paul killed by jeanne

  • 7
  • 0
  • 0
  • 0
  • 13 yıl önce

jean-jacques rousseau

politikadan dine pek çok alanda eser vermiş, sayısız karşıtlığı ve çelişkiyi kendi yaşam çizgisine zerketmiş düşünür. o yaşam çizgisi ki eşi benzeri az bulunur; pek çok düşünür gibi soylu ya da kentsoylu bir aileden gelmemiş, çocuk denecek yaşta evsiz ve ailesiz kalmış, yaşamın önüne yığdığı koca bir dağı kendi tırnaklarıyla kazıyıp yok etmiş; belki de kimsesiz ve desteksiz yitip gideceği yollarda, hassas yüreğini azgın dalgalardan çekip almış ve kendini başarıya taşımıştır.

bu adam, (bkz: http://www.newcritique.com/rosseau.jpg) (bkz: http://www.nationalgalleries.org/…tion/6/ng 820.jpg) (bkz: http://www.rousseauassociation.org/…ou150-color.jpg), hem bir romantik hem bir rasyonalist; hem bir günahkar hem bir mümin; hem bir filozof hem bir anti-felsefeci; hem bir aydınlanma düşünürü hem bir aydınlanma ve modernleşme karşıtı; hem bireyci hem toplum sözleşmesi düşünürü; hem çocuk eğitimi üzerine kitap yazmış (bkz: emile ou de l'education) hem kendi çocuklarının hepsini yetiştirme yurtlarına vermiş; hem soyluluk ve zenginlik karşıtı hem soyluluların korumasından ve ihsanından faydalanmış; hem idealist hem pesimist; hem rousseau hem "les confessions" ile yankılanan sonsuzluktur.

rousseau evreninin anahtarı, "birey-toplum" çelişkisi ya da karşıtlığı kavramıyla somutlaştırılabilir. bu anahtar, rousseau metinlerinin motoru olmuş; toplum sözleşmesi düşünürünü, bireyin, toplumsal ve otoriter kısıtlamalar karşısında nasıl özgür olabileceği ve nasıl kendisi kalabileceği sorununa yöneltmiş; böylelikle rousseau, birey ve istenç özgürlüğünü hararetle savunan bir felsefenin yaratıcısı haline getirmiştir.

rousseau bir "romantik"ti, çünkü onun siyasal ve sosyal kuramları, kişisel çalkantılarından derinden etkilenmişti. onun her metninde, hangi konuya dair olursa olsun, akılcı soğukkanlılığın durgunluğu değil, duygusal altüstlüğünün değişkenliği ve coşkusu vardır. kendisini insanoğlunun en insan olanı saymış ve insanın iyi doğasını kendinde bulmuştur.

rousseau, bir özgürlükçüydü ve bunu en iyi bir biçimde kendi sözleri açıklayacaktır: "(...) insanların ya da koşulların boyunduruğunu hisseder hissetmez isyan ederim, inatlaşırım, artık hiçbir işe yaramam" (bkz: les reveries du promeneur solitaire) (kısaca. düşler). o kendine, özgürlükten bir kalkan ve bir silah yapmış; hükmün ve boyunduruğun soluğunu kesmek için çabalamış ve üretmiştir.

rousseau, diğer toplum sözleşmesi düşünürleri thomas hobbes ve john locke'dan çok daha fazla ölçüde bir "bireyci"ydi. düşlerden aktarmaya devam edersek, "insanların benden çekip alamadıkları tek şey olan ruhumla konuşmanın zevkine bırakalım kendimizi", "mümkün olduğunca insanların anılarından ve saldırılarından uzaklaşabilmek, gizlenmek için kayalara, dağlara tırmandım; vadilere, ormanlara daldım". nitekim, toplum sözleşmesi'nin (bkz: du contrat social ou principes du droit politique) özüne itaati değil, bireysel ortaklaşıcılığı yerleştirmiştir.

rousseau'nun romantizminin onun sürüklediği arayış, idealizmini doğurur. "tanrı gibi güçlü ve görünmez olsaydım, onun gibi iyiliksever ve iyi olurdum" sözünde idealizminin özünü görebileceğimiz filozof, bu idealizmiyle, özel bir mantığa ya da felsefeye dayanmayan siyaset felsefesinde ve özge bir terminoloji ile sistematize edilmemiş kuramcılığında, sıradan bir dille hitapkardır; o meramının anlaşılması ve dünyada bir şeyleri değiştirebilme idealinin peşindedir.

ve sorgulayıcıdır, pek tabii. geleneği, tarihi, kültürü, toplumsal statüleri, sanatı, bilimi ve hatta kendisini, hiç utanmadan ve sakınmadan sorguladı. öyle olduğu için de köy köy kovuldu, sığınacak yer bulamadığı zamanlar oldu, evi taşlandı ve linç edilmenin eşiğinden döndü.

