senin beni sevebilme ihtimaline sicayim

  • 1
  • 1
  • 0
  • 0
  • 2 hafta önce

ekrem imamoğlu

ön not: sözlüğe geri dönmeyeceğim konusunda siz insanlığa söz verdiğimin bilincindeyim; fakat yurtta yaşanan olaylar silsilesi sonucunda bu yazacaklarımı sizlere duyurmak gerekliliğini bildim. belki, birkaç bin kişiye dahi ulaşsa az sonra okuyacağınız sözcüklerim; geleceğe hazır olmanıza yardımcı olur ve hepimize yardımı dokunur.

şunu da söylemek elzem: geniş bir analiz yazısı ve önceden bildiğim/kestirdiğim bir kısım gerçeklikler üzerine önermeler ile karşı karşıya olacaksınız. yazının giriş kısmı neden değişimin geleceği ve nasıl devam edeceği konusu ile ilgili olacak, akabinde türkiye ve yavaş-imamoğlu (dikkat edelim, iki belediye başkanı harici kimse önem arz etmiyor) eksenine geçeceğim. hasılı; kemerleri bağlayın.

türkiye'de siyasetin değişimini, muhalif partilerden birinde aktif olarak siyasetle uğraşmakta olan babamla sıkça konuşuruz, başlarda düşüncelerimi fazla progresif bulsa da muhtelif noktalarda beni yanında götürüp ya da başka görüşmeler ayarlayıp "büyük insanlarla" konuşturmuşluğu vakidir. hatta muhalif sathından sıkça duyduğunuz seçim sloganlarının hangilerinin bana ait olduğunu bilseniz şaşırırsınız. bunun yanı sıra, iş gereği ülkenin çeşitli bölümlerini gezip yöneticilerle ve insanlarla bizatihi konuşma fırsatım oluyor.

2013 yılında değişimin geleceği tam olarak belirlenmişti. dünya üzerinde esen rüzgar italya'daki beş yıldız hareketi ile başlamış, (arap baharı geçerli bir argüman değil, zira o bir projedir. bak: 1950 ve sonrası ilk arap baharı) köhneleşen "ihtiyarların" sürekli devam eden iktidarları (bkz: silvio berlusconi) (bkz: süleyman hep başbakan) internetin gelişi ile birlikte çatırdıyordu.

biraz daha geriye alalım. aslında tüm bu olacakların işareti takım elbiseli kodamanların ve ihtiyarların arasına sürpriz bir seçimle dalıveren, meclis sıralarında boy gösteren pembe saçlı, bandanalı pp'li (piratenpartei: korsan parti) alman (öncesinde nordik) gençlerin "hacı selam, biz geldik" demesiydi. elbette baby boomer ve sonraki x kuşağına ikinci cihan harbi vasıtasıyla pompalanan "together we stand, divided we fall"* (birlikte ayakta durur, bölündüğümüzde düşeriz) tadındaki argümanların artık hükmünü kaybetmesi kaçınılmazdı, zira internet diye bir şey ortaya çıkmış ve tüm dünyayı kasıp kavurmaya başlamıştı.

normal şartlarda, internetten önceki, eski zamanlarda bir insanın fikirlerini özgürce beyan edip insanlara duyurabilmesi için bir grubun içine dahil olması gerekirdi. yani kendi savlarınızı rahatlıkla (yüksek sesle) konuşabilmeniz için düşünce sisteminize en uygun partiyi/derneği bulup, oradan "yürümeniz" gerekirdi. fakat geçer akçe konumdaki bu sistem büyük handikaplar barındırıyordu. öncelikle safi "düşünce sisteminize yatkın" olduğu için katıldığınız oluşum, içindeki insan sayısı arttıkça daha hantallaşıyor, yegane amacı para/güç kazanmak olan insanları daha çok çekmeye başlıyordu. bunun yanı sıra, aslında sizin savunduğunuz değerlere çok uymasa da, "en çok uyan" bir partiye "ait" olmak zorunda bırakılıyordunuz. 80 öncesi için konuşursak, "ülkücü" iseniz müslüman olmanız gerekir, komünist iseniz çok da özgürlükçü konuşmalara yanaşmamanız, "sadece müslüman" iseniz bir cemaate yanlamanız lazım gelirdi. aksi takdirde hiçbir yerde barınamazdınız.

