perverse

  • 12
  • 0
  • 0
  • 0
  • 5 ay önce

willard van orman quine

w. v. quıne, 1908'de ohio eyaletinin akron şehrinde doğdu. oberlin üniversitesi
matematik bölümü'nden mezun oldu ve iki yıl sonra harvard'da felsefe doktoru
unvanını aldı. kendisine oxford, lille, chicago, washington, ohio devlet,
temple, akron ve oberlin üniversiteleri tarafından fahri doktora unvanları ve `colombia
üniversitesitarafındanbutler alım madalyasıverildi.britanya akademisi`,
milli bilimler akademisi, amerikan felsefe derneği, amerikan sanat ve bilim akademisinin
üyesidir. harvard'da edgar pierce profesörü olup 1936 yılından beri aynı
üniversitede ders vermiştir. aynı zamanda oxford, tokyo, sâo pualo üniversitelerinde
ve kollej de france'da misafir profesörlük yapmıştır.

mantığın temelleri ve özellikle de semantik yönleriyle ilgili bir kuram geliştirmiştir. genelde russell ve whitehead tarafından geliştirilmiş olan matematiksel mantığa sadık kalmış olan quine, ingiliz filozoflarının mantığın ontolojik olarak nötr olduğu genel görüşüne karşıt bir tavırla, bir mantık kuramının kabulünün ortaya çıkardığı ontolojik sonuçları dile getirmeye çalışmıştır. düzeltilemez olan analitik önermelerle, deney sonucu düzeltilebilir sentetik önermeler arasında temelli bir ayrım bulunduğu teziyle, anlamlı her önermenin, doğrudan ve aracısız deneylerden hareketle oluşturulmuş bir yapım olduğu görüşüne şiddetle karşı çıkan quine, duhem'i izleyerek, bilim adamının deneyin sınamasına, yalıtlanmış bir önermeyi değil de, bir dizi önermeyi tabi tuttuğunu öne sürmüştür. onun görüşüne göre, bir önerme yalnızca "deneylerin yalın bir özeti" değil, fakat bilimsel bir sistemin bir bileşenidir.

deneyciliğin iki dogması

quine’ın hâkim felsefe tarzını eleştirisinde anahtar rolünü “two dogmas of empiricism” makalesi oynamıştır. quine bu makalesinde gerek deneyciliğin gerekse belli yönleriyle deneyci felsefeye yakın düşen mantıksal pozitivistlerin, birbiriyle ilişkili iki dogmayı savunduklarını iddia etmiştir. bu dogmalardan ilki analitik ve sentetik önermeler arasında keskin bir ayrım olduğu; ikincisi ise anlamlı ifadelerin dolaysız deneyimle bire bir karşılaştırılabilecek basit önermelere çözümlenebileceği dogmasıdır. quine bu ikinci dogmayı indirgemecilik dogması olarak da adlandırmaktadır. çünkü en nihayetinde nesneler hakkında bir konuşma, duyu deneyiminde mevcut basit içeriklere indirgenmektedir.

bu dogmalardan ilki, bilim adamları ile felsefeciler arasında bir işbölümünü de beraberinde getirmektedir. bilim adamları sentetik doğruların peşine düşerken, felsefeciler mevcut terimleri analitik tanımlar yoluyla açık hale getirmekte, mantıksal çıkarımların biçimlerini ortaya koyarak doğru düşünmenin araçlarını ortaya koymaktadırlar. ikinci dogma, gerek hume’un deneyimin duyusal izlenimlerle başladığı fikrine, gerekse mantıksal pozitivistlerin doğrulanabilirlik ilkesine dayandırılabilir. iki dogma birbiriyle ilintilidir çünkü analitik önermelerin bulunması sentetik önermeler için bir sınır durumunu ifade etmekte, ayrıca analitik önermeler karmaşık sentetik önermelerin unsurlarına çözümlenerek duyu deneyimiyle karşılaştırılabilir basit önermelerin elde edilebilmesine olanak sağlamaktadır.

quine’a göre bu iki dogma da adı üstünde dogmadır ve savunucuları bunlara temelsiz bir inançla bağlıdırlar. quine her iki dogmanın da neden savunulamayacağını kanıtlarla ortaya koymaya çalışır.

