siyah giysili adam

  • 1617
  • 4
  • 1
  • 0
  • evvelsi gün

2019'un en iyi albümleri

2019'da neredeyse profesyonel bir ciddiyetle yaptığım belki de tek şey müzik dinlemek olmuştu. sharon van etten'ın 18 ocak'ta yayınlanan remind me tomorrow albümüyle başlayarak tüm sene boyunca dinlediğim yeni çıkan tüm albümleri not ettim ve kendimce bir sıralama meydana getirdim. perşembeyi cumaya bağlayan geceleri heyecanla beklememe sebep olan bu etkinlik, beni 2019'da suyun üstünde tutan başlıca uğraşlardan da biri oldu. başta sadece birkaç albümlük olan listemin her geçen cuma eklenen yeni albümlerle genişleyişini, yeniden sıralanışını izlemekten her seferinde yeniden keyif aldım.

nihai listeme 2019'da dinlediğim her albümü değil, içinde sevdiğim en az 1 şarkı bulunan albümleri dahil ettim. eğer listemde diğer çoğu listede bulunan ve çok sevilen albümler yer almıyorsa, bu, muhtemelen o albümleri dinlememiş olduğumdandır. bu da ya fırsat bulamayışımdan ya da önyargılarımdandır. bazen bir şeyleri sevmeyi sevmediğimiz durumlar olur. bunun yaşanma ihtimali dahi yeter o durumlardan uzak durmamıza. ekşi itiraf: ben de bazen bazı şeylerden belki severim endişesiyle uzak duruyorum.

2019'un "en iyisi" saydıklarımı değil, 2019'da çıkan "en sevdiğim" albümleri derleyen listemde 50 albüm var. bu 50 albümlük sıralı liste buradan görüntülenebilir. ayrıca her albümden en sevdiğim birer şarkıyı seçtim ve bunları albümlerin yanı sıra belirttim. o 50 şarkıyı da bir spotify listesinde favori albüm sıralamama göre sıralanmış bir şekilde bir araya getirdim. buradan dinlenebilir.

aşağıda ise 2019'da çıkan en sevdiğim 10 albüme dair fazlasıyla öznel görüş ve hislerimi bir geri sayım halinde paylaşıyorum.

~~

10) sharon van etten - remind me tomorrow (2019)

her şey 19 ocak 2019 cumartesi günü bu albümle başladı. sharon van etten, natasha khan ile birlikte, daima en sevdiğim kadın müzisyenlerden olmuştu. remind me tomorrow için de sabırsızdım. albümü dinlemek ise lukas dhont'un girl filmini izlemek üzere kadıköy sineması'na doğru yaptığım metrobüs yolculuğuna kısmet olmuştu. albümde çok sayıda çok sevdiğim şarkı var ama favorim saydığım "comeback kid" biraz daha öne çıkıyor. şimdi ne zaman kadıköy sineması'nın önünden geçsem ansızın kafamda comeback kid, let me look at you, then look away, yeah, i'm the runaway.

9) floating points - crush (2019)

benim için başlangıçta sadece "kelso dunes" vardı, crush sonra geldi. floating points'i reflections - mojave desert (2017) ep'sinde yer alan yaklaşık 13 dakikalık elektronik post-rock yolculuğu "kelso dunes" ile tanımıştım ama bu tanışıklık beni crush'ı dinlediğim o ilk ana kesinlikle hazırlamamıştı. hayatım boyunca hiç olmadığı kadar çok elektronik müzik dinlediğim 2019 senesini bu özelliğiyle anmam gerektiğinde arka planda çalan şarkı mutlaka "bias" olacak. her ne kadar "kelso dunes" tek başına tüm albüme bedelse de crush, kendi içinde emsalsiz meziyetler barındırıyor.

