raskolouse

  • anka kuşu (861)
  • 542
  • 0
  • 0
  • 0
  • 3 ay önce

frances ha

bugün iş arkadaşımın çakmağı tutukluk yapıp alev almayınca dahl’ın “güneyli adam”ı geldi aklıma. (henüz okumamış mıydınız? buyrun o halde: man from the south/#53862444) anlatsam mı anlatmasam mı diye kıvranırken, arkadaşımın “aslında çok kalitelidir, ellerimin terinden herhalde…” diyerek çakmağı övmeye girişmesinden cesaret alıp sözkonusu kaçığa dâir gerilim dolu hikayeyi anlatmaya başladım. roald dahl’ı bilirsiniz, tansiyonu yavaş yavaş yükseltir, hiç fark etmezsiniz. şöminenin karşısında bir pansiyoncu kadının ikram ettiği çayı içiyorken, bir de bakmışsınız kalbinizden boşalan yere bir tutam saman tıkıyorlar.

işte böyle, ben de hikâyedeki genç adamın çakmağına olan anlamsız güveninden bahsedip konuya girdim ve güneyli adamın garip aksanından, kapının önünde bekleyen gıcır gıcır cadillac'tan*, genç adamın çakmağının ardarda on kez fire vermeden yanacağı üzerine girdiği iddiadan ve ortaya koyduğu serçe parmağından bahsederek bu garip hikâyeyi büyük bir hevesle anlatmaya devam ettim. genç adamın elini masaya sabitlemeleri, iddianın başlamasıyla beraber genç adamın çakmağı çakmaya başlaması, bir, iki, üç, dört, …., yedi, sekiz derken bir kadının canhıraş bir şekilde odaya dalması ve güneyli adamı bir tarafa fırlatması. yıllar boyunca adamın böyle iddialarda kaybettiği arabalar, kestiği parmaklar ve nihayet kadının arabanın anahtarını iddianın hakemden almak üzere uzattığı eliyle zirveye ulaşan klasik roald dahl gerilimi.

hikâyenin sonunda, kadının şanssız sağ elinden bahsedip arkadaşlarımın yüzlerine baktığımda, son satırı okuduğumda yüzümde beliren dehşetin bir benzerini görmeyi beklerken, bundan çok uzak bir ifâde görmek beni biraz hayal kırıklığına uğrattı hâliyle. “okurken daha korkunçtu, anlatınca aynı tadı vermiyor…” diyerek kuyruğu kıstırdım ve konunun evrenin milyonlarca yıl öncesinde kalan soğuk bölgelerine doğru ışık hızıyla uzaklaşıp kaybolmasını umarak biraz hava almaya çıktım. eve gelince de ilk işim bilmem kaçıncı kez frances ha’yı izlemek oldu.

eskiden böyle şeyler yaşayınca içeriye bakan kim’e sarılırdım. mehmet günsür’ün inzivaya çekilmiş, sessiz kahramanları derdime derman olurdu. o zamanlar, gün içinde işle ya da başka gündelik mevzularla ilgili bir şeyler anlatma derdindeyken hep bir şeyleri doğru anlatamadığımı düşünür ve eksik kalanları telafi etmek isterken daha fazla kelime, daha fazla cümle, daha fazla mimik derdine düşüp, artık anlatmaya çalıştığım her neyse, konunun içinde iyice kaybolduğumu hisseder ve eve dönünce de kendilerinden bir şeyler kaparım umuduyla günsür’ün sessiz kahramanlarına kulak verirdim. şimdiyse böyle geçen günlerin akşamlarında frances ha’yı izliyorum.

şu yaşıma kadar hemen hiçbir konuda ciddi bir risk almamış, ayak bileğimi geçen suya adım atmamışken, bugüne kadar kurduğum yaşamı bir kenara bırakıp, hiç bilmediğim bir ülkeye doğru, sonu her türlü olasılığa açık bir yolculuğa çıkıyorum. üç-dört sene sonra beş parasız ve mesleksiz biri olarak köydeki evimize, annemle babamın yanına dönmem gerekebileceğini düşündüğüm gecelerde uykularım kaçıyor, kalkıp bu maceradan sonra elimde kalabileceğini düşündüğüm birikimimin beni ne kadar daha götüreceği konusunda ince hesaplara dalıyorum (ölene kadar okumaya yetecek kitabım olduğunu düşününce, aslında bunun hârika bir son olacağı fikrine kapılıyorum.)

işte bu hesapların ortasında frances imdadıma yetişiyor. o uçarı gülümsemesiyle bana yaşam acemiliğinin o kadar da kötü bir şey olmadığını, insanoğlunun önünde dikilen sonsuz sayıda medeniyette, her zaman anlatılacak bir hikâyemizin ve bize hikâyemizi anlatacak birilerinin olacağını söylüyor ve şu ünlü kaçık modern dansçıdan, tavşanlardan, tavuklardan, kış yağmurlarından, gürül gürül yanan sobadan ve bir karış kaymak bağlamış sütten bahsetmeye başlıyor. amma da hikâye.

*oonel'e teşekkürler.

devamını okuyayım »
27.08.2015 00:47