sonuç olarak her iki dogma da terk edilmelidir. ancak bu dogmaların terk edilmesi çok kökten sonuçlara yol açmaktadır. quine’a göre bu dogmalar ortadan kalktığında, felsefe ile bilim arasında ve dolayısıyla spekülatif metafizik ile doğa bilimleri arasında çizmeye alışık olduğumuz sınırlar keskinliğini kaybedip bulanıklaşacaktı r. öte yandan sağduyuya dayalı genelgeçer düşünme biçimleri ile bilimsel düşünme biçimleri arasındaki yapısal farklardan da artık söz edilemeyecektir. dolayısıyla, genel anlamda pragmatizme doğru bir kayma olacaktır.

anlamın belirsizliği

quine’a göre eleştirel olmayan anlambilim, sergilenenlerin anlamlar ve kelimelerin de etiketler olduğu bir müze mitinden ibarettir. dil değiştirmek etiketleri değiştirmektir. şimdi doğalcı yaklaşımı savunanların bu görüşe asıl itirazları anlamların zihinsel şeyler olmasına bir itiraz değildir, ki bu da yeterince güçlü bir eleştiri olurdu. esas eleştiri, etiketlenmiş teşhir ürünlerinin zihinsel fikirler değil, platoncu fikirler ve hatta kendilerine gönderme yapılan somut nesneler de olsa aynen geçerliliğini korur. bir kişinin anlambiliminin, sergileyebileceği açık davranışlarına içkin olanın ötesinde zihninde bir biçimde belirlenmiş olduğunu düşündüğümüz sürece, anlambilim habis bir zihinsellikle bozulmuş demektir. quine’ın burada gözlemlenebilir davranışlara yaptığı vurgu son derece önemlidir. quine’a göre, dil öğrenme sürecinde bir kişinin diğerlerinin sergilediği davranışların ötesinde nüfuz edebileceği başka bir veri kaynağı mevcut değildir. anlamın davranışçı bir biçimde ele alınmasının ise derin sonuçları bulunmaktadır. quine’a göre, doğalcı bir dil anlayışını ve davranışa dayalı bir anlam kuramını benimsediğimizde, anlamın belirliliğinden de vazgeçmiş oluruz. bir başka deyişle, iki farklı ifadenin anlamlarının aynı olup olmadığının belirli bir cevabı artık yoktur. dili yeni öğrenen bir çocuğun elinde de gözlemlediği davranışların ötesinde bir veri bulunmamaktadır. aynı dili konuşan iki kişiden birinin, bir sözcüğü kullandığında neye işaret ettiği ya da neyi kastettiği de aynı ölçüde belirsizliğe tabidir. quine’a göre, sorunun özünde nesnelerin bireyselleştirilmesine dair bir belirsizlik yatmaktadır. nesnel olarak kendi başlarına bireylerden ve bireyselleşmeden söz edemeyeceğimiz için, dilin içerisinde ve dile göre bir bölme ve bireyselleştirme yapmak durumundayızdır. ancak bunu yaparken de elimizde gözlemlenebilir davranışlardan fazla bir araç bulunmamaktadır. sonuçta quine, bu sorunu gönderimin netleştirilememesi (ing. inscrutability of reference) olarak adlandırmaktadır.

varlıkbilimsel bağlanma

“on what there is?” adlı makalesinde quine, varlıkbilimle ilgili tartışmasına “var olmayanın bilmecesi” adını verdiği bir sorunla başlar. iki felsefeci (ya da iki kişi) birbirlerinden farklı ontolojilere sahip olabilirler. birisine göre bir şey varken, diğerine göre o şey var olmayabilir. ancak ikinci kişi var olmayan şey hakkında tartışmaya girmek isterse, kullandığı dil ister isteme o var olmayan şeye gönderme yapacaktır. bu durumda da var olmadığını düşündüğü şeyin var olmadığını söylerken, öncelikle o şeyin var olduğunu ifade etmek durumunda kalacaktır. quine’ın bu konuda seçtiği örnek pegasus’tur. “pegasus yoktur.” dediğimde özne konumundaki “pegasus” teriminin işaret ettiği bir nesne olarak pegasus’tan söz etmek durumundayımdır.

