sherlockun afyonu

  • 1138
  • 4
  • 1
  • 0
  • geçen hafta

maya

öncelikle şunu söyleyeyim; ben bir müzik eleştirmeni değilim. hayatıma amatör anlamda 2 yıllığına bir bağlama girmiştir; daha kısa bir süreliğine de gitar… ben bir ‘nitelikli müzik’ avcısı da değilim. ama altyapıya -söze ve düzenlemeye- ses kadar önem vermeyi de uzun süredir dikkat eden bir müziksever olarak kendimi tanımlamam yanlış olmaz. grek buzukisine de, fransız chansonlarına da aşinayım; herhalde başka hiçbir şey dinleyemeyecek bir durumda kalsam bu iki grupta sanatını icra etmiş müziyenlerle bir ömür geçirebilirdim.

3-4 yıl evvel, bir yaz akşamı, ailecek yapacak hiçbir şey bulamadığımız bir akşam, ahmet kaya’yı anlatan “uçurtmam tellere takıldı” isimli belgeseli izlemek aklıma geldi. babam, 60 yaşına merdiven dayamış tüm sosyal demokratlar gibi, zülfü livaneli ve ahmet kaya’yı hayatının belirli bir döneminin epey de ciddiye aldığı bir köşesine yerleştirdiği için çok da sesini çıkarmadan kabul etti bu teklifimi… derken, belgeselin bir yerinde, ahmet kaya’nın ortaköy kültür merkezi’nde yalnızca kendisi ve bağlaması ile çıkıp verdiği resitalden görüntüler devreye girdi. babam ve annem duygusallaşmıştı; ahmet kaya’nın ilk konserlerinden biri değildi belki ama şafak türküsü ortalığı kasıp kavururken yeni evli bir çift, o kültür merkezi’nde hem de kaya’yı canlı dinlemişti: annem ve babam…

ne kadar şanslılarmış… benim hiç böyle bir an’ım oldu mu diye düşündüm. olmuştu, yıllar geçtikçe daha da güzel gelen bir anı… 2011 yılıydı. okul bitmiş, ankara’da son günlerim… eski görkeminden uzak, ankara sanat tiyatrosu’nda genç bir müzisyenin konserine bilet aldım; genç dediysem de ben ondan 3 yaş daha gencim; onu da söyleyeyim. topu topu 3 ya da 4 bestesini biliyordum; youtube’dan... filler ve çimen en çok da… siyah dar paça pantolonu, kırmızımsı bir gömleği, gömlek askısı ve gitarıyla bir çocuk çıktı sahneye… hafızam bana kötülük etmiyorsa, aynı ahmet kaya gibi, sadece gitarı… sağında solunda kimse yoktu. başka bir enstrüman yoktu. sadece gitarı… öyle amatör bir atmosferde, ses sisteminin müthiş olmasını beklemiyorsun. nitekim gitarını çalarken bir yandan sürekli sesçi arkadaşa parmak işaretleri yapıyor; “bana bunu yapma” der gibi, heyecanla 1-2-3 şarkılarını söylüyordu. filler ve çimen, arafta, peruk gibi hüzünlü… çok şanslıydım.

7 yıl geçmiş. mabel bu kadarcık kısa bir zamana 4 albüm sığdırdı. hem de her albümünde daha da parladı. tek atımlık barut olduğunu düşünenlere, sesine saygı göstermeyenlere, aktivist kimliğine takanlara vura vura, putlar ormanını baltalaya baltalaya ilerlemeye devam etti. her bir albüm için arayışlara girdi; her bir albümü terzi titizliğiyle birbirine dikti. dikti de, her albümün birer yap-boz parçası olduğunu düşünmüyorum. son albümün atmosferine de gönderme yapayım; babaannemin terziliği onunki… mabel’in tavrı belki yokluktan kaynaklanmıyor ama babaannem, evde yırtık, eskimiş çarşafların, yastık kılıflarının (bu belki tek bir bütünde 25 parçadan oluşuyordu) en sağlam bölümlerini alır, birbirlerine diker; en son tek bir parçayı arkasına astar yaparak bahar aylarında kullanabileceğimiz, muhacir diliyle “parçeli örtü” yapardı. ortaya çıkan bütün, dünyanın bütün renklerini içerir; şekilsiz gözükür ama birleştiğinde en güzel, en serin ve en bazen en sıcak örtüye dönüşürdü.
haddime filan değil, mabel bu 2011-2018 yılları arasında bence bütün bir hayatından birikenleri, çocukluğunu, ilkgençliğini, türkçe popu, anadolu motiflerini aldı, parçalı örtü gibi birbirine yamadı; en son arkasına evrensel bir kılıf geçirip kendi tarzını oluşturdu. öyle ki ben mabel’i ve soundunu dinlerken karacaoğlan’a, derdiyoklar’a, gülay’a da gidiyorum; bowie ve morrissey’e de…

