seagullineskisehir

  • 1499
  • 0
  • 0
  • 0
  • 3 yıl önce

bir fahişe ile sevişmek

bir mezunlar sitesinde karşılaştığım yazıdır. neden hayır' a ait iç ses bir erkek kadınlar tarafından arzulanmalı ve seçilmeli diyordu. hikaye gerçek midir bilmem? herkes ne anlar ne anlamalı derdinde değilim. ama bir insana dokunmanın ne kadar zor olduğunu ve neden zor olduğunu anlatan nefis bir cümleydi. sahibinden özürle alıntılıyorum yazıyı.

".......................................................
aslında bir fahişe ile aynı yatağa girmek kadınların sandığının aksine pek çok erkeğe son derece ters gelen bir iştir. birincisi fahişe ile irtibatın sağlanması çok terstir. sıradan, namuslu ve orta sınıf bir erkeğin hayatta konuşmak istemediği bir takım kişilerle (yani, muhabbet tellallarıyla) irtibata geçilmesini gerektirir. hadi bunu bir kenara bırakalım, fuhuş dünyanın pek çok ülkesinde yasalara aykırıdır. o yüzden para karşılığı seks aradığınız zaman bulunduğunuz toplumun kriminal bir kesimiyle karşı karşıya kalırsınız ve yatacağınız kişi de sonuçda suç işleyecek biridir. bu durum da pek çok insanın yeterince midesini bulandırdığı için gene fahişelere olan
talepte ciddi bir azalma yaşanır. bu sadece türkiye'de değil, tüm avrupa'da da böyledir. bu nedenle evli adam olarak da, boşanan adam olarak da almanya ya yaptığım onlarca ziyaretin tek bir seferinde bile aklıma bu tür atılımda bulunmak gelmedi.

sorunlar bunlarla da bitmez. çünkü yaşadıkları garip yaşamın izleri fahişelerin yüzlerine de bedenlerine de fena halde siner. toplumda istenmeyen bir kişi olmanın verdiği garip bir yamukluk ve çirkinlik göze batar. pek çok yerde ortalıkta gördüğüm sokak kızlarıyla bir takım insanların yatmak için para ödediklerini düşündüğüm zaman hala hayretler içinde kalırım. bu durum tabii ki çok genç ve mesleğe yeni başlayan fahişeler için geçerli değildir. çok güzel genç fahişelerin olduğu bilinir ancak bu seferde ciddi bir suçluluk duygusu ön plana çıkar. açıkcası batacak ve mahvolacak bir insana, ölüm yolunda ilk adımları attıran (zebani)
durumunda kalırsınız ve pek çok iyi yürekli insan bu yükü taşımayı aklına bile getirmez.

tüm bu nedenler yüzünden boşanan adam olduktan sonra bile fahişeler benim için ciddi bir seçenek oluşturmamıştı.
taa ki rusya'ya gidene dek...

çok soğuk bir şubat günüydü. 2500 odalı dünyanın en büyük genel evi olduğu
iddia edilen moskova'nın kosmos oteline yeni girmiştim... doğruca resepsiyona gidip kaydımı yaptırdım. moskova otellerinin sovyetler birliğinden kalma geleneklerine göre anahtarımı almadan asansöre yürüdüm.
sekizinci katta asansörden çıkınca babuşkanın masasını karşımda buldum.
“babuşka” rusça yaşlı hanım demektir. bunların tamamı şişman ve çirkin olurlar. rusya otellerinde de her katın bir babuşkası vardır. aşağıda aldığınız bir kartı ona verirsiniz o da size odanızın anahtarını uzatır.
ilginç bir uygulamadır. otelden çok transatlantik koridorunu andıran yoldan
ilerleyip odamı buldum. içeri girdim. bavulumu kenara attım, sağa sola bakınırken kapı çalındı. açtım. karşımda inanılmaz güzellikte bir kadın.
çekingen, masum bir gülüşle, hatta özür dilercesine "masaj ya da başka bir
şey" isteyip istemediğimi soruyordu. istanbul'dan 39 derece ateşle yola düşmüştüm, ilaçlarla ayakta zor duruyordum.

