someka

  • delikanlı (442)
  • 640
  • 1
  • 0
  • 0
  • 4 hafta önce

modern yaşam

hızlı yaşıyoruz. daha da hızlı olmamız gerekiyor. en hızlının, en bişeyler olduğu enlerin çağı bu. okunacak bir sürü kitap, izlenecek bir sürü film var bizi bekleyen. hepsini yapmak istiyoruz: daha çok yer gör, daha çok kişiyle tanış, daha çok bil, daha çok konuş. zaman yetmiyor, yettiği kadarıyla doldurmaya çalışıyoruz günleri, haftaları. ha bi de aylar ve yıllar var güzel güzel doldurmamız gereken. en sonunda da bizi dolduruyorlar, basıp gidiyoruz hızlıca...

"biraz karşılıklı susalım mı?" dedim, önce ne alaka anlamında gülümsedi, sonra "oluuuur" dedi. birlikteyken susabilecek kadar yakınız. dinlenmeye ihtiyacım var. gülmek, şaşırmak ya da bilmek istemiyorum. dinlenmek istiyorum. aklıma pulp fiction geliyor, doğru düzgün izlemiş de değilim ama orada söylendiğini sandığım bir replik var, böyle zamanlarda hatırlıyorum, hoşuma gidiyor. internetten bakıp doğrusunu öğrenmek de istemiyorum, aklımda böyle kalsın. hangi film, kim, nasıl, ne farkeder?

susup uzaklara bakıyoruz. bir klişe ve ben dinleniyorum...

nicelik niteliğe ne zaman bu kadar üstün geldi acaba? iki notanın yanyana geldiği zaman yarattığı o duyguyu bir türlü beğenemediği için yaptığı besteyi onlarca kez değiştiren ve o müthiş geçişi bulacağı anı kollayarak aylarını harcayan bir insanın ortaya çıkardığı sanat eserine 1 (yazıyla bir) şarkı denmeye başladığı an dönüm noktası olabilir mesela. ya da hançer gibi saplanan o iki mısralık şiire ulaşmak için yazdığı sayfalarca cümleyi, kafiyeyi, tecrübeyi, edebiyatı çöpe atma cesareti kaybolduğu zaman.

- 2 mısralık bir şiirim var
- kitap basamayız buna, para etmez
- peki şu çöpe attıklarımı da eklersek? kalınca birşey olur sanıyorum
- 15 tl'den sürelim piyasaya

geçenlerde bir tablo almak istedim. onlarca çeşit deterjanın, cipsin, alet edevatın bulunduğu bir alışveriş merkezinin sanat reyonu! (entellektüalite seviyem, bir avm'den tablo bakmanın bana garip gelmeyeceği seviyede) genelde gözüme pek de güzel görünmeyen yağlı boya tablolar arasından birini çok beğendim. baktıkça hoşuma gidiyordu. o tabloyu birisi oturmuş ve çizmişti. o da çizerken benim gibi beğenmiş, yaparken türlü türlü hayallere dalmıştı. arada o hayallerden kafasını kaldırıp bir yere bir çizgi daha koymuştu. belki arada evinden çıkıp arkadaşlarıyla buluşmuş, onlarla konuşurken aklına ekleyeceği yeni şeyler gelmiş, döner dönmez onları da resmine aktarmıştı. sonra bir an geldi, o kadar hayalgücünün o çerçeve için yeterli olduğunu düşündü ve çizmeyi bıraktı. sonra ben geldim ve o tabloyu evime götürmek istedim. ancak zemindeki bazı kırışıklıkları sorduğumda defo olduğunu söylediler. istersem geri yollayabilirlermiş ve benzeri bir çizim isteyebilirlermiş. zaten bu tablolar ucuz olduklarından dolayı çizimleri kolay oluyormuş, 2-3 gün içerisinde yenisini hazırlatabilirlermiş. hayal kırıklığına uğradım. kafamdaki o ressam şekil değiştirdi, microsoft'un çindeki fabrikalarında çalışan işçilere dönüştü. önündeki sıra sıra beyaz tuvallere durmadan yeni resimler çiziyordu. kandırılmıştım. benim resmimde aslında duygular, hayaller ya da muhabbetler yoktu. boya vardı. defolu haliyle satın alıp götürüp duvara astım boyayı. odaya yakıştı...