sanat ve sporun çeşitli dallarında uğraşanların sanırım en sevmediği soru “kendinize idol olarak kimi görüyorsunuz?”… ben bu soruya dürüstçe cevap veren birini nadiren görmüşümdür. böyle basit bir soru, herkes kendi hikâyesini örerken ve tam da yıldızının parladığı an gelmişken, çocukluk rüyalarının tebessüm eder bir ağız eşliğinde çiğnenmesi gibi geliyor bana. “ya tabi ki etkilendiğim birileri var ama ben, ben, ben, ben”; “kendimden başkası beni etkilemiyor”; “idol kimseyi göremem çünkü benden önce herkes eksikti”… işte mabel, yoğurmakta olduğu tarzını (4 albüm sonrasında, beşinciye birikenin daha da fazlası olacağını tahmin ediyorum) hiçbir zaman kendisinin cevherine mal etmedi. onu biz dinleyiciler yapabiliriz zaten: ”ya bu çocukta başka bir şey var; hiç kimseye benzemiyor ama herkesi çağrıştırıyor”. mabel bu konuda da net davrandı; yıldız tilbe, nazan öncel, sezen aksu okudu; teoman, sıla, ceylan ertem ve göksel ile birlikte şarkılar yarattı ve söyledi; nihayetinde maya albümünde “yıldızların peşinde” şarkısıyla altın vuruşu gerçekleştirdi:
“zeki, sezen, ajda, tarkan / barış, aysel, müjde, türkan / onlar değmiş gökyüzüne / kimmiş korkan yıldızlardan? / uçtum uçtum, uçabildiğim / kadar açtım her kapıyı / şairlerden çaktım yuttum / şöhretin şaşmış hapını”

albümün her bir şarkısı üzerine sayfalar yazılabilir. yazılıyor da… a canım, fırtınadayım, sarmaşık, ayrılık buna denir... ben hiçbir şarkısını ayrıca alıp değerlendirmeye kıyamıyorum; o birbirinden farklı, nitelikli düzenlemeleri yorumlayabilecek kafam yok açıkçası. ama birkaçına değinmeden geçmemek olmaz. dertli sazımızın “boyalı da saçların” diye bir parçası var ki… “cigarası da tüter, canım acısından yorgun/ kendi dalına düşman bu çiçeği nasıl sevsin?” sözlerine vurulmazdan evvel, devreye giren zurnanın yüreği delip geçmesi…
“çukur” parçası da öyle, o sözler, o düzenleme, o midi tonları… “kükrediler, durmadılar / körpe kanadım kırdılar / susma gönül, söyle anam / ben bu evlerde duramam”.
“mükemmeli”: “sandım zorla güzellik olur / istedim ki beni sevsinler / öğrenmedi kör olası kalbim, kurudum bak / beni benden almayana açmazdım çiçek”.

sözün bir özü yok, 30 yıllık hayatımın en iyi türkçe albümü, 2’si alternatif versiyonlu
23 parça... dinleyince hak vereceklere selam olsun. elinde gitarıyla birden ortamıza düşen çocuk, çocuğunu öldürmeden büyümeye devam ediyor. bu kez çok daha kalabalık, çok daha açık-seçik, üryan, daha cüretkâr…

devamını okuyayım »