8) theon cross - fyah (2019)

şu an başka hiçbir şehir çağdaş caz müziğe londra'nın sağladığı kadar katkı sağlayamıyor. londra caz sahnesinin en önde gelen isimlerinden biri ise son birkaç senedir (adını bu listenin beşinci sırasında bir kez daha anacağımız) shabaka hutchings. 2018, hutchings'in çok sayıda grubundan sons of kemet'in ve tubanın on yıllardır hiç olmadığı kadar ön plana çıktığı your queen is a reptile'ın senesiydi. oldum olası bas enstrümanları hayranlıkla dinlemiş biriyim, rock'ta bas gitara, cazda kontrbasa bir hayli aşinayım. ama theon cross ve sura üflercesine üflediği tubası son iki senedir benim şahsi bas zevk skalama her yeni çalışmasıyla yeni renkler ekliyor. cazda tuba kullanımı ile theon cross'un adı neslimiz için şimdiden özdeşleşmişken fyah albümündeki favorim "ciya" ile bahçelievler'deki bir avm'nin yemek katında nispeten kokusuz bir masada albert camus'nün düşüş'üne verdiğim okuma arasında tanışmış olmak, belleğimdeki tüm o şık işitsel ambiyansı karman çorman bir hale sokuyor.

7) ruby rushton - ironside (2019)

theon cross'un tubasıyla yaptıklarını tenderlonious'un flütüyle yaptığı ruby rushton ve 2019'un kesinlikle en iyilerinden ironside, caz müziğin çoğunlukla daha popüler diğer türlerle füzyon halinde sahnelendiği londra merkezli caz dünyasını cazın sadece caz olduğu 60'lara ışınlayan bir albüm. üstelik bunu neredeyse john coltrane'in blue train'inin lokomotifine kurulu bir quartet ile gerçekleştiriyor. dahilinde "prayer for grenfell" adlı 4 buçuk dakikalık bir flüt ağıtının dahi bulunduğu ironside, asla "eski moda"ya düşmeden eski olanı moda haline getirmeye azmetmiş bir albüm. albümdeki her parça ayrı bir dünya ve birbirinden kıymetli ama albüme adını veren "ironside", tüm albümü özetleyecek nitelikte olmasıyla tercih sebebi.

6) matthew halsall - oneness (2019)

caz müziğe son birkaç senedir londra yön veriyor görünse de bu ingiliz rüzgarı elbette sadece londra'dan esmiyor. manchester'lı matthew halsall, tıpkı ruby rushton gibi, caz müziği hali hazırda popüler olanla soslamadan servis etmeyi kendisine düstur bellemiş bir trompetçi. günümüzde trompetçi denince akıllara gelen ilk isim christian scott atunde adjuah ve onun rock'tan trap'e kadar hemen her müzik türünden beslenen stretch music ekolü olsa da, matthew halsall'daki müzikal olgunluk ve dört başı mamurluk beni çıkardığı her yeni albümle bir kez daha şaşırtıyor. halsall, oneness'ta, 2019'a kadar olan müzik kariyerinde elinde biriken materyalleri bir araya getiriyor ve özellikle favorim "the traveller"da miles davis'in sketches of spain'ine yaklaşan multikültürellikte bir karışım ortaya koyuyor. oneness, adının da işaret ettiği gibi, çok olanın belirli bir yönden bakıldığında gayet güzel bir tekillik meydana getirebileceğini düşündürüyor. hepsi manchester'da, halsall'ın nefesinde kaynaşmış endülüs, orta doğu, hint...

5) the comet is coming - trust in the lifeforce of the deep mystery (2019)

2019'da işler öyle bir hal aldı ki, cazı başka türlerle kaynaştırma işinin dahi muhafazakarca addedilebileceği günlere geldik. başkaca gruplar cazı rock, rap, r&b gibi yeryüzüne ait türlerle füzyona sokarken shabaka hutchings'in gruplarından the comet is coming, ihtiyacı olan ilhamı bulmak için bir synthesizer'ı bir pencerenin önüne yerleştirdi ve bir bakışın teleskoptan geçtiği gibi bu synthesizer'dan geçen caz müzik, nihayet kozmik bir hâl alıverdi. 21 kasım 2019'da babylon'da dinleyip izlediğimiz the comet is coming sayesinde son iki buçuk aydır kendimi hemen her müzik türünün canlı performansına tanık olmuş bir konserci gibi hissediyorum. dakikalar içinde cazdan elektroniğe, elektronikten metale, metalden diskoya ve nicelerine dönüveren bir kaleydoskop oluvermişti babylon sahnesi. albümdeki her şarkıyı değil, her anı favorim gösterebilirdim. ama "blood of the past" birkaç özel sebepten öne çıkıyor. bir defa bu hayvani şarkı sayesinde "metal caz"ın bile lezzetli bir şekilde mümkün olduğunu işitiyoruz. şarkı her geçen saniye sadece daha iyi bir hal alıyor. hep daha iyi bir hal. saksafonunu bir silah tutar gibi tutan hutchings'in bu şarkıdaki performansı, artık zirvesine vardığı düşünülen bir anda henüz yalnızca mükemmele doğru bir adım atmış oluyor ve kate tempest'ın son sözlerini söylemesiyle birlikte şarkı boyunca sallanıp duran kafalar artık büsbütün headbang'e başlamış oluyor. (burada özel bir parantez açmak istiyor ve the book of traps and lessons ile 2019'daki en sevdiğim albümlere 18. sıradan giriş yapacak olan şair ve spoken word müzisyeni kate tempest ile tanışmamı sağladıkları için the comet is coming'e duyduğum minneti dile getirmek istiyorum. support your local poets!)