quine bu sorunun çözümü için russell’ın belirli betimleyicilere ilişkin kuramından yararlanır. russell’ın yöntemini kullanırsak “pegasus vardır” önermesi “bir x vardı r ki o x bellorophon tarafından yakalananmış kanatlı bir attır ve bellorophon tarafından yakalananmış başka bir kanatlı at yoktur.” önermesine çözümlenebilir. ilk önermede tekil bir ad olarak pegasus bir nesne olarak pegasus’a gönderme yapıyor gibi görünürken, ikinci önermede böyle bir zorunululuk ortadan kalmaktadır. artık pegasus hakkında pegasus’un varlığını onaylamak zorunda olmaksızın konuşabiliriz. bu diğer tüm tekil adlar için geçerlidir. quine buradan şu sonucu çıkarmaktadır:

‘bir milyondan büyük asal sayılar vardır dediğimizde kendimizi sayıları içeren bir varlıkbilime bağlamış oluruz; ‘sentorlar vardır’ dediğimizde kendimizi sentorları içeren bir varlıkbilime bağlamış oluruz; ‘pegasus vardır’ dediğimizde kendimizi pegasus’u içeren bir varlıkbilime bağlamış oluruz. ancak pegasus veya wawerley ’in yazarı veya berkeley koleji’nde yuvarlak kare bir kubbe yoktur dediğimizde pegasus’u, wawerley’ in yazarını veya söz konusu kubbeyi içeren bir varlıkbilime bağlamış olmayız. biz artık, tekil bir terimi içeren bir ifadenin anlamlı olması için bu terim tarafından adlandırılan bir şey olmalıdır gibi bir delüzyonla boğuşmak zorunda değiliz (“on what there ıs”, s.47)

quine bu noktadan hareketle tümeller sorununu ele alır ve benzer bir eleştiriyi genel terimler için de yapar. quine’a göre genel terimlerin anlamlı olması tümellerin varlığını gerektirmez. quine bu düşünüş çizgisini kendi anlam anlayışını savunmak üzere sürdürür ve sözcüklerin ve ifadelerin anlamlı olabilmeleri için kendi başlarına anlamların bulunması gerektiği fikrini de eleştirir.

tüm bu tartışmalardan çıkan sonuç, varlıkbilimsel açıdan kendimizi bağladığımız durumların ancak “fiu ve şu özelliklere sahip şu şey (x) vardır.” türü ifadeler yoluyla olduğunu görürüz. quine bu durumu şu ifadeyle özetlemiştir: “bir şey olarak var sayılmak, saf ve basit biçimde ifade edersek, bir değişkenin değeri olarak kabul edilmektir” (“on what there ıs”, s.50).

quine’ın verdiği örneği kullanırsak “bazı köpekler beyazdır.” önermesi bizi beyaz köpeklerin varlığının kabul etmek durumunda bırakır. ama “köpek olmak” ya da “beyaz olmak” gibi tümellerin var olup olmaması konusunda bağlamaz.

bu açıdan ele alındığında tüm kuramlar, bağlı değişkenlerinin değer aldığı bir varlık alanını var sayarlar ve bu itibarla ontoloji ile ilgili tartışmalar bir ölçüde dile ilişkin tartışmalarca belirlenir.

bizim bir varlıkbilimi kabul etmemiz, bence, ilkesel olarak, bir bilimsel kuramı, mesela bir fizik dizgesini kabul etmemize benzerdir: biz, en azından makul düşündüğümüz ölçüde, ham deneyimin düzensiz parçalarının içine yerleştirilip düzenlendi- ği en basit kavramsal şemayı benimseriz. bizim varlıkbilimimiz en genel anlamda bilimin yerini tutacak kapsamlı bir kavramsal şemayı sabit kıldığımızda belirlenmiş olur. o kavramsal şemanın, mesela biyolojik veya fiziksel bir parçasının akla uygun bir biçimde inşasını belirleyen mülahazalar, bütünün akla uygun bir biçimde inşası nı belirleyen mülahazalardan tür bakımdan farklı değildir. bilimsel bir dizgenin benimsenmesi ne ölçüde bir dil meselesi ise, aynısı, fazlası değil, bir varlıkbilimin benimsenmesi için aynen geçerlidir (“on what there ıs”, s.53).