sonra internet oldu. "merhaba arkadaşlar, kanalıma hoş geldiniz" diyen kişiler, bir anda on binlere, hatta milyonlara ulaşma şansına erişti. ve aksiyon başladı. ihtiyar hegamonyasından bunalan, kendini ait/sahip hissetmeyen insanlar birbirlerini bulmaya ve farklılıklarından keyif alarak daha sahih ve seçkin bir birlik oluşturmaya başladılar. eski inanışlar, etnisite farkları gibi iki yüz yıl önce ortaya atılmış fikirler toz olup dağılmaya teşne hale geldi. insanlar için birincil öncelik artık "insan gibi yaşamak" haline geldi. eski söylemler kaybolurken dinamizm mevcut siyasi oluşumları ezmeye geliyordu.

millet ittifakı kurulmadan birkaç ay önce "sağ ile solun birleşemeyeceğini, insanların derinden bölündüğünü" söyleyen kadim bir dostumla yol ortasında tartışırken yolda patenle kayan, henüz 18 yaşındaki bir genci çevirdiğim ve "siyasi görüş olarak sağ ile sol arasındaki fark ne arkadaş, bize bir söyler misin?" diye sorduğumda "onlar ne abi?" diyen genç ve gençler memlekete baharı getirdi. apolitiklikle suçlanan ufak çocuklar, aslında hamasete ve arkaik düzene verilecek en güzel cevabı bulmuşlardı:

ilgilenmiyorlardı.

onların ilgi alanları, hobileri, kendilerine ait düşünceleri vardı ve temcit pilavı gibi önlerine sürülen konulara boş gözlerle bakıp yollarına devam ediyorlardı. dışarıdan apolitiklik olarak görülen bu durum, aslında ebeveynlerinin başarısızlığının aksine bireyselleşmeyi başaran ve hayatlarıyla ilgili öncelikleri bir grubun/zümrenin geleceğinden ziyade kendilerine ait olan gençlerin yürüyüşlerinin başladığına delaletti. onlar rövanşist bir şekilde "biz kazanalım ve birileri kaybetsin" anlayışına sahip değillerdi. onlar sadece diledikleri gibi yaşamak istiyorlardı. mesela sevdiği bir oyunda pro caster/streamer olmak isteyen, ya da ressam olmak isteyen bir genç, yeri geldiğinde ailesini bile o kadar umursamıyordu. kendilerine ait jargonları, iletişim biçimleri ve yöntemleri olan bu çocuklara bir ad bile vermişlerdi: z kuşağı. inanır mısınız, yaşlıların onlara yapıştırdığı bu ismi bile umursamadılar. onlar, onlardı işte. basit. onlar şimdinin ve geleceğin insanlarıydı.

peki, nasıl oldu?

2009'yılında ilk kez seçime giren mansur yavaş, gençlere öncelik vereceğini ilk söylediğinde hiç beklenmeyen bir biçimde ankara'da imkansızı başararak yüzde 27 oy almış ve herkesin takdirini toplamıştı. ziyadesiyle akıllı ve önemli bir isim olan yavaş, tartışmasız bir biçimde türkiye'deki pozitif siyasi değişimin birincil sağlayıcısıdır. bu titri kendisine bu kadar kolay bir şekilde vermemin en mühim sebebi 2014 yerel seçimlerinde, karşısında çok orantısız bir kuvvet var iken yakaladığı başarıdır. tartışmalı seçim sonuçlarının akabinde bile çizgisini bozmayan yavaş'ın ülke cihetinde vatandaşların nezdinde nasıl yer edindiği aşikardır. son seçimde de ankara'da açık ara denilebilecek bir fark ile kazanan yavaş, bir başına yeni bir devir başlatmış ve 2009'dan bu yana ılımlı duruşu, sabrı, bütünleştirici ve samimi tavrıyla insanların özlediği siyasi figür olarak görülmeye başlamıştır. ancak ilerleyen yaşı ve yaşanan olaylar sebebiyle yıpranması dolayısıyla, belki de yapması gerekenin bu olduğunu düşündüğünden sadece bir dönemliğine başkanlığa talip olacağını taahhüt etmiş, dolayısıyla siyasette kalıcı olmayacağının sinyallerini vermiştir.