"neyse" dedim. "hadi kalkalım. daha spora gidecem. fitness hocamın bana verdiği programı uygulamam lazım." bisepsler, trisepsler ve karbonhidratlar hakkında bişeyler söyledim, dudak kıvırdı. belli ki bu konulardaki bilgi düzeyim ilgi uyandıracak seviyede değil, okunacak kitaplar arasına "you the owner's manual"i de ekledim. hem okuması kolay, hem de konusu açıldığında söyleyecek ilginç bilgiler içeriyor. şu normal sohbet ediliyormuş gibi görünen ama "en çok ilginç şey anlatanın kazandığı" gizli oyunlu masalarda iddialı olmak lazım.

koşuyorum. etrafımdaki yaklaşık 20 kişi de benimle birlikte koşuyor. bir yere gittiğimiz yok, çünkü gidecek bir yer yok. koşu bandının altınızdan geçmesi için zıplamanız gerekiyor, hep birlikte zıplıyoruz aslında. büyükçe bir odada bazıları ağırlık çalışıyor (kas geliştirme), bazıları pedal çeviriyor (kondisyon) bazıları da sporculara özel üretilmiş sıvılardan içerek programlarındaki bir sonraki aktivite için güç topluyorlar. işte tam o anda bir uzay gemisi yavaşça spor salonunun önündeki tenis kortlarına iniş yapıyor. dumanların arasından iki antenli dost canlılar çıkıp, bizim odaya geliyorlar. herkes normal aktivitesine devam ediyor. uzaylılar kendi aralarında odadan birkaç kişiyi göstererek "tamam, bunun deney süreci tamamlandı. şunu da alabiliriz" gibi bir şeyler söyledikten sonra iki kişiyi alıp uzay gemisine götürüyorlar. laboratuvarda kimse istifini bozmuyor, şaşırıyorum...

koşuyorum. yanımdakinin dijital ekranına gözüm kayıyor. 9,4 ile zıpladığı yazıyor. kendiminkini 10,1'e çıkarıyorum. şu anda öndeyim. bunu farkedince o da hızını 10,5'a çıkarıyor. küçük bir rekabet halindeyiz. 10,6 yapıyorum, 11,0 yapıyor. 11,5 yapıyorum, 12,0 yapıyor. çok yorulduğu belli ama kaybetmek de istemiyor. iş hayatını düşünüyorum, ne kadar da benzer bir görüntü bu. mesai bitimi saat 6 ama o hep 7'ye kadar kalıyor. "neden?" diye sorduğumda "tercih edilmek için" diyor. ben de 7'ye kadar kalmaya başlıyorum. arada fark kalmayınca bu sefer 8'e kadar kalmaya başlıyor. ben de mecburen 8'e kadar kalmaya başlıyorum. 9'a kadar kalıyor, 9'a kadar kalıyorum. 10'a kadar, 10'a kadar. ikimiz de 6'da çıkabilecekken şimdi ikimiz de 10'da çıkıyoruz ve hala aramızda bir fark yok. daha da kötüsü 4'er saatten 8 saatlik bir iş gücünü yerine getirebilecek üçüncü arkadaş dışarıda işsiz. yani patrona şöyle demiş oluyoruz: "yok yok siz onu işe almayın, onun yapacağı işi biz yaparız. biraz salağız da..."

hızımı 10,0'a düşürüyorum hemen rahatlıyor, 10,5'a çekiyor. 8'e düşürüyorum 9'a çekiyor. (vay be, demek ki tersi de işliyormuş) son metreleri de böyle koşuyoruz, bitiş çizgisini o önde geçiyor, ikimiz de duruyoruz. galibiyetin verdiği mağrur bir edayla elini uzatıyor, tokalaşıyoruz. "olsun, sen de iyiydin" diyor. mağlubiyetin verdiği sinirli bir edayla gülümsüyorum. gülümsemem yapmacık.