"hastayım" dedim. kadın o kadar güzel ve hoştu ki, hani sağlıklı olsam, redetmek ayıp ya da günah olacakmış gibiydi. gözleri parladı.
"size çok değişik bir masaj yaparım, iyi olursunuz." deyiverdi. irade, çekingenlik ya da hödüklükten mi bilmiyorum, kadıncağızı savuşturmayı başarmıştım. gece bir yemek molası dışında odamdan çıkmadım. rus otellerine has telefonlar gelmeye başladı. kgb ajanı tonlamasıyla ingilizce konuşan bir
takım kadın sesleri odama gelmek için teklif üstüne teklif yağdırıyorlardı. ama dayanıyordum. gece bir buçuğa doğru uyandım. koridorun bir ucundan bir
tıkırtı geldi. ardından rusça bir kadın sesi. sonra aynı tıkırtı biraz daha kuvvetli duyuldu. aynı kadın sesi de aynı anlamsız sözcüklerle daha kuvvetlendi. iki rus fahişe koridorun bir ucundan başlayıp tüm kapıları çala çala geliyorlardı. kapı vurulmaları geldi, benim kapım da vuruldu, sonra tam ters yünde azalarak çekti gitti. tamam artık sabaha kadar başka seans olmayacaktı.

iki üç gün sonra sıhatim yerine geldi. ben de durumu daha iyi değerlendirmeye başladım. "neden bu hanımlardan birini tanımayacaktım ki?"arada iğrenç pezevenkler mi vardı? bir takım kriminal kişilerle irtibata mı geçmem gerekiyordu? kadınlar çok mu çirkindi? ya da bunlardan biriyle yatmak
bende büyük bir suçluluk duygusu mu yaratacaktı. sorunların hepsine birden tek bir defada "hayir!" diye haykırıyordum.
pezevenkler varsa bile aradaki kriminal kişilerle birlikte çok ama çok uzaktaydılar. kadınlara gelince inanılmaz çekiciydiler. ne kadar çekici olduklarını anlatmaya sözcük bulamıyordum. bu konuyu konuştuğum tüm
hemcinslerim de benimle aynı düşünceleri paylaşıyorlardı. suçluluk duygusu ise rusya’da tam bir “şaka” idi. bu olayın geçtiği günlerde bir öğretmen maaşının sadece “7” amerikan dolarına karşı geldiğini düşününce suçluluk duyulacaksa bunu başkalarının, yani bu durumu yaratanların duyması gerektiğine inanıyordum.