bu sorgulayıcılığı ile modernleşmeye, bilimlerde ve sanatlarda gelişmeye yönelik eleştirisi (bkz: discours sur les sciences et les arts), "doğa durumu" kuramıyla moderniteyi ve aydınlanmayı suçlu göstermeye vardı. evet, doğa durumu, ingilizcesi ile "state of nature". şu cümle ile başlıyordu, du contrat social ou principes du droit politique, "insan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuş durumda". rousseau, doğa durumu kurgusunu, toplum içinde hiç yaşamamış ve toplum tarafından biçimlendirilmemiş, ilk haldeki (primitive state) bir insanı tasarlamanın ve anlatmanın zorluğunu aşmak için kullanır. doğa durumundaki insan (savage man), iyi-kötü ahlaki kıstaslarını ve mülkiyetin yarattığı eşitsizliği (evet, mülkiyete saldırmıştır rousseau, her ne kadar sosyalist bir düşünür olmasa ve burjuva devriminin referanslarından biri olsa da, mülkiyeti, eşitsizliğini kaynağı olarak görmüştür. kimi fransız sağcıları, bana dediklerinden anladığım kadarıyla, mülkiyete karşı olduğu için rousseau'yu hiç ama hiç sevmezler; belki de jean-paul sartre'dan sonra ikinci sıraya yerleşir rousseau, fransız kültürünün kötü adamları içinde) bilmez. insan, yalnızca toplumla birlikte ahlaki bir varlıktır. doğa halinin, birbirlerini sindirme arzusundan uzak, kibirsiz ve bencillik taşımayan insanı; uygar toplum tarafından içerilmekle tam tersi bir hale gelmekte; çürümekte ve kokuşmaktadır. ilk haldeki (primitive state) dayanışmanın (solidarite) ve doğal eşitliğin yerini, mülkiyet zemini ile birlikte alan uygar toplum; eşitsizliği, hileyi ve kibri köklüleştirmiştir. rousseau'nun saptadığı bu türden bir toplumsal evrimin, ibn-i haldun'un mukaddime'de ele aldığı, "asabiyyet"li bedevinin, uygar "hazari"ye geçişine parallelik gösterdiği söylenebilir.

imdi, görülmektedir ki rousseau, rönesans ve reform'un ardından gelen aydınlanma (bkz: siecle de la lumiere) ve bunların altyapısında sermaye birikiminin ortaya çıkışının yer aldığı dönüşüm ile kendini göstermeye başlayan; ayrıca kendi varlığında adeta tapındığı "bireysel özgürlük" kavramıyla; uygar toplumun köhnemiş yapısı ve uygarlaşmanın gerektirdiği organik yapı hallerinin arasındaki derin uçurumu, toplum sözleşmesi'ni yazarak kapatmaya; iki uç arasında bir bağdaşım kurmaya çalışmıştır. nitekim bu yapıt, fransız devrimi sonrası demokrasinin referansı olmuştur. rousseau, burada, bireysel iradelerin biraradalığından yola çıkarak, hem bireysel özgürlüğü koruyan hem de kişisel çıkar ile toplumsal çıkarı bağdaştıran bir yapıyı önermiştir. bu da "genel irade" (general will, the will of all) ile olacaktır. yani halk, egemen varlık olarak ortaya çıkacaktır ve yeni düzen şu ilkelere dayanacaktır: "halkın üstünde varlık yoktur", "toplumsal çıkardan sapmalar, yozlaşmayı ve çöküntüyü getirir", "hukuki eşitlik toplumun dayanağı, halkın özgürlüğü toplumsal varlığın şartıdır".

böylelikle rousseau'nun felsefesinde düzen (bkz: du contrat social ou principes du droit politique), gerçekleştirilebilir ve pozitif değil, ideal ve normatiftir; tümevarımsal olarak inşa edilmiş, modelin bütününün anlaşılması ve kurulması muhataba bırakılmıştır. her bir üyesinin kimseye boyun eğmediği ve sözleşmenin üyeleri belirli bir oydaşma normunda biribirine bağladığı ve boyun eğilecek odağın bu bağlamın kendindeki ortak irade, yani halk olduğu biçimde bu düzen; günümüz demokrasi ve hukuk devletinin ilk yetkin formülasyonudur.

ha bu arada, rousseau, insanlığın selameti için bu kadar kendini yırtmamıştır; daha çok kendinin toplumla uyuşmazlığında ve toplumun mevcut halinde duyduğu rahatsızlıktan dolayı çabalamıştır. rahatsızlık olmasa, konstrüksiyon mu olur zaten?

"itiraflar" (bkz: les confessions) notları yanımda olsaydı bari, oradan da bir şeyler aktarırdık. anıt eser. madame de warens kucağında, tüm bitkinliğin, yılgınlığın ve horlanmışlığın dindiriliği dünya. zamanına göre oldukça cesur bir dili ve açıksözlülüğü olan bu eser, rousseau'nun yaşamına ve iç dünyasına ulaşan bir yoldur; itiraflar'ın sayfalarında, rousseau'nun ne kadar da kendini hırpalamaya yatkın bir insan olduğu görülür.

ek olarak: fransız devirimi ilkeleri; liberte (özgürlük), egalite (eşitlik), fraternite (kardeşlik), rousseau felsefesinin bir özeti gibi durmaktadır.

p.s.: kendisinin 1712-1778 yılları arasında yaşamış olduğu unutulmamalıdır.

devamını okuyayım »