çıkışta duş alıp eve gidiyorum. yolda cep telefonuma bir mesaj geliyor: "x, y ve z mağazalarından t kartıyla yapacağınız ilk m kadarlık harcamadan sonraki her e tutarındaki alışverişe r kat puan hediye!" midemde hafif bir ağrı hissediyorum, diferansiyel denklemler dersi aklıma geliyor (hani günlük hayatımızda hiç işe yaramayacaktı o bilgiler) mesajı bir daha okuyorum: "çok parametreli denklemlerin optimize çözüm yolları hakkında bilgi sahibiyseniz, size bir hediyemiz var!" yazıyor. hediyeyi veren küçük, sarı, sevimsiz bir yaratık. bu yaratığı futbol maçlarında televizyonun alt köşesinden çıkarken ya da otoyol kenarındaki dev gibi tabelalardan üstüme atlamaya çalışırken de hatırlıyorum. uçak biletimi alırken kullanacağım kartta biriken millerle kazanacağım hediye seyahatlerin ya da z miktarın üstündeki akaryakıt harcamalarında kazanacağım y kadar kontör ve dakikaların muhattabı da yine bu yaratık. belli ki analitik zekası iyi ve hediye vermeyi çok seviyor. noel baba gibi bir şey. yine de gıcık oluyorum. "istemez hediyeni" diyerek hafifçe atıyorum telefonu yan koltuğa, artistik. kendimce hediyemi kazanıyorum: midem rahatlıyor.

günün sonunda bir arkadaşla buluşuyoruz. bu sefer birlikteyken susabilecek kadar yakın olmadığım biri; konuşuyoruz. aslında çok da komik olmayan şeylere yüksek sesle gülmemiz ve etraftakilerin bize kulak misafiri olma ihtimali nedeniyle global finans sektöründen ya da aşk hayatımızdaki hareketlilikten bahsetmemiz gereken bir muhabbet bu. arkadaşım ikinci konuyu seçerek "bizim ilişkimiz baya farklı abi" diyor. "bu kızla yeni başladık ama aynı anda aynı şeyleri düşünüyoruz. hatta kaç kere aynı anda telefon etmişiz birbirimize, meşgul çalınca ikimiz de sinirlendik falan ahaha!". gülüyorum, o daha sesli gülüyor, mecbur o desibele çıkıyorum, yan masadan bize bakıyorlar. ilişkilerinin orijinalliğiyle ilgili birkaç destekleyici örnekten sonra "ee abi senin nasıl" diyor. o sırada cep telefonu çalıyor. yarın ki toplantı saati ve proje konularıyla ilgili ortamdaki herkesi bilgilendirdikten sonra söz hakkı yine bana geliyor. "benim de iyi işte yaa.." diyerek pek efektif kullanamıyorum turumu. kısa bi sessizlik oluyor. cebi yine çalıyor. bu sefer biraz daha uzun yalnız kalma sürem, kulak misafiri olma sırası bende: "oradan daha iyi köfte yapan bir yer yok. atlarız arabaya 1 saate oradayız, yeriz mis gibi köfte piyazımızı" diyerek masadaki diğer 3 kişiyi o köftenin etraftaki köftelerden 100 kilometre daha güzel olduğuna ikna etmeye çalışıyor. kilometrenin bir lezzet birimi olarak kullanıldığı muhabbetleri bir türlü sevemedim. kafamı çeviriyorum. arkadaşım bir yandan telefonla konuşurken "ne oldu, sıkıldın mı?" anlamında kaş göz işareti yapıyor, "yok yok, sen devam et" anlamındaki el işaretiyle cevap veriyorum. "geçen gün bbc'den haberleri izliyorum, altyazısız falan.." cümlesini duyduğum masaya dönüyorum, "lan altyazılı bbc mi olur zaten" diyor arkadaşı. gece boyunca ilk defa gerçekten gülümsüyorum. arkadaşımın telefon görüşmesi bitiyor. "naapalım, kalkalım mı?" diyor, olumluyorum.

günlerin dolu dolu geçtiği, aşkların hızla değiştiği, teknolojinin hakkının verildiği modern bir yaşam bu. ama bana sorarsanız bir şeyler eksik gibi; tutku mu desem, sadakat mi desem, sabır mı desem, çaba mı desem. 600 sayfalık kitabın içerisinde bir yerlerde saklı olan o paragrafı biliyorsunuz değil mi? okuduğunuz an kitabı elinizden bırakıp gülümseyerek duvara bakma anından bahsediyorum. işte o anı yaşamanın tek yolu geri kalan 599 sayfayı okumak. belki de bunu ıskalıyoruz.

*tarz olarak ciddi anlamda esinlendiğim fırat budacı ve emre yılmaz'a sevgiler, saygılar.

-----------------------

ve yine gece geldi,
kendime sorma vakti,
kandıracak kimse yok dürüst olalım,
samimi bir itiraf, özgün bir melodi ve ardında da uyku,
sence oldu mu?
şşşt, en iyisi uyu...

devamını okuyayım »
20.06.2010 19:01