rrr

  • şamda kayısı (702)
  • 783
  • 0
  • 0
  • 0
  • 5 ay önce

marziye

üniversite yıllarımda tiyatrocuydum ben. brecht'in epik tiyatrosuyla ilgili 600 sayfalık kitaplar okur, tragedya'ların antik yunan hukuk felsefesiyle bağını ortaya çıkarır, ajit-prop tiyatroyla ilgili yeni teknikler arar, genco erkal'ın geldiği noktadaki post-modernist yanları bilem ayıklardım. tiyatroculukta kahverengi kuşaktaydım yani.

gel gör ki, aynı sahnenin tozunu paylaştığımız bazı arkadaşlar, şu an isimlerini hatırlayamadığım, ancak o günün koşullarında şimdinin kurtlar vadisi etkisini yaratan dizilerinde çok nefis yardımcı roller kapmakta, paranın da amına koymaktaydılar.

"ey okuyucu, para önemli değil deme sakın, o paradır sana şu an bu entry'i okuma hakkını veren" gibi yabancılaştırma efektlerimiz vardı ama paramız yoktu işte...

derken kendimi bir oyunculuk ajansının kapısında buldum. öyle ya, tiyatrocuyduk, tv'de oynamak da iş mi idi? paşa paşa bir boy ve bir portre fotoğrafımı verdim, geldim evime rol beklemeye ve teklif gelecek dizilerden hangilerinde oynamayı kabul edeceğini düşünmeye başladım...

sorarım size aziz posikles, hayata feveran edişimizin her anını, yırtılmayan bir çığlığa, hassas yanılsamalara, durağan lodosa hapsedebilir misiniz?

telefonumun ajans tarafından çalınması için bir kaç ay geçti aradan...marziye dizisinde ufak bir rol vardı ama figürasyon değildi elbette canım, biliyorlardı benim tiyatrocu olduğumu...yarın saat 09:00'da akm'nin arkasındaki cafede olabilir miydim?

elbette orada olacaktım güzel dostum, can yoldaşım...yarının ışıltılı günlerini görmek için tırmanılacak yolu da, sevda türkülerini söylemeyi de en iyi biz bilirdik.

tüm dizlerin figüran kadrosunun toplandığı cafe olduğunu öğrendiğim mekanda toplandıktan sonra, çengelköye, marziyenin çekildiği villaya doğru yola çıktık. kafamda ekrem bora ile yapacağım yeşilçam münazarasından bazı sorular dalgalanıyordu.

bensizliği kaybedeli çok olmamış, buhranımı o hazan yağan yağmurlar derinleştirmemişti. sevi bir mumcasına kendi aurasını yakıyordu.

villada, daha önce cafede ve minibüste tanış olduğum diğer figüran kadrosuyla kaynaştık. oradaki "şşşşt, siz gelin bakayım buraya..." diyen ve yardımcısına "şunlara kostümlerini verin" diyen kadın yönetmen yardımcısı olmalıydı. diğeri de onun yardımcısı. resmi polis kostümlerini giydim, evin içinde bir cinayet sahnesinin çekileceğini de duydum...sadece sahne dramaturjisini bana danışmak için neden bu kadar geciktiklerini düşünüyordum ben, bahçenin diğer köşesinde kadir inanır ve gülben ergen televole'ye röpörtaj verirken...

bir de röpörtaj vermek diye birşey var aağbi...ne veriyorsun, adam gelmiş işte, işi o...sorusunu soracak gidecek...sen ööle "hıbı hıbııı hedeee" diye ne sorarsa onu söyleyeceksin..röpörtaj vermek...nedir bu ya ...gören de cumhuriyet kuruyorsun sanacak....

neyse sahneye geçtik, cinayet işlenmiş, maktul yerde kanlar içinde yatıyordu...ben ise en tiyatral halimle girecek, katilin elindeki silahı alıp poşete koyacak, katilin koluna girecektim. o sırada gülben ergen ve kadir inanır iki yanımdan koşarak sahneye girecek ağlaşacak, sevgi sözleri söyleyecek ve sarılacaklardı. katilin diğer koluna da iyice kankalaştığımız, üniformasının paçaları uzun gelen figüran arkadaşım girecekti...ne kötü ki oyunculuk tecrübesi yoktu...onun yükü de bana binmişti...sahnede tüm ağırlığı taşımak zorundaydım. ve bunu iki buçuk saniyelik, konuşmasız bir oyunculuk tekniğiyle dile getirecektim...tanrım...tiyatro, benim omuzlarımda hayatla yüzleşecekti...

.
.
aylar sonra
.
.
- alo
- naber lan amcıkağızlı, tgrt'ye çıkmışsın lan...ne o sik gibi polis olmuşun?

devamını okuyayım »