quine’ın burada altını çizmek istediği nokta şudur: varlıkbilim hakkındaki sorular dile ilişkin sorulara tercüme edilebilir ama bu, sorunun kendisinin dilsel olduğu anlamına gelmez. quine’ın kendi verdiği örneği dikkate alırsak, “napoli’yi görmek” yüklemi bir özneyle birleştirilirse anlamlı bir cümle elde edilir ancak napoli’yi görmenin kendisi dilsel bir şey değildir.

tüm bu tartışmalardan şu sonucu çıkarabiliriz. quine geleneksel dile ve dilin mantığını çözümlemeye dayalı felsefe anlayışını eleştirmekte, doğalcılığa ve pragmatizme doğru felsefenin dönüşmesini arzu etmektedir. öte yandan, geliştirdiği anlayışın bilime ve bilimsel ilerlemeye engel olmamasını da gözetmeye çalışmaktadır. bir bakıma hem bütüncü ve bağdaşıklığa dayalı bir doğruluk anlayışını savunmakta hem de duyusal deneyimin bilginin gelişimindeki kontrol edici rolünü korumaya çalışmaktadır. bu ikisini aynı anda başarmaya çalışmanın yarattığı gerilim quine’ın felsefesine ana rengini vermektedir.

bütüncülük (holizm)

hume’un fikirler arası bağıntılara dayalı doğrular ile olgusal bir içeriğe dayalı doğrular arasında yaptığı ayrım, deneyciler için son derece belirleyici olmuştur. daha önce de vurguladığımız gibi analitik doğrular, fikirler (terimler) arası bağıntılara dayanır. dili anlıyor olmamız analitik doğruları anlıyor olmamız için yeterlidir. gidip deneyimimizde ne olup bittiğine bakmamız gerekmez. öte yandan olgusal bir içeriği olan doğrular söz konusu olduğunda sadece dili anlıyor olmamız yeterli değildir. bu tür doğrular sentetiktir. duyusal deneyimimizde ne olup bittiğine bakmaksızın söz konusu ifadelerin doğru olup olmadığına karar veremeyiz.

analitik ve sentetik doğrular arasında yapılan bu ayrım, doğruları karşılıklı olarak birbirini dışlayan iki gruba ayırır. yani bir önerme hem analitik hem de sentetik olamaz. ayrıca bir doğru ya analitik ya da sentetiktir. eğer bir önerme fikirler arası bir bağıntıyı ya da bir olguyu ifade etmiyorsa anlamsızdır. bu durumda her iki gruba da sokulamayan tüm önermeler, tüm metafiziksel önermeleri de içine alacak bir biçimde, anlamsız olarak kabul edilmek durumundadır.

fiimdi quine’ın sözünü ettiği iki dogmayı tekrar ele alalım ve karşılıklı olarak nasıl ilintili olduğunu daha yakından görelim. olgusal içeriğe sahip herhangi bir önerme alalım ve bu önermeye p diyelim. mantıksal pozitivistlerin anlam anlayışından hareket edersek söz konusu önermenin anlamı, onun doğrulanma yöntemi olacaktır. bu doğrulanma yöntemine dair önermeleri bir bileşik önerme halinde e ile ifade ettiğimizi düşünelim. quine’ın deneyciliğin ikinci dogması olarak andığı dogma, bu durumda şu önermenin analitik ve tanımsal olarak doğru olduğunu söylemektedir: p ancak ve ancak e. çünkü p’nin anlamı e’ye indirgenmiştir. şimdi p’nin ve onun anlamını içeren e’nin duyu deneyimine dayanarak doğrulanması ya da yanlışlanması söz konusu olabilir. ancak “p ancak ve ancak e” önermesinin doğrulanması için bir deneyime ihtiyaç yoktur. çünkü o analitiktir ve tanımsal olarak doğrudur. acaba öyle midir?

