nihayet be

  • 284
  • 10
  • 4
  • 0
  • 4 gün önce

gemide

realist eserler ortaya çıktıklarında, münekkitler tarafından anlamsız ve acımasız bir şekilde yerden yere vurulurlar. mesela gelmiş geçmiş en büyük romancılardan birisi olan honoré de balzac'ı ele alalım. 19. yüzyıl münekkitleri, balzac'ı asla anlayamamıştır; sırf onu eleştirebilmek için ahlâk kaidelerine, geçmiş yüzyılların mutaassıplığına tutunmuşlardır. zamanının münekkitlerine göre, balzac'ın üslûbu ahlâksızlıklarla, anlattıkları ise saçmalıklarla doludur. araya kaynayan sadece balzac olsa gene iyidir. 19. yüzyılın bağrından kopmuş en güzel şeylerden birisi olan realizm, aynı münekkitler tarafından "romanda gazetecilik", "bayağılık tarafgirliği", "yaratıcılık düşmanlarının ilgi odağı" olarak aksettirilmeye çalışılmıştır. aslında bunun böyle olmasına şaşırmamamız gerekir, zira realistlerin romanlarında ve öykülerinde yaptığı tek şey, olanca tarafsızlıklarıyla toplumun kokuşmuşluğunu, aşağılıklarını, yapmacıklığını insanların yüzlerine vurmaktır. münekkitler gibi çoğunluğunu paralı kalemşörlerin, zamanının reklamcılarının oluşturduğu zevat böylesi bir akıma karşı elbette vargüçleriyle savaşacaklardı. ama tarih her şeyde olduğu gibi bu konuda da yazarları başköşeye oturttu, münekkitleri tozlu raflardaki küflenmiş dergi sayfalarına hapsetti.

19. yüzyıl edebiyatından verdiğimiz bu münekkit saçmalıkları, hemen hemen bütün yaratı faaliyetlerinde karşımızda belirir. garip akımı ilk defa ortaya atıldığında, zamanının münekkitlerinin orhan veli'yi yeteneksizlikle, bayağılıkla suçladıklarını da hatırlatalım burada. münekkitlerin bu şekilde yaklaşmalarının üç nedeni vardır aslında. birincisi, münekkitlerin sanat anlayışları ananelerle teşekkül etmiştir. yenilik yapmaya çalışan sanatçıları ancak ve ancak ananelere göre tenkit edebilirler. ikincisi, münekkitler çoğu defa anlamsız bir kibre sahiptirler. bunun en önemli sebebi, entelijansiyanın arasında kendilerine üst basamaklarda yer bulmalarıdır. üçüncü ve son neden, sanatçıları kıskanmaları ve tarafsız olmamalarıdır. burada spinoza'nın "sorgulama" ve "şüphe duyma" kavramları arasındaki farkı ortaya koyduğu, başarılı bir tespitine yer verelim. spinoza'ya göre, şüphe duymak ve sorgulamak faaliyetleri arasındaki temel fark, "objektiflik" sorununda ortaya çıkar. şüphe duyan birisi objektif olamaz, çünkü o şeyin olmadığını varsayarak doğruluğunu araştırmaya koyulur. o şeyin olmadığını savunmak da düpedüz subjektif bir tavırdır. halbuki sorgulayan birisi, taraf tutmadan, elindeki objektif verilerle o şeyin doğruluğunu araştırır ve bu yüzden de tamamen objektif olabilir. işte münekkitler şüphe duyarak ve ideolojiye saplanarak tenkitlerini neşrettikleri için objektif değillerdir. mesela bir marksist münekkit, liberal bir muharririn eserini kolay kolay methedemez; zira o eseri methettiği zaman liberalizmi methetmiş sayılmasından korkar.

peki, tüm bunların bu filmle ne ilgisi var? çok ilgisi var. bu filmi "muhteviyatında çok fazla küfür var" diyerek eleştirenlerin sanat anlayışları ile 17. ve 18. yüzyıllardaki "ulvîlik, bir eserin en mühim vasfıdır" diyerek sadece trajedi yazıp diğer bütün türleri aşağılayan fransız şairlerinin sanat anlayışları ile herhangi bir fark görebiliyor musunuz? realizmin doğum sancılarının uzamasının sebebi bu kıt anlayış değil miydi? üzerinde durduğumuz husus türk sineması olduğunda, bu aptal sinema münekkitlerinin aptalca davranışları yüzünden türk sinemasının bu hâlde olduğunu anlatmaya gerek var mıdır? gemide filminin ortaya koyduğu muhteşem realizme methiyeler düzmek yerine, söz konusu filmi "çok küfür var" şeklinde yerin dibine sokmak, sinemayı recep ivedik'e, cumali ceber'e teslim etme ve bu yüzden de türk sinemasını katletmek suretiyle cinayet cürmünü icra etmek anlamına gelmemiş midir?