zamanda biraz daha kayalım: chp reisicumhurluk için muharrem ince'yi ilk aday gösterdiğinde aslında kaybedeceğini kabullenmişti. çok sayıda fraksiyona bölünmüş olan ve en ufak bir "kabadayı" eline geçtiğinde dağılmaya teşne olan chp'nin acilen bir lidere ihtiyacı vardı. kılıçdaroğlu bekleneni veremediğinin farkındaydı, evet partiyi aşırı uçlardan temizlemişti nispeten; lakin genel olarak tek başarısı partiyi tek parça halinde tutabilmekti. mahalle ağzıyla konuşan, son apolet sökücü ve insanları el elden kutuplaştıran muharrem ince kaybettiğinde o güne kadar tartıştığım herkes bir anda piyasadan kayboldu. burada yapılan hesap hatası barizdi. chp seçmeni, akp seçmeninin sevdiği şeyin hazırcevaplık, laf ebeliği ve kabadayılık olduğunu düşünüyordu ve muharrem ince'nin o kitleden oy alabileceğini zannettiler. ama kemikleşmiş ihtiyarlar zaten ince'ye dönmezdi. gençler ise boş gözlerle ince'ye bakarak omuz silktiler ve yollarına devam ettiler. velakin tüm bu sürecin chp'ye iki faydası oldu: parti ve taban içinde yetkili konumdaki zatlar nihayetinde iktidar ile aynı söylemleri kullanarak kazanamayacaklarını anladılar; ikincisi ve daha önemlisi ise parti muharrem ince'den kurtuldu. zira, eğer ince chp'nin başına geçebilseydi şimdi çok farklı günlerde yaşıyor olurduk.

seçimden 6 ay kadar önce, güvendiğim bir yerden kulağıma çalınan "ekrem imamoğlu" fısıltısı ile adamın adını ilk kez duyduğumda hem şaşırıp hem ümitlenmiştim. çünkü konuşulan isimler gürsel tekin, muharrem ince gibi kaybetmesi garanti olan isimlerdi. o zamanlar henüz ülkede duyulmayan bu ismi biraz araştırdığımda tek çekincem imamoğlu'nun bu işi kaldırıp kaldıramayacağıydı. günler hızla geçti ve imamoğlu aday gösterildi, ilk gün istanbul çapında tanınırlığı yüzde 16 olan imamoğlu, tek kelimeyle şairane bir çalışma tarzıyla hareket etti. mansur yavaş'ın öncülüğünü yaptığı stratejiyi takip ederek birleştirdi. bütünleştirdi. inanç verdi. güzellik dağıttı. nihayetinde, üç ay gibi rekor bir sürede seçimi kazandı. kazanması yetmiyordu aslında. o da bunun bilincindeydi. o yüzden seçim gecesi sabaha kadar ayakta kalarak insanlara ümit; hatta en mühimi bu ülkede yaşayabileceklerine dair inanç verdi. güzelliğin zorbalık karşısında kazanabileceğini gösterdi. üzerine atılan çamurda bile gül yetiştirdi. eh, kılıçdaroğlu da artık kendinden sonra partisini teslim edebileceği bir lider bulabildi.

peki, şimdi ne olacak? oyların yeniden sayılması sonucunda istanbul'u imamoğlu'ndan alacaklar mı? ben buna ihtimal vermiyorum. zira bu yapılırsa eğer, imamoğlu erken seçim sonucunda cumhurbaşkanı olur. zaten tüm işaretler de böyle bir şeyin yapılmayacağını gösteriyor. ama, tüm göstergelere rağmen böyle bir olay gerçekleşirse yapmanız gereken şu: imamoğlu'nun sözünden çıkmayın. taşkınlık yapmayın. zaten siyaset zümreleri şimdiden her şeyin farkında. sonuç ne olursa olsun kazandığımızın, olayın bittiğinin farkındalar.

unutulmaması gereken şu: eğer erk sahibi bir kişi ya da zümre gelecekte yapmak istediklerinden bahsetmeyi bırakıp geçmişten bahsetmeye* ve o zamanki başarılarını ön plana çıkarmaya başladıysa, artık gücünü kaybetmiş demektir.

türkiye mansur yavaş'ın öncülüğünde ekrem imamoğlu'nu, bir aksilik olmazsa gelecekteki reisicumhurunu kazandı efendiler. kutlu olsun. :)

bitirirken; lütfen bana siyasetle ilgili detaylı bilgi sormayın. artık ankara'yı üç dönemdir beklediğim mansur yavaş kazandı, istanbul'u ise gelecekteki reisicumhur ekrem imamoğlu. bundan böyle düzeltmemiz gereken bir şey yok. ya da kafa yormaya lüzum yok. bu iki güzel adam el ele verip bizleri düze çıkaracak, artık bize müsaade edecekler.

ben siyasetle ve ankara ile tüm bağlarımı kopardım; güzel izmir'e, hayatımı yaşamaya gidiyorum. size de aynısını salık veririm.

devamını okuyayım »