mies

  • azimli
  • gençlerin sevgilisi (804)
  • 2085
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen ay

eve dönmek

"yarın gitsen olmaz mı?" diye sordu 6 senedir çıktığım cilveli güzel kız, "olur, giderim" dedim. benden ne istediyse yapmış, her kaprisini çekmiştim de nadiren surat asmıştım. bilet almaya giderken sormuştu bu soruyu, günlerden dündü. yazıhane yerine birahaneye gidip son içkilerimizi içmiştik gözlerimizin içine baka baka. gitmemi istemiyordu, gideceğime de hiç inanmadığı için son ana kadar umursamaz davranmıştı. laflarla peynir gemisi yürüttüğümü sandığından, kendi hayatını yaşamaya devam etmiş ve beni ikinci plana atmıştı. onunla olmak için verdiğim mücadeleyi görmezden gelmiş, ilgilenmediğim zaman sevgisizlik krizlerine girmişti. sevgisizliğimden değil güçsüzlüğümdendi, bazen öyle zamanlar olmuştu ki ofisten kalkıp da evime gitmeye mecalim olmamıştı.

dün, son gecemizi geçirdik birlikte. nefesimiz bira kokuyordu, son kez sarıldık. son kez öpüştük, geri döneceğimi söylerken bile gideceğime inanmıyordu. bana hiç mi inanmamıştı acaba, psikolojik yardım almamı mı tavsiye edecekti herkes gibi?

bugün yine el ele yürüdük barbaros bulvarı'ndan aşağı, bilet almaya kararlıydım. yazıhaneye girerken kolumdan çekip "yarın gitsen olmaz mı?" diye sordu, bu sefer olmayacaktı. yarın hiç gelmeyecekti ve sonsuza kadar bu şehirde, iki arada bir derede yaşamaya çalışacaktım. cumartesi çalıştıran ofisler bedenimi kiralayacaktı, hayatım elllerimin arasından kayıp gidecekti. öyle ki, geçtiğimiz senelerde ne yaptığımı hatırlamıyordum; kaçıncı ofisimdi bu? sadece barbaros bulvarı üzerinde bile 3 farklı ofiste tüketmiştim zamanımı. elimden tutup çekmeye çalışan kişi, 13 eylül 2003'te bir placebo konserinde çıkmaya başladığım nazlı hatun, dengesiz tanrıça istanbul'du. eskiden adı başkaymış da, mahkeme kararıyla değiştirmiş. kimleri perişan edip de evine yollamış, sokaklara düşürmüş de soğuktan dondurmuş. ağlamayana meme vermemiş, mücadele etmeyene kapıyı göstermiş.

otobüsteki son koltuğu alıp biletime imzamı attım. artık imza atmayacaktım, eve dönerken en az 10 yıl gençleşeceğimden reşit bile olmayacaktım. belki üniversiteye gidecek bir ergen gibi hayal kurar, küpe takacağımı falan düşünürdüm, gördüklerimin bir düş olduğunu bile iddia edebilirdim bir sabah uyandığımda. kalkıp deneme sınavı çözmeye başlar, hangi şehri yazmam gerektiğini bininci kere gözden geçirirdim.

toplamam gereken bavulların ortasında, bir şehrin son gününde, yazımı bitirebilecek kadar zamanım olmadığını fark edip kenara kaydettim.

4 gün sonrası...

bir zamanlar istanbul'da yaşadığıma dair tek kanıtım, eski ev sahibimin buruşuk suratını ve para mücadelesini gördüğüm kabuslarım kaldı. böyle bir karakteri kafamdan uyduracak kadar hastalıklı olamam, demek ki gerçekten karşılaşmışım. öyle ki, asalak emlakçısı ve kendisiyle sabaha kadar uğraşıp durdum ve artık unutmam gereken bir sürecin son demlerinde, siyah motosikletli babam, kara şövalye gibi geldi kurtardı.

henüz yapılmış bir devrimin ilk günlerindeyim, bir sürü şey kırık dökük olmasına rağmen tarifsiz bir mutluluk var içimde. görmek istemediğim insanlarla haftanın altı günü bir odacıkta kalma fikri her zaman tuhaf gelmişti de, uzaktan bakınca daha da anlaşılmaz geliyor. sahi neler yapmışım ben yıllarca, peki ya 3 metre ötesinde başka bir apartmanın cephesi var diye perdeleri çekemediğim karanlık zamanlar? son ödeme tarihleri? son yaşama tarihi diye üzerime rakam basacaklardı biraz daha kalsam.

yeniden geri dönmüş olmak ve çekirdek aileyi korumak güzel. dört çekirdekli son teknoloji bir aileyiz, sürekli sorun çıkartan harici bedhahlarımız yok. yaşıtlar; dünür, kaynana, kayınço, kızın annesi sorun çıkartıye, set takmak lazım, görücü gibi türlü saçmalıklarla uğraşırken (2 hafta sonra 10 yıllık sıra arkadaşımın düğününe gideceğim, o ayrı), ben babamla turkuaz soslu koylarda mağaraya kadar yüzme yarışı yapabiliyor olmamı kutluyorum. "istanbul nasıldı?" diye soranlara sadece "idare ederdi" diyorum, bilemedim ki istanbul nasıl? biraz kalabalık mıydı, yoksa ev mi çoktu? sokaklar mı dardı, evler mi karanlıktı? detaylar silikleşirken, elimde bilgisayarım "anneaa bu bilgisayarı nereye kurayım?" diye soruyorum. benden başka herkes mimar evde, sürekli yeni düzenlemelere gidiyorlar. yeni masa alma önerisine şiddetle karşı çıkıyorum, yatağa da gerek yok; eşyasızlık özlemiyle yanıp kavruluyorum.

salon bitkilerinin arasına kurdum bilgisayarı, bi nevi amazon ormanı simulasyonu. kendimi doğal ortamında sözlüğe giren kaplan gibi hissediyorum, sevinç kükremesi yapınca da annem parça et dolu leğen getiriyor sağolsun. her şey iyi, sakin ve huzurlu. gökyüzüne bakınca yıldızlar gözüküyor.

devamını okuyayım »