4) jenny hval - the practice of love (2019)

jenny hval'in yeni bir albüm çıkarak olduğu haberini aldığımda verdiğim tepki hâlâ hatrımda: jenny hval klitorisine şarkılar yazmaya devam ediyor hâlâ! ya da klitörisiyle şarkılar yazmaya, hahah! 2019, hval için harika bir sene olmuş olmalı. the practice of love'ın beni o prematüre şakalarım için utandıracak denli olağanüstü bir güzellikte olması yetmezmiş gibi hval 2019'a bir de perlebryggeriet [çürük cennet] adında bir roman sıkıştırdı. ingilizceye paradise rot adıyla çevrilen romanı henüz okumak kısmet olmadı ama 13 eylül 2019'dan bu yana the practice of love'ı dinlemediğim bir hafta dahi hatırlamıyorum. hval bu albümde belki de hiç olmadığı kadar eleştirel, kararlı ve eli hâlâ klitörisinde ve vajinasında olsa da bu sefer ilerleyen yaşının getirdiği ve topluma karşı içsel sorgulamalarla karanlık bir hüzün içinde. bu hüznün en belirgin olduğu şarkı "accident" olsa da benim albüm favorim "thumbsucker". saksafonla usul usul açılan şarkı, nakaratın girmesiyle birlikte jenny hval'de bu denli muhteşem olanları tartışmaya yer bırakmayacak denli ayan beyan ortaya koyuyor: bulunmaz hint kumaşı kıymetinde melodiklikte bir ses ve aynı anda hem felsefi, hem mizahi, hem erotik hem de lirik olmayı başaran eşsiz söz yazarlığı. "i got afraid that i'd dug too deep / stirred up something in the body / the glands of instinct, fear and desire / clanking from a distant engine / iron shafts and idler-wheels / and then there is release..." jenny hval'in mastürbasyonu betimlemek için yazdığı sözleri ilahi bir aşk için dahi yazma kabiliyetinden yoksun sayısız söz yazarı vardır bu dünyada.

3) jessica pratt - quiet signs (2019)

bundan neredeyse tam bir sene önce, hayatıma bir kadın girdi. jessica pratt. yalnızca kendi sesi ve kendi aheste sesinden dahi daha aheste çalınan bir akustik gitardan başka tabancası olmayan bir kadın. daima ruhani ve zaman zaman kulağa neredeyse lisansız bir tanrısallıkta gelen bir ses ile söylenmiş 9 şarkıdan ibaret hepi topu 27 dakikalık bir albüm. 2019 boyunca onlarca kez dinlediğim bu albüm, beni onlarca kez her şeyin dünyadan daha hafif, daha sakin, daha loş yaşandığı alternatif bir ambiyansa taşıdı. jessica pratt da kendi müziğini "sessiz/sakin müzik" olarak niteliyor. quiet signs ise, ilk parçası "opening night"tan kapanıştaki "aeroplane"e kadar pratt'in nitelemesinin hakkını her şarkıda layıkıyla veriyor. last.fm kayıtlarına göre albümdeki en çok dinlediğim şarkı "as the world turns", albümü ve pratt'in müziğini özetlemeye çok daha uygun olsa da "this time around"ın karşı konulmaz güzelliği daima daha ağır basıyor. ömrümün sonuna dek içinde olmak istediğim ambiyans bu: sessiz, sakin, acelesiz, kavgasız ve loş.