o zaman?..
otelin dev lobisinin ücra bir köşesindeki küçük bara yöneldim. burası akşam her türlü ten pazarlamasının yapıldığı ana noktaydı. barın
basit sandalyelerinden birine oturur, içkinizi söyler, gelen hatunlara ve onlarla ilgilenen, tamamı batı avrupalı iş adamlarına bakarak vakit geçirebilirdiniz. son iki gecemi bu şekilde değerlendirmiştim. saat dört olmadan barın önüne gelmiştim. ancak servis yapan bıkkın bir rus barmenden başka kimsecikler yoktu. kendime bir kahve alıp öndeki masalardan birine kuruldum. on beş dakika sonra genç bir kız acelesiz adımlarla bara
geldi. biz her şeyi biliriz ya!.. fahişeleri de bir kilometreden görsek hemen tanırız… kız rahat ve son derece normal bir edayla barın yüksek
iskemlelerinden birine tünemişti. hareketlerinde yaptığı ya da yaptığını sandığım işle ilgili en küçük bir işaret bile yoktu. çiftleşme dönemindeki boğalara has bir sükunet ile yanına gitmiş olarak kendimi buldum. ikinci film karesinde ise biraz önce oturduğum masada beraberdik… araları nedense kopmuş… genç, son derece düzgün, makyajsız ama bakımlı ve güzel bir kız. çat
pat ingilizce bile konuşuyor. masama geldikten bir kaç dakika sonra hala kızın gerçekten bu işi para karşılığı yapan biri olup olmadığı konusunda tereddüdlerim vardı. ancak birden bire, son derece doğal bir şekilde ortaya
para konusu atılıverdi. oh! be rahatlamıştım…
artık kimse okumuyor ama meşhur kamelyalı kadınromanında bir sahne vardır.
genç aşık, deli gibi sevdiği kadının (yani kamelyalı kadının) bir fahişe
olduğunu öğrenince şöyle der: “onu elde edebilmek için tüm hayatımı vermeye
hazırdım, ama 20 frank veremeyeceğim kadar ağır geldi…” o zaman hem franklar
daha değerliymiş hem de aşklar… ben ise bu hatunun sadece 100.- dolar olduğunu öğrenince “oldu bu iş anam!” türünden için için göbek atmaya başlamıştım bile… oluşturmaya çalıştığım iğreti sohbetin olmadık bir yerinde kız adımı soruverdi. ama bunu öyle sitemli edayla yapmıştım ki, çakıldım
kaldım. döğünmeye başladım… “ulan et budalası hayvan!.. bir isim bile sormaktan aciz misin?.. bu kadar mı insanlıktan uzaksın?..” en dandiriğinden
eski türk filmlerinde bile adi zamparalar gittikleri pavyonlarda kızların
önce adlarını sorarladı.

"-ndemek adın gül… nassıh düştün sen bu yollarah… “

tabii, bar, pavyon ve genel ev kültüründen azade yetişmiş, modern türk
erkeği olarak en küçüğünden bir nezaketi bile ıskalamıştım.

her neyse, adı yelinda’ymış. anne rus, babası litvanya’lı… ya da tersi,
annesi litvanyalı…

pazarlığımız devam ediyordu. verilecek olan yüz amerikan dolarının karşılığı sadece bir saatmiş. günün erken saatlerinin bir avantaj olduğunu düşünerek iki saat isterim diye tutturdum. bir iki mızıldadıktan sonra kabul etti. işin raconu gereği önce benim yukarı çıkmam gerekiyormuş. oysa ben pazarlıkta anlaştıktan sonra koluma takıp, asansöre doğru yollanacağız sanıyordum.
odamda bir aşağı, bir yukarı dolanıyordum… biz bu işlerin erkekliğin doğal bir raconu olarak yapıldığı zamanları burun farkıyla kaçırmış bir nesildik.
o nedenle hiç tanımadığım biriyle başbaşla kalıvereceğimi düşünmek biraz sinirli yapıyordu. arkadaşım galip aklıma geldi. bu eski dostum parayla aşk aradığı zaman bütün bir gece için anlaşır sonra da hatunu iyice bir yere yemeğe götürür, birlikte eğlenir öyle evine alırmış. biz de “ulan hıyar, zaten para veriyorsun, bir de masraf etmek neye?” deyip fikir beyan ederdik. o da bilgiç bilgiç sırıtırdı. demek adamın bir bildiği varmış.

kapı çalındı. yelinda utangaç bir ifadeyle içeri süzülüverdi. pencerenin kenarındaki koltuklara oturduk. nasıl olsa iki saat için anlaştığımızdan çok fazla acele etmek istemiyordum. bir kaç şey konuşmaya kalktım ama yelinda sabırsızlanıyordu. “duş yapacağım” diye tutturdu. nataşaların bu ritüelini daha önceden biliyordum. banyonun kapısında kayboldu. beş dakika sonra ise
anadan üryan dışarı çıktı. bu kadar diri bir vücut beklemiyordum, ama bu soyunma işinin de böyle çabuk atlatılmasına biraz içerlemiştim.