işte quine bunu sorgulamaktadır. p önermesine baktığımızda, sadece dili anlı- yor olmamız, söz konusu önermeyi analitik olarak e önermesine çözümlememizi sağlayabilir mi? quine’ın bu soruya verdiği yanıt olumsuzdur. bir terimin hangi terimlerle eş anlamlı olduğu, bir terimin tanımının ne olduğu olgulara başvurmaksızın belirlenemez. gündelik dili bir yana bırakıp biçimsel bir dizge oluşturarak analitikliği böyle bir dilde tanımlamaya çalışmak da sonuçsuz kalacaktır. çünkü hangi önerme biçimlerinin analitik olduğunu belirleyecek kural ya da kurallara, dışarı dan bizim karar vermemiz gerekecektir. bu durumda, analitik olanın ne olduğuna biçimsel dilden bağımsız olarak karar verebiliyor olmamız gerekir. bu da bizi başladığımız noktaya geri getirecektir. sonuç olarak sadece anlambilimsel bir zemine dayanarak belirlenebilen analitik önermeler olduğu savunulamaz. bu itibarla sentetik önermelerin doğrudan deneyimle doğrulanabilecek önermelere çözümlenebilmesinden de söz edilemez. her iki dogma da reddedilmelidir.

quine bilgimizin duyu deneyimine dayandığını düşünmektedir. bu itibarla deneyciliği reddediyor olması, bilgi için duyu deneyiminin esas teşkil etmediği anlamına gelmez. quine’ın karşı çıktığı şey, önermelerin anlamlarının atomsal bir biçimde belirlenmesidir. duyusal deneyimle karşılaştırmak üzere, tek tek önermeler küçük bir birim olarak kalmaktadır. quine’a göre deneyimle ancak bilimin tamamı karşı karşıya getirilebilir. şimdi bunun nedenini anlamaya çalışalım.

quine’ın yaklaşımı bu noktada fransız fizikçi ve felsefeci duhem’ın düşük belirlenim (ing. underdetermination) savlarından (kuramların deneyim tarafından eksik belirlenmesine ilişkin savlardan) destek görmektedir. sorunu bir örnekle ele alalım. diyelim ki bize bir miktar içeriğinde ne olduğunu bilmediğimiz bir bileşik verilsin. bizden bazı deneyleri yaparak bu maddenin hangi elementleri içerdiğini belirlememiz istensin. bazı deneyler tasarlayabiliriz. örneğin, bir başka bizim ne olduğunu bildiğimiz (bildiğimizi varsaydığımız) bir bileşikle tepkimeye girip girmediğine bu tepkimede ne kadar ısı açığa çıktığına, renk değişimleri olup olmadığına bakabiliriz. diyebiliriz ki tepkimedeki sıcaklık şu kadar dereceye çıkarsa ve karışımın rengi şuna dönerse bu bileşik şudur. fakat bu varsayımı oluştururken mevcut fizik ve kimya kuramlarından yararlanırız. sadece bununla da kalmayız. kullandığımız deney araçlarının dayandığı kuramları da varsayarız. örneğin termometrenin işleyişine ilişkin olarak genleşme, termodinamik vb. pek çok kuramın savlarından yararlanırız. dolayısıyla, “testin sonucunda eğer şu sonuçlar elde edilirse, ilgili bileşik şudur.” dediğimizde sadece tek bir varsayımı değil, çok farklı kuramların ve git gide tüm bilimsel kuramların varsayımlarını test ediyor oluruz. testin sonucunda istediğimiz sıcaklık ve renk değişimi olursa başlangıçtaki varsayımımızın doğru olduğuna hükmederiz. ama bunu yaparken diğer tüm varsayımların da doğru olduğunu kabul ederiz. eğer istediğimiz sıcaklı k ve renk değişimi olmazsa başlangıçta varsaydığımız tüm kuramsal önermelerin hangisi ya da hangilerinin aslında yanlışlandığına kolayca karar veremeyiz.

