sahatay

  • 285
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen yıl

sözlük yazarlarından denemeler

metafizik perspektiften fizik aleme baktığımda, iki boyutlu bir zindanın içinde buluyorum kendimi. kavrayışımı artırıp gözlerimi göklere çevirmek istediğimde aşırı parlak ve yakıcı bir ışığa maruz kalmaktan dolayı neredeyse körleşiyor, hiçbir şey göremiyorum. göklerde harekete imkan yok sanki. kavramsal kuklalardan oluşan bir zeminsizliğe benziyor orası. diyalogun dünyasından da muaf olmalı gökler.
düşündükçe kalbi tekleten, öncesiz ve sonrasız bir sonsuzluğun tek parça ritmi. burası ise gürültücü, göz alıcı, suyu kirli bir delilik panayırı; diyalog hakim her yere. her şey iç sıkıcı bir muhabbetin telaşıyla arzu peşinde koşuyor. ne kadar baygın ve yavan. ancak çocukça ham bir zihin tatmin olabilir burasıyla. suskunluğa, hareketsizliğe ve monologa kavuşmamın görkemini yaşayabileceğim bir diyarın hayaliyle bu akşamı da huzuruma getirmiş bulunuyorum.

dışarıda her şeyin spin atıp tesadüfi zincirler oluşturarak birbirine bağlandığı bir hengamede iç sesimin müthiş durağan beceriksizliğine sığınmak istiyorum. hareketsizlik. meditatif bir suskunluk. susarak sevişmek. derinliğini yitirmiş, renksiz bir zemine boş gözlerle saatlerce bakabilmenin meczup gururu. sindirim ve boşaltımdan arı bir bedenin, düşüne düşüne düşüncesizleşmiş arsız bir sindirim organı olan beyin makinesinin kendi çarklarının iğrenç marşlarına duyarsızlaştığı o pek kıymetli anın vereceği huzur. suskunluk ve hareketsizlik; zaman bilmecesinde çözülüp gidene dek susmak.

bu öğlen ağaç yapraklarında tazelenen şeytan kahkahalarını seyrettim. günlerim bir şekilde bitiyor. hayatta kaldığım her an absürd bir destan gibi. burun kanatlarımın bayat, bin yıllık bir nefesle kıpırdadığı her an kötü biri olarak anılacağım. bedensel varlığım bencilliğimin ispatı. ben olmasaydım, arzu duyan bir benliğim de olmayacaktı. sokaklarda otomobil vızıltıları arasında yalpalarken kanım donuyor. şahit olduğum tüm şehir ve insan manzaraları bulantımı artırıyor ve heyecanımı dehşet verici bir noktaya çekiyor. hayatta kaldığım veya ölüme atıldığım her an maddi ve ben maddeden bilerek veya bilmeyerek, tiksiniyorum. toprak, çamur. betonların içinde güya binbir sır. her biri birbirinin taklidi insani zaaflarla örülü yaşamlar. perdenizi yırtın. pencerenizi sonuna kadar açın. içeri-dışarı ayrımının olmadığını farkettiğiniz an, ne yeriniz ne yurdunuz kalacak! size kökensiz bir yazgının miras bıraktığı telmaşa bedeninizden başka sığınağınız yok -ki onun ıslak makinesi içinde de bir sürü benlik var. hangisi sensin; çıldırırsın.

birçok meslek var. tüm bunlar gerçekte ne işe yarar? hayatta kalmak mı, pratik bir
oyalanma mı, bilinç yükünü üzerinden atmak mı; ne işe yarar? her şeyin içini dışını bir olarak gören bir zihnin vatansızlığı, hangi meslek dalıyla yatıştırılabilir?! maddeden bağımsız bir şey mi var, kendimizi yavan oyalanmaların ötesine atabileceğimiz o tinsel dokunuşlar, nerede hani? tüm malzememiz duyumsal tecrübelerimiz. bu yanlışsa dahi, tanıklığımız bununla sınırlı. belki birkaç saat süren müzik dinleme seanslarının sağaltıcılığının, zamanın kendisinin bir mekana dönüştüğü türden bir sonsuzluk gürültüsü karşısındaki hükmü nedir? var mıdır? anlık kavrayışımıza göre belirlenen zaman, hangi musibetin gölgesidir? ne oluyor ulan?! hayretten dehşete doğru vakarlı bir sürüklenişle eziliyor ruhlarımız.

önce tarihin sonra zamanın sonuna dek konuşsam ancak diner elemim. üzerimdeki garabet, varlığımın tabiatından. coğrafyamın arabesk hüznünü kuşana kuşana edebi cümleler kovalıyorum ki vakit geçsin, göğsüm daha az sıkışsın. bu akşam çok kötüyüm ve daha nice akşamlar göreceğim böyle.

devamını okuyayım »