2) bremer/mccoy - utopia (2019)

jessica pratt'in elindeki imkanlar belliydi: sesi ve bir akustik gitar. 2019'da çıkan en sevdiğim albüm olma konusunda nihai birinciyle gönlümdeki maratonda burun buruna yarışan bremer/mccoy da benzer bir kıt imkandan dünyalar var etmesini bilmiş danimarkalı bir ikili. morten mccoy'un synthesizer'lı piyanosu ile jonathen bremer'ın kontrbası ve nadir duyulan keman ile wurlitzer sesleri... kah piyanonun arka plana çekildiği ve kontrbasın konuştuğu, kah piyanonun ön plana çıktığı 12 şarkılık bir 44 dakika. 2019 boyunca bir "en sevilenlen albümler" listesi yapmaktan daha zor olan tek şey, bu albümden bir favori seçmek olmuştu. her biri temelinde yalnızca ikişer enstrümandan besleniyor olsa da kendi içlerinde güçlü birer kimliğe sahip olan tüm o şarkılardan biri bir yerden kulağıma ilişse ya da aklıma düşse açıp tüm albümü baştan sona dinlemem gerekiyordu. her seferinde de kendimi neo-klasik müzik ile caz müzik arasında salınan bir sarkacın önünde hipnotize olmuş buluyordum. "aben bog", "hojder", "bjerget"... baştan sona muhteşem bir albüm bu. "draber" ise ikilinin neo-klasik ile caz arasında kurduğu köprüyü biraz daha net özetlemesiyle diğerlerinden ayrılıyor.

1) portico quartet - memory streams (2019)

bir ilk gençlik alışkanlığım vardı. güzelliğinden umutlu olduğum bir albümü ilk kez dinleyecek olduğumda geceyi bekler, ışıkları kapatır, yatağa girer, kulaklığımı takar ve ancak ondan sonra dinlemeye başlardım. özellikle hiatus sonrası godspeed you! black emperor albümlerini benim için zaten olduklarından daha da güzel ve kıymetli kılan bu olmuştu. ama hem streaming çağının şafağıyla birlikte bu etkinlik aylar öncesinden paylaşılmaya başlanan single'lar ile anlamını yitiriyor hem de ben elim bir multitasking illetine düşmüş bulunuyordum.

portico quartet, 2018 boyunca zamanla hep daha fazla sevdiğim bir grup halini alıyordu. 9 mayıs 2019 akşamı zorlu'da verdikleri konser ile o ana kadarki zirvesine ulaşan bu sevgi, o ana kadar grubun mevcut tüm eserlerini çoktan dinlemiş bulunduğum için bir sonraki adımı atmak için paylaşılaşacak yeni şarkı ve albümlere ihtiyaç duyuyordu. ki bunun için çok beklemem gerekmedi. önce "signals in the dusk" teklisi geldi ve grubun yeniden o eski hang temelli müziklerine geri döndüğünü muştuladı. taban melodisini veren hang, yüksek tempolu bateri, her geçen saniye ses seviyesini arttıran saksafon ve şarkının ikinci yarısında peyda olan kargaşa bir şeylerin yeni albümde daha farklı olacağının ipucunu verse de şahsen dilediğim denli bir yenilikçilik içerir gibi duyulmuyordu.

sonra "offset" geldi. 6 eylül 2019. o sıralar düzenli spor yapıyordum. yeni çıkan albüm ve single'ları sıraya koymuştum, "offset"in sırasının gelmesi ve beni yere sermesi için sabırsızlanıyordum. gogo penguin'in "time-lapse city" teklisinin sonlarına geliniyordu, penguen kendi çıtalarına dahi yaklaşmakta zorlanırken portico quartet'ten yana beklentim her geçen saniye daha da artıyordu. ve beklenen an geldi. "offset"in sırasıydı. ağırdan giren hang melodisi, buna katılan (ve kısa sürede aşık olacağım) aksak bateri ritmi ve jack wyllie'nin saksafonundan gelen o ses... olmuştu, portico quartet sevgimde bir adım daha atılmıştı ama içime de bir kurt düşmüştü. tamamdı, offset harikaydı ama bir ay sonra, 4 ekimde çıkacak olan albüm bu şarkıdan fazlasını nasıl verecekti?..