mantıksal bir yapı içerisinde konuyu şöyle sunabiliriz:

y: deneyimizi tasarlarken varsaydığımız yasaların tümel evetlemelerle bir araya getirildiği bileşik önerme

v: bizim test etmek istediğimiz varsayım

ö: deneyin yapılması aşamasındaki özel şartlar (örneğin iki bileşiğin karıştırılıp belli bir dereceye kadar ısıtılması)

g: sonuçta gözlemlenmesi beklenen durumu ifade eden önerme olsun.

y ve v ve ö
öyleyse, g

biçiminde bir kanıtlama elde ederiz.

eğer “y ve v ve ö” doğru ise g de doğru olacaktır. g önermesinin deney sonunda doğrulandığını varsaydığımızda “y ve v ve ö”nün doğrulandığını söyleyemeyiz. sadece yanlışlanmadığını söyleyebiliriz. g önermesinin deney sonucunda yanlışlanması durumunda ise “y ve v ve ö” bileşik önermesinin yanlış olduğu sonucuna varırız. ancak tikel evetleme ile birleştirilen önermelerin hangi bölümünden bu yanlışlığın kaynaklandığına karar veremeyiz.

bu örnekten de anladığımız gibi, bilimsel önermelerin duyu deneyimiyle karşılaştırılması atomsal bir varsayımın doğruluğuna karar vermekle sınırlandırılamaz. quine’a göre karşılaştırmanın bir tarafında duyu deneyimi yer alırken diğer tarafında ise bilimsel önermelerin tamamı yer almaktadır. quine’ın savunduğu bu yaklaşım bütüncülük (ing. holism) olarak adlandırılmaktadır.

quine bu yaklaşımını bir başka metaforla aktarmaya çalışır: insan bilişi bir inançlar ağı gibidir. tıpkı bir örümcek ağındaki her bir parçanın diğerleriyle doğrudan ya da dolaylı bir bağ içerisinde olması gibi bizim inanç ve kanaatlerimizin hiçbiri de tek başına değildir. hemen tamamı dünyayla (duyusal deneyimle) dolaylı bir bağ içerisindedir. bu itibarla herhangi bir inancımızda bir değişiklik olması diğerlerini şu ya da bu biçimde etkilemektedir. quine insanlığın sahip olduğu bilgiyi sınır şartlarını deneyimin belirlediği bir güç alanına benzetmektedir. bu alanda bazı bilgiler merkeze daha yakın ve bu itibarla duyu deneyimine daha uzakken bazıları ise duyu deneyimine daha yakındır.

bu resim içerisinde cevaplanması gereken bir sorun ise her biri diğeriyle ilişkili olan bilimsel kuramların, nasıl olup da değişikliğe uğrayacağıdır. yukarıdaki örneğimizi hatırlayarak sormamız gereken soru şudur: bir grup kurama (ya da mevcut tüm kuramlara) dayanarak oluşturduğumuz bir varsayımımız bir gözlemle doğrulanmazsa hangi kuramı, ne ölçüde revize etmemiz gerektiğine nasıl karar veririz? quine’a göre bu sorunun yanıtı şudur: bilgisel dizgemizde en az sarsıntıyı yapacak surette değişikliğe gitme eğilimindeyizdir. quine bunu bir düstur olarak ifade eder ve en az sakatlama düsturu (ing. maxim of minimal mutilation) olarak adlandırır. öte yandan quine’a göre hiçbir kuram ya da yasa, değişim sürecinden azade değildir. bilimsel devrimler söz konusu olduğunda bu tür radikal değişimler de gerçekleşebilir. quine’a göre öndeyide bulunma gücümüzü artırdığı ve çoklaştırdığı sürece bilimsel değişim kabul edilebilirdir.

