luke moonwalker

  • 73
  • 0
  • 0
  • 0
  • 2 ay önce

bir serencam-ı harp

şimdiye kadar nasıl filmi çekilmemiş dediğim türk tarihinin belki de en manyak kaçış ve hayatta kalma hikayelerinden birisi. ihsan latif paşa'nın sibiryadaki esaretten kaçıp 22.000 kilometre katederek istanbula dönüşünün hikayesinin anlatıldığı kitap cumhuriyeti kuran neslin nasıl gözüpek, eğitimli ve idealist insanlardan oluştuğuna dair son derece çarpıcı ipuçları verir.

kitabın önsözünde yer aldığı üzere, ihsan latif paşa'nın ilerlemiş yaşına rağmen bu zorlu yolculuğu ve kaçışı başarabilmesindeki en büyük etken harbiyede aldığı sıkı eğitim ve buna bağlı olarak çok iyi bildiği 5 yabancı dil olarak gösterilir. kendisi çinde iranlı tüccar numarası yapabilecek kadar farsça, bir türkü dahi fransız olduğuna inandıracak kadar fransızca, rus askerlerinin dostluğunu kazanıp kaçışına zemin oluşturabilecek kadar da rusça bilmektedir.

kitabı okurken 1915 yılında neredeyse dünyayı baştan sona gezen ve bir osmanlı paşa'sının gözünden japonya'nın gelişmişliği karşısında duyulan hayranlığı, yavaş yavaş palazlanmakta olan ve avrupa'ya karşı üstünlük kurmaya başlayan amerika'ya dair ipuçlarını, dünya fuarındaki türk pavyonunda yer alan mangal takımlarını(bkz: seri közle kardeşim) falan görüp hayret etmek çok mümkün. hele ki türk pavyonunu paşaya gezdiren kardaşyan efendi adlı avukat bugünkü kardashian ailesinin atası mı ben en çok buna takıldım. dünyanın neresine gidersen git bir türk karşına çıkar sözüne istinaden paşa'nın çin'in alakasız bir şehrinde karşısına çıkan türk fırıncılarıyla sohbeti karşısında duygulanışı da inanılmazdır. hele ki artan tehlikeler karşısında onları terk etmek zorunda kalan yaşlı tatar rehberin vicdanına yenilerek onların peşinden gitmesi ve bir tehlike anında ortaya çıkarak paşa ve diğer türk subayını kurtarması hollywood senaryolarına taş çıkarır.

görevinin başına dönebilmek için geceleri sibiryadaki tatar mezarlarında uyuyan, çindeki camilerin evsizler kısmında kalan, peşinde ingiliz casuslarıyla tokyoyu falan gezen bu idealist adamın hikayesi bence meb'in okunması faydalı-zorunlu kitaplar listesinde kesinlikle yer almalı.

--- spoiler ---

ihsan latif paşa sarıkamış'taki bozgunun ardından 300 askeriyle birlikte ruslara teslim olmak zorunda kalır. subaylarıyla birlikte askerlerinden ayrılarak sibiryaya sürülür. burada kendisine yapılan yakışıksız muameleler ve subaylık gururundan ötürü esirliğe tahammül edemeyerek kaçma planları tasarlamaya başlar. ancak dünyanın bir ucunda sibirya gibi bir coğrafyada da bunu nasıl yapacağı meçhuldür.

paşa, esir bulunduğu şehirdeki tatarlarla iletişime geçerek kendine tahsis edilen kılavuz ve yanındaki bir başka türk subayıyla birlikte bir gece rus esaretinden kaçmaya muvaffak olur. bundan sonra çine ulaşmak adına 100 km boyunca yürüyecek, geceleri şehirlerdeki müslüman tatar mezarlıklarında yatacak, çeşitli göçebe kavimlerin tacizlerine uğrayacak bir keresinde rus askerlerince yakalanacak ve tekrardan kaçmayı başararak çin sınırına ulaşır.

çin boyunca gittiği şehirlerdeki camilerin evsizler kısmında kalarak seyahatine devam eder. dünyanın neresine gidersen git bir türk bulursun sözüne istinaden gittiği alakasız bir şehirde fırıncılık yapan bir kaç türkle tanışarak onlara hikayesini anlatır. adamlarda cephelerindeki tüm parayı paşa'ya verirler ve şangaya gidebilmesi için ona yardımcı olurlar. bir şekilde pekine ulaşmayı başarır ve buradaki alman konsolosuyla görüşme imkanı bulur. alman konsolos paşa'nın hikayesi karşısında duygulanır ve azmine hayran kalarak çok yüklü bir miktarda bir para ve sahte pasaport vererek paşayı şangaya ulaştırır.

buradan japonyaya giden ve 1915-16'ların japonyasını görme ve inceleme imkanı bulan ihsan latif paşa modernleşme hamleleri yapan bir ülkenin subayı olarak yaptığı incelemelerde japonyaya hayran kalır. japonyayı asyanın almanyası olarak nitelendirir. bugün dahi pek çok türk'ün batı ülkelerine gittiğinde yaşadığı yeis ve öykünmenin bir benzerini 1915 yılında bir osmanlı paşasının yaşaması da son derece ilginçtir. ihsan latif paşa da osmanlı'nın da bir gün japonyanın yaşadığı gelişmişlik seviyesine ulaşmasını temenni ederek seyahatine peşindeki ingiliz casuslarıyla devam eder.

japonyanın ardından hawai üzerinden san francisco'ya ulaşır. ulaştığı gibi de amerikan gazetelerinde bir türk paşasının sibiryadan kaçıp amerikaya geldiği haberini okur(oha). bu sırada 1915 yılında san francisco'da gerçekleşen dünya fuarında türk pavyonunu gezme imkanı bulur. türk pavyonunun fahri başkanlığını yapan kardaşyan efendi adında bir avukatla (kim kardashian'ın dedesi mi diye düşündürtmedi değil) türk pavyonunu gezme imkanı bulur. fuarda, ülkelerin kendilerini en iyi temsil edeceğini düşündüğü ürünler ve gelişmişlik seviyelerini gösteren mimarı yapıların maketlerini sergilenir. türk pavyonunda da sultanahmet camii maketi, çeşitli şark halıları ve mangal takımlarısergilenmektedir (bkz: swf)

peşindeki casuslardan kaçarak new york'a ulaşır. isveç-danimarka-almanya-bulgaristan rotası üzerinden türkiye'ye gelmeyi düşünse de sonunda yunanistan üzerinden istanbula ulaşmanın en sağlıklısı olduğunu düşünür.okuyucunun nefesini tuttuğu cebelitarık boğazındaki ingiliz aramasını da atlatarak atina'nın pire limanı'na ulaşır. katettiği onca yolun atlattığı pek çok tehlikenin ardından tam türkiye'ye ulaşmaya bir kaç yüz kilometre kala yunan polisleri tarafından yakalanır. ancak artık nasıl bir şansa sahipse okuyucunun bir yirminci kere daha oha diyeceği şekide götürüldüğü jandarma komutanlığının kumandanının zamanında atinada tanıştığı bir subay olması müessibiyle ona hikayesini anlatarak serbet kalmayı başarır. sonunda istanbula ulaşır görevimin tekrardan görevimin başındayım der ve olaylar bu yolculuğa yakışmayacak bir biçimde gelişir...

--- spoiler ---

devamını okuyayım »