her neyse, filmimize geri dönelim. vak'aları tek tek anlatarak yazımızın şümulunu boşu boşuna artırmak niyetinde değiliz. bu yüzden, filmi tamamen izlememiş zâtların bundan sonrasını okurlarken spoiler ile karşılaşma ihtimallerinin daha fazla olduğunu belirtelim.

filmin girişinde, kaptan'ın yaptığı konuşmayı film boyunca akılda tutmak elzemdir. zira, gemi "ülke"dir, mürettebat ise "vatandaş"tır. kaptan'ın kızı götürüp teslim etmemesi de sırf bu yüzdendir. günümüz devletler hukukuna hâkim olan temel ilkelerden birisi, "vatandaş, başka bir ülkede suç işlese bile o ülkeye teslim edilemez; sınır dışı edilemez" ilkesidir. boksör, dışarıda suç işlemiştir; bu yüzden kaptan onu "başka bir ülkeye" teslim etmekten kaçınmıştır, onun cezasını kendisi vermek ister. bu durum bize gösterir ki, gemi ile geminin tâbi olduğu ülke birbirinden farklıdır; hattâ gemi bambaşka bir ülkedir. hatırlayın, kaptan, gemiyi terk etmek isteyen kâmil'e, "dışarıda ne bok yiyeceksin? burada emrini dinleyen, sana yemek getiren insanlar var. dışarıda sen emir dinleyeceksin. bu gemiden ayrılamazsın" şeklinde birkaç söz etmişti. kendinizi, türkiye'den sürülmüş insanların yerine koyun. türkiye cumhuriyeti'nde en azından aynı dili konuştuğunuz insanlar ve bu insanlar tarafından konulduğunuz bir mevki var. fakat sürgün edildiğinizde ne yaparsınız? konuşulan dili anlamazsınız bir kere, ikincisi size garip garip bakan gözlerle karşılaşırsınız, ırkçılar sizlerle alay etmeye çalışır, değil adam yerine konmak en iğrenç böcekler bile sizden daha değerli oluverir. insanın ülkesi bambaşkadır. nâzım, türkiye'de yaşadığı hayattan, gördüğü saygıdan binlerce kat daha iyisini rusya'da görmesine rağmen, "bir vapur geçer boğaz'a doğru/ nâzım usulcacık okşar vapuru, yanar elleri" dizelerini yazıvermiştir. çünkü vatan bambaşkadır.

filmin değinmek istediğim bir diğer konusu, kaptan'ın sarf ettiği "düzen bozuluyor kâmil" sözüdür. bir avuç mürettebatın olduğu gemide dâhi düzenin korunamaması, verilen emirlere riayet edilmemesi söz konusuyken; milyonların yaşadığı ülkelerde düzen nasıl korunabilir ki? aslında gemideki düzenin bozulması, ideal hiçbir yönetimin olamayacağı düşüncesini yüzümüze vuruyor. platon'un devlet'i ile campanella'nın güneş ülkesi'nin fanteziden başka bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyor bu film bizlere. "bu dünya bir binadan bir de zinadan yıkılacak. deniz, kumlarını geri alacak." sözü bu görüşü perçinliyor adetâ. buradaki bina, medeniyeti temsil etmekten başka hiçbir anlama gelmiyor. zira doğa'nın kuralları kat'idir ve hiç kimseye istisna tanımaz. doğa, "düzen"e dair hiçbir kural koymamıştır. kendisini doğa'dan üstün gören ve fakat en ufak bir deprem karşısında bile tir tir titreyen insanoğlu, bu kural karşısında da tir tir titremelidir: düzen hiçbir zaman tesis edilemeyecek. olanca sert olan cezalara rağmen, cürümlerin bir türlü bitmemesi ve hattâ mücrimlerin sayısının artması tam olarak bu sebepledir. savaşların yok edici özelliğini icra etme arzusu insanlarn genlerine kazınmıştır. darwin, "hayatta kal ve üre" kuralını çok başarılı bir şekilde izah etmiştir. deniz, kumunu geri almak zorunda çünkü... kaptan gibi güce ve vicdana sahip bir insanın bile iki adet aptal insana söz geçirememesinin sebebi tam olarak budur işte. çünkü dünya bina ve zinadan yıkılmak zorundadır....

erkan can'ın oyunculuğuna methiyeler düzülmesine gerek duymadık. çünkü bizden önce defalarca bu husus üzerinde durulmuş zaten.

devamını okuyayım »
20.08.2017 22:49