benzer öndeyilerde bulunan iki farklı kuram söz konusu olduğunda ise quine’a göre daha basit olanı tercih etme eğilimindeyizdir. söz konusu bu basit olanı tercih etme kuralı sadece bilimsel kuramlar için değil, sağduyuya dayalı gündelik düşünme biçimlerimiz için de aynen geçerlidir. quine’a göre, temel unsurları duyumlar olan bir varlıkbilimdense, orta büyüklükte nesneler olan bir varlıkbilimi kabul etmemizin nedeni de basitlik kuralıdır. bu varlıkbilimle duyum deneyimindeki karmaşıklıktan kendimizi kurtarıp kendi dışımızdaki nesnelerden bahsedebiliriz. bu açıdan bakıldığında kendi dışımızda birer nesne olarak bir sandalye ya da masadan bahsettiğimizde, kendi başına var olan şeylerden değil bizim kurduğumuz, bu itibarla da kuramsal nesnelerden söz etmekteyizdir. ancak bu yaklaşım bir sorun barındırmaktadır. quine’ın buradaki akıl yürütmesi, öznel deneyimimizin unsurlarından söz edebileceğimiz özel bir dili olanaklı görür gibidir. quine daha geç dönem yazılarında böyle bir özel dildense daha nesnel ve kamusal bir yaklaşımı savunmayı tercih etmiştir. bir başka deyişle, duyu organlarımızın uyarılması neticesinde dünyayla temas ediyor olsak da gözlem önermelerimiz bu uyarımlarla değil kendi dışımızdaki nesnelerle ilgilidir. gözlem önermeleri bilgimizi içeren kuvvet alanının sınırlarında bulunmakta ve diğer tüm bilgilerimiz tarafından etkilenmekte ve belirlenmektedir. öte yandan, dünyayla teması- mızı sağlayan önermeler olarak bilimi nesnel kılan da bu gözlem önermeleridir.

seçme kitapları
1934 | (1940) a system of logistic, harvard univ. press.
1951 | mathematical logic, harvard univ. press.
1966 | selected logic papers, new york: random house.
1970 | (2nd ed., 1978). with j. s. ullian, the web of belief, (new york: random house). [türkçeye çevrilmiştir. bkz. bilgi ağı]
1980 | (1941), elementary logic, harvard univ. press.
1982 | (1950), methods of logic, harvard univ. press.
1980 | (1953), from a logical point of view. harvard univ. press. contains "two dogmas of empiricism."
1960 | word and object, mıt press; the closest thing quine wrote to a philosophical treatise.
1974 | (1971) the roots of reference, open court publishing company, (developed from quine's carus lectures)
1976 | (1966). the ways of paradox, harvard univ. press.
1969 | ontological relativity and other essays, columbia univ. press. ( contains chapters on ontological relativity, naturalized epistemology, and natural kinds).
1969 | (1963), set theory and ıts logic, harvard univ. press.
1985 | the time of my life: an autobiography, the mıt press.
1986 | (1970), the philosophy of logic, harvard univ. press.
1987 | quiddities: an ıntermittently philosophical dictionary, harvard univ. press.( a work of essays, many subtly humorous, for lay readers, very revealing of the breadth of his interests).
1992 | (1990). pursuit of truth, harvard univ. press. ( a short, lively synthesis of his thought for advanced students and general readers not fooled by its simplicity).
1995| from stimulus to science, harvard univ. press.

önemli makaleleri
1946| "concatenation as a basis for arithmetic." reprinted in his selected logic papers. harvard univ. press.
1948| "on what there ıs", review of metaphysics. reprinted in his 1953 from a logical point of view. harvard university press.
1951| "two dogmas of empiricism", the philosophical review 60: 20–43. reprinted in his 1953 from a logical point of view. harvard university press.
1956| "quantifiers and propositional attitudes," journal of philosophy 53. reprinted in his 1976 ways of paradox. harvard univ. press: 185–96.
1969| "epistemology naturalized" in ontological relativity and other essays. new york: columbia university press: 69–90.
"truth by convention," first published in 1936. reprinted in the book, readings in philosophical analysis, edited by herbert feigl and wilfrid sellars, pp. 250–273, appleton-century-crofts, 1949.

referanslar

ömer yıldırım, atatürk üniversitesi sosyoloji bölümü 1. sınıf "felsefeye giriş" ve 2., 3., 4. sınıf "felsefe tarihi" dersleri ders notları.
kemal batak, felsefenin sonu: doğallaştırılmış epistemoloji ve a priori bilgi.
w. v. quıne, j. s. ullıan, bilgi ağı.

devamını okuyayım »
15.05.2017 10:29