piggy in the mirror

  • 251
  • 0
  • 0
  • 0
  • 3 yıl önce

5 eylül 2012 afyonkarahisar'daki patlama

kendimi ve kelimeleri zorlukla toparlayarak bir şeyler yazmaya çalışacağım fakat nereden başlayacağımı hiç bilmiyorum. iki gündür kabullenmeye çalışsam da, tüm bu olanları aklım almıyor. birçok insan bu patlama haberini televizyonlardan, gazetelerden öğrendi fakat ben maalesef ki, annemden gelen bir telefonla, “ümit gitti” cümlesiyle öğrendim. halbuki sabah annem beni aradığında, ümit’e ulaşamıyoruz dediğinde, böyle bir ihtimal aklımın ucundan geçmemişti. ancak listelerde ümit'in ismini gördükten sonra, olanlara inanabildim. ümit benim çocukluk arkadaşımdı, annem kendisini oğlu gibi severdi.

olayın ardından iki gün geçti, ‘gerçek’ zihnimin duvarlarına çarpıp duruyor; bu da ölümün doğası gereği olağan bir durum sanırım. insan hiçbir zaman ölümü kabullenemiyor. hele ki ölen kişi, daha 27 yaşında, hayatını yeni kurmaya başlamış, önemli bir bilim projesinde görev yapan ve aradan çıksın diye, askere gitmiş gencecik bir insansa. ölüm, cümleler için fazla büyük, bu yüzden sadece sessizliğin doğasıyla uyum sağlayabiliyor. dinsel ve ahlaksal telafilere sığınmadıkça, bu durum tesellisiz kalmaya mahkum. fakat dilerim ki, ailesi bu türden bir teselli yolu bulur yoksa bu çok da içinden çıkılabilecek bir durum değil. bir kenarda kurumlara, devlete, orduya olan bir nefret, kızgınlık duruyor, bir kenarda ise saf, katıksız bir acı. bu acıya neresinden yaklaşman gerektiğini bilemiyorsun. insan olmanın gerekliliği olarak, vicdan sahibisin ve bu yüzden acıyı reddetmenin sonucu olarak delirebileceğini biliyorsun. bu olay, kendi adıma bu ve bunun gibi bir sürü meseleyle hesaplaşmama sebep oldu. hala daha çaresizce kafa yoruyorum, anlamlandırmaya çalışıyorum. biliyorum ki, bu işin içinden çıkmak mümkün değil, neresinden tutsan elinde kalıyor.

öldüğünü öğrendiğim gece, rüyamda onu bir bebek olarak gördüm, doğduğu gün annesi ölmüş. ağlayarak uyandığımda bilinçaltımın bana ne söylemek istediğini anlayamadım, aslında hala daha anlayamıyorum. sadece koskoca bir çaresizlik hissi ve yarım kalmış bir hayat var ortada. devlet dersinde öldürülen çocuklardan biri de, o oldu işte. koskoca bir hiç uğruna, ölüp gitti. bu ülkede, bu hikayeleri medyadan okuya okuya o kadar kanıksamışız ki, insan bu kadar yakından bunu deneyimleyebileceğini aklına getirmiyor. öyle korkunç bir sahtelik içinde boğulmuşuz ki, haberimiz yok. benim asıl şaşırdığım noktalardan biri de, biz henüz ölüm haberini annesine söyleyemeden, medya mensuplarının, evlerinin kapısının önünde yerini almış olmasıydı. ‘şehit haberi’ yapmak için bekleyen bu insanlar, öyle soğukkanlılıkla bu işi yapıyorlar ki, birkaç kez ikaz etmemize rağmen gitmediler. en sonunda, annemin bağırışları ve ağlayışlarına dayanamayıp, gittiler. basın yoluyla oluşan sahtelik, gazetecilerin bu derece duygularından arınmış biçimde duruma yaklaşmasıyla yayılıyor ve büyüyor. bu haberleri kanıksama hali, biraz da bundan kaynaklanıyor.

fakat şu bir gerçekmiş; ateş sahiden de düştüğü yeri yakıyor. umarım bu ateşin sıcaklığı dalga dalga yayılır ve insanlar da durumun vahametini kavrarlar. ben bu çaresizlik hissiyle, kafamdakileri ancak bu kadar toparlayıp, yazıya dökebildim. sahiden tarifsiz bir üzüntü bu ama bir yandan sözünü ettiğim o kızgınlık hissinden de kurtulamıyorum. bu meselenin burada kapanmaması için, kendi adıma elimden geleni yapacağım. bu ülkedeki yargı organlarının bir işe yaramadığı aşikar, gerekirse bu olay aihm’ne kadar taşınır. yeter ki, ‘kazazede’, ‘eğitim zayiatı’ diye insanları daha fazla kandıramasınlar. yeter ki, gencecik insanlar, kendi inisiyatifleri dışında, zorla sürüklendikleri kışlalarda telef olmasınlar.

devamını okuyayım »