3 ekimi hatırlıyorum, kötü bir gündü. hiç kayda değer iyilikte bir şeyin olmadığı o günlerden biri. saatler sıfırlandığında `memory streams'in yayınlanmış olacağı aklımdaydı, heyecanım doruktaydı. gece 1 gibi ışıkları kapattım, yatağa girdim, kulaklığımı taktım, spotify'ı açtım, albüm sayfasını aramama gerek kalmadan ekranda beliren bir pop-up albümün yayınlanmış olduğunu müjdeledi. albüm sayfasını açtım, önceden haberli olduğum şarkı adlarını bir kez daha inceledim, john berger'ın `görme biçimleri'ni kısa süre önce yüksek lisans tezim için yeniden okumuştum, "ways of seeing" için bir kez daha beklentilendim. ve "with, beside, against"e tıklayıp önce ekranı, sonra gözlerimi kapatıp yattım. ilk 1 dakika beklediğimden çok daha sakin geçti, sonra keir vine'ın tuşlarıyla sarmalanan duncan bellamy'nin bateri atağı geldi. henüz londra'dan yeni bir haber yoktu: tanıdığım ve alıştığım portico'ydu. "offset"e kadar o bildik ve alışıldık güzelliğin belirli durgunluğuyla geçildi. "signals in the dusk" yeniden umutlandırmış, "ways of seeing" beklediğimi verememişti. "offset" ise yine ilk günkü serseri güzelliğindeydi.

konser salonlarında bir uygulama vardır, bilirsiniz. konser bitip grup kulise döndüğünde ve insanlar bis için alkışa koyulduğunda eğer grup bise çıkmayacaksa konserin coşkusunu aniden bastıran, sesi yavaşça artan sakin bir müzik çalarlar. işte, "offset"in ardından yavaşça başlayan "dissident gardens"ın 4 ekim gecesi bana verdiği his de tam olarak buydu. "offset" ile birden artan adrenalin, "dissident gardens" ile yerini daha sakin bir gerilime bırakmıştı. bu şarkı, "offset" kadar çarpıcı bir güzellikte olmasa da portico'nun şaşırtıcılığından henüz ümidi kesmemek gerektiğini düşündürecek kadar da uyandırıcıydı.

"dissident gardens"ın sonunda 30 saniyelik bir sessizlik var. synthesizer'dan gelen ve birer sicime benzeyen seslerle gergin bir bekleyişin sessizliği. bu sessizlik, "dissident gardens"ı "double helix"e bağlıyor ve bu sicim sesler tam kalınlaştıkları anda, "double helix"in 30. saniyesinde birden başlayıveren bir davul ritmiyle kesiliveriyor. ilk anda "acaba şarkı mı atladı" diye düşündürtecek cinsten bir atlama. şarkının 42. saniyesinde ise bu sefer aynı olay davul ritminin başına geliyor, ritm aniden kesiliyor. bunu ilk kez duyduğumda saniyelik bir endişeyle telefonun ekranına bakmıştım. acaba telefon mu kapandı, şarkı mı durdu, internet mi kesildi, vesaire diye düşünerek.

fakat çok geçmeden şarkı başladığı sicimi takip etmeye geri dönüyor. hang taban melodisini sunuyor. bateri kendi içinde bir tartışmaya koyuluyor. saksafon, bunların önünde acı bir ağıt yakıyor. şarkının ilk üç dakikasının dolmasıyla birlikte önce saksofon ile hang, sonra da bateri susup geriye yalnızca o başlangıçtaki sentetik sicimin sesi kalıyor. bir 10 saniye sonra hang yine kendi halinde oynamaya, bateri yeniden tartışmaya başlıyor ama sesler bir yandan yükselirken 4:07'de saksafon bu sefer hiç olmadığı kadar içten, hiç olmadığı kadar güçlü, hiç olmadığı kadar acı bir feryat koparmaya başlıyor ve 4:30'da kontrbasın da katılmasıyla saksafon, bateri ve kontrbas arasında gerçek bir arbade, gerçek bir kargaşa patlak veriyor. bu arbede süresince olan önce hang'e, sonra da bana oluyor: heyecandan terlemeye başlamış bir halde, kafam yastığa gömülü, suratımda eargasmic denebilecek bir zevk sırıtışı... ortalığın tozu dumanı geri kalan 1 dakika seslerin azalmasıyla birlikte sönerken baştaki 10-11 saniyelik davul ritmi yeniden işitilir oluyor ve aklımdan şu kelimeler geçiyor:

double helix: 2019'daki en sevdiğim şarkı.

devamını okuyayım »