yanıma geldi, ancak benle ilgileneceğine odadaki antika televizyona eğilip,
sabahtan akşama kadar rusça rock müziği yayını yapan bir kanal buldu. “bu
müzik olmadan olmaz” diye de açıklama yaptı. sarmaş dolaş olmuştuk. her şey
mükemmel olmalıydı ama olamıyordu. kısa sürede tüm heyecanım ölüverdi. bir takım mekanik hareketleri yapmaya çalışıyordum, ama aids korkusu yüzünden gerçekten arzu ettiğim bir sürü başka hareketi yapamıyordum. ayrıca ne kadar nazik, kaliteli, güzel ve hatta kültürlü olursa olsun bu kız şu anda benimle olmak istemiyordu ve bedenim de bu gerçeği “trak!” diye fark ediyordu. sahtekarlığa bir süre daha devam ettim. sonunda bir şeyler oldu… daha bir
saat dolmadan kızdan odayı terk etmesini rica ettim.
o gittikten sonra, gerçekten içim sıkılmış olarak yatağımda seriliyken bir sürü gerçeği yeni fark ettiğimi anlıyordum. bunlardan en birincisi fahişeyle sevişmenin imkansız olduğuydu. biz bu eylemi gerçekten “sevmek” fiilinden türetmekten hoşlanıyorduk. yani “sevmekten” sevişmeyi çıkaracak ve ben onu severken o da beni sevecekti. işte onu bu kızlarla yapamazdınız. hatta eşinizi tatmin etmeye uğraşır gibi bunlara emek harcayıp, aslında gülünç duruma bile düşmeniz çok normaldi.
bu nataşa macerasının öğrettiği bir nokta daha vardı; bizim için seksin en
önemli özelliğinin arzu edilmek, yani başka erkeklerin arasından “seçilmek” olduğunu anlıyordum. “arzu” konusu olmadan seksteki heyecan da sıfıra iniveriyordu… daha sonra başka öyküler aklıma gelmeye başladı. bu tür
kadınlara para yediren, ocak söndüren geri zekalıları hatırladım. adamlar aslında çok anlamlı bir şey istiyorlarmış; kadınlara fazladan bir şeyler sunup, arzu edilmeye çalışıyorlardı. çünkü en kara cahiller bile (en azından bazıları) `aslında arzu edilmedikleri gerçeğine dayanamıyorlardı`.
yelinda’yı düşündüm. ayın on beş günü litvanya’da normal bir yaşam sürüp,
diğer on beş günde moskova’ya geliyormuş. kendini toplumun kahrolmuş, aşağılanmış bir ferdi gibi düşünmediği için (aksine herhalde bütün köyünün toplamı kadar para kazanıyordu) kendine saygısı olan ve ne yaptığını bilen biri gibi davranıyordu. onunla birlikte olmak kötü bir şeylere dokunduğum
hissini kesinlikle vermemişti.
finlandiyalı, çok sevdiğim ve bu işlerde bayağı tecrübeli bir dostumun sözleri aklıma geldi. “sadece 100 dolara böyle kızların bulunması harika bir olanak. iyice yaşlandığım zaman, sırf genç bir tene çekinmeden dokunabilmek için bunlarla birlikte olacağım. öyle sevişmeymiş, seksmiş falan değil. kız yatacak, ben de onu seyredip, her yerine dokunacağım.” dostumun sözleri
şimdi çok daha haklı geliyordu. boşanan adamların parayla her şeyin üstesinden gelebilecekleri palavrasını da bir şekilde test etmiş olarak akşam otelin görkemli restoranlarından birinde 1.- dolara hazar havyarı yiyip, 75 centlik nefis rus şampanyasından
iki şişe açtırdım. bu gece bir şeyleri unutmam gerekiyordu… sahi neleri "
unutacaktım?...

devamını okuyayım »
18.06.2007 15:32