir tanrıçaydı ve elinde güçleri vardı. martin de filmde intikamını yine bu şekilde, tanrısal güçler göstererek almakta. bence bu doğaüstü kısım, başka bir anlatının da sembolize edilmiş şekli. güçsüz insanlar için intikamın, sadece ilahi düzeyde gerçekleşebileceği ile ilgili. veyahut intikamın abartılmış imkansızlığının, bu tarz doğaüstü hikayelerle tatmine ulaştırılması ile alakalı bir gözlem.

şimdi baba-oğul arasındaki ilişkiye bakarsak, babaya mastürbasyon yaparak onun boşalmasını sağlamak, hem baba figürünün gücünü anlamak, hem de o gücü ele geçirmek (erkek olmak) anlamına geliyor. babanın bu esnada uyuyor oluşu (o sırada sarhoş olduğunu biliyoruz) steven'in cinsel hayatında büyük etki bırakmış: nekrofili. steven'ın karısını hareketsiz şekilde görüp mastürbasyon yapmayı sevdiğini biliyoruz. buna bir çeşit nekrofili diyebiliriz. küçüklüğünde yaşadığı travmanın bir etkisi. aynı zamanda steven'in dahil olduğu sınıfın, hayata ve hazlara karşı duruşunun geldiği noktanın metaforik bir gösterimi: duygusuz, hareketsiz, tatminsiz, ruhsuz, pasif, ölü.

ilginç bir şekilde steven'in kızı da martin karşısında aynen annesinin yaptığı gibi yatağa uzanıyor. bu noktada, ya yorgos lanthimos evreninde cinsel ilişkiler böyle yaşanıyor, ya da kız, anne ve babasını ilişki sırasında röntgenleyip, gördüklerini uyguluyor. muhtemelen de ikisi birlikte.

menstrüasyon döngüsüne yeni başlayan kızın bakire olduğunu biliyoruz. bu, orijinal mitte kurban edilen bakire kızı akıllara getiriyor. ama filmde kurban bakire kızımız değil de oğlan oluyor. biraz da şansla tabii (murphy kanunları). artık bekaretin kutsallıktan çıktığı kültürde, bu kriter kızın kurban edilmesi için yeterli bir sebep sağlayamıyor.

oğlan ise babaya ufak çapta isyan hareketleri gösterse de aralarında ciddi bir baba-oğul çelişkisi var diyemeyiz. oğlan, kıla kafayı takmış durumda. çünkü kıl erkekliğin göstergelerindendir. babanın suratının kıllı olması, oğlanın babasının kılları ile adeta övünmesi yine ataerkil sistemde baba ve erkek figürünün özelliklerine yönelik göndermeler olarak okunabilir.

çocukların ve annenin ölmemek için babaya yalakalık yapmaları günümüzün mükemmel bir özeti. kahkahalarla izledim. özellikle filmin en beğendiğim yeri olan steven'in çocukların öğretmenine gidip hangi çocuğunun daha iyi olduğunu öğrenmeye çalışması muazzam bir detay. yorgos'un neden önemli bir yönetmen sayılması gerektiğinin iki cümlelik özeti. görev dağılımları, çiçek sulama, köpek gezdirme, performans değerlendirmeleri. hepsi modern dünya yergileri.

aslında çiçek toprakla alakalı olduğu için bu görevi kızın yapması, köpeği ise oğlanın gezdirmesi daha mantıklı olurdu. ama modern dünyada klasik roller artık birbirine karışmış durumda. evi kadın geçindirip erkek işsiz bekleyebiliyor. cinsiyetler bile iki'den çok'a çıkmış durumda. bekaret kadın için kutsalın, erkek için aşağılanmanın sembolü iken tam tersi duruma dönmüş. yani ataerkil sistemin temellerine davranışlar, modern dünyada yavaş yavaş ortaya çıkarak sistemdeki "bazı" çatlakları açığa çıkarmış oluyor.

ve bir de şu arabadaki mastürbasyon sahnesi. cerrah ve anestezici ilişkisi . yine profesyonel bir ilişki, suçu birbirine atma üzerine kurulu. biri "anestezicinin bu işlerde suçu olmaz" derken, diğeri "suçlu varsa cerrah olamaz" diyor. buram buram samimiyetsizlik kokan hareketler. barbekü partilerinde misafire gizli handjob teklifleri. filmdeki cinsel ilişkilerin hepsi fetişler üzerine kurulu. normal kabul ettiğimiz klasik bir cinsel birleşim göremiyoruz.

melancholia'daki gibi bilim-inanç kapışması da yer yer kendini hissettiriyor. funny games'deki gibi ailenin konforunun dışarıdan gelen bir zorlamayla bozulması da var. tabii funny games'de ailenin bunu hak ettiğine dair hiçbir ipucu gösterilmezken burada steven'in cezasını çekmesi gereken, işlediği bir suç var.

son olarak tennyson'un, dream of fair woman isimli şiirinde iphigenia'nın ağzından kurban etme anındaki duygularına bakalım:

umudumu kesmiştim o kederli yerde,
ıstırap ve korku ile dolmuştu ruhum,
elini yüzüme götürmüştü babam;
bense körleştim gözyaşlarımdan.

yine de uğraştım konuşmaya, boğulurken hıçkırıklara,
bir rüyada gibi tıpkı. belli belirsiz görüyordum
gaddar, kara sakallı kralları, kurt gibiydi gözleri
ölmemi bekliyorlardı.

(steven'in kızını yemek yemesi için zorladığı sahneyi hatırlayalım ve oğlunun gözlerinin kanadığı anları. babanın, aslında çocuklarının ölmesini istemesi, bunun için de son ana kadar harekete geçmemesi)

uzun direkler suda yüzer gibi titriyorlardı,
tapınaklar ve insanlar ve kıyılar;
biri geçirdi nazik boğazıma keskin bir bıçak,
yavaşça... ve sonrası hiçlik.

(bob'un ölümü ve martin'in kutsal geyiğinin intikamını alması)

devamını okuyayım »