tepeler

  • 197
  • 9
  • 3
  • 0
  • 4 gün önce

bilim felsefesi

bilim, benzer koşullar altında belli bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilmesi gereğine bağlıdır. bu gereği karşılayamayan, elde edilen bulgulara ne yoldan ulaşılacağı dile getirilemeyen kişisel başarılar, bizim için şaşırtıcı ya da çok göz kamaştırıcı olabilir, fakat bilimsel olamaz.

felsefenin işlevi, insanoğluna pratik bir çıkar ya da yarar sağlama değil, olsa olsa onun bilme, anlama ve gerçeği görme merakını gidermedir.

yukarda bir genellemenin kapsamına giren nesnelerin (hiç değilse potansiyel olarak) sınırsız olması gerektiğini, yoksa gerçek değil, sözde bir genelleme ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmiştik.

şimdi bu çıkarımın bir ölçüt olarak uygulanmasını örnekle gösterdim: “bütün metaller elektrik iletkenidir,” genel önermesi gerçek bir genellemedir; çünkü bu genelleme şu “olguya karşın” çıkarıma elvermektedir: eğer şu değnek metal olsaydı, elektrik iletirdi. oysa sözde bir genelleme olan şu genel önermenin, “kitaplığımın üst gözündeki bütün kitaplar romandır,” “olguya-karşın” bir çıkarıma elverdiği iddia edilemez; çünkü şimdi elimde tuttuğum mantık kitabı kitaplığımın üst gözünde bulunsaydı roman olurdu, gibi ortakduyumuzun hemen reddettiği bir sonuç ortaya çıkmaktadır. “elimdeki değnek metal olsaydı elektrik iletirdi” çıkarımı akla uygun düştüğü halde, “elimdeki mantık kitabının kitaplığın üst gözünde olması halinde roman olacağı” çıkarımı bize saçma gelmektedir.

her genelleme iki veya daha fazla değişken arasında değişmez, ya da belli bir ölçüde değişen, bir ilişkiyi dile getirir. bu ilişki gözlenebilir türden bir ilişki ise genelleme betimleyici (alt-düzeyde), gözlenebilir türden değilse, genelleme açıklayıcı veya teorik (üst-düzeyde) bir genellemedir. ikinci tür genellemelerden henüz yeterince doğrulanmamış olanlara “hipotez”, yeterince doğrulanmış olanlara ise “açıklayıcı yasa” dendiğini yukarda belirtmiştik.

betimleyici genellemelerin doğrulanması konusunda söylediklerimizi şu üç temel noktada toplayabiliriz: (1) bir genellemenin doğrulanması, doğrulayıcı gözlemlerin sayısından çok, yanlışlayıcı bir gözleme rastlanmamasına bağlıdır. her doğrulayıcı gözlem, ancak genellemenin doğruluk olasılığını artırır, yoksa onu ispatlamaz. (2) doğrulayıcı gözlemler, ne kadar çok olursa olsun, bir genellemeyi kesinlikle doğrulamaya yetmediği halde, tek bir yanlışlayıcı gözlem çürütmeye yetmektedir. (3) betimleyici bir genellemenin doğrulanması, ilişkin olduğu gözlemler veya bu gözlemleri dile getiren önermelerle doğrudan bir karşılaştırma işlemine dayanır.

“bütün kuğular beyazdır.” genellemesini ele alalım. bu genelleme bir nesnenin kuğu olması ile beyaz olması arasında değişmez bir ilişkiyi dile getirmektedir. o halde, kuğu olan bir nesnenin aynı zamanda beyaz olduğunu saptayan her gözlemimiz genellemeyi doğrulayıcı bir kanıt sayılır. şimdi, tüm gözlemlerimizin, kuğu olan nesnelerin, aynı zamanda beyaz olduğunu gösterdiğini varsayalım. söz konusu genelleme geniş ölçüde (belki de yeterince) doğrulanmış sayılacaktır. ne var ki, “tüm gözlemlerimiz” olası gözlemlerin ancak bir bölümü olduğundan, genellemenin artık bir daha yanlışlanamayacağı anlamını çıkaramayız. doğrulayıcı gözlemlerimizin büyük sayıda olması kuşkusuz genellemenin doğru olma olasılığını yükseltir, ancak bu sayı ne kadar büyük olursa olsun yanlışlanma olasılığı hiçbir zaman ortadan kalkmaz

“nedensellik” deyince sadece istisnasız bir tekrarın söz konusu olduğu kolayca kabul edilebilir mi? gece ile gündüzün birbirini izlemesi istisnasız tekrarın mükemmel bir örneğidir. ne var ki, ikisi arasındaki ilişkinin nedensel olduğunu, başka bir deyişle gecenin gündüze, gündüzün geceye yol açtığını söylemek güçtür. bu da gösteriyor ki. “sürekli birlikte gidiş” veya reichenbach'ın deyimi ile “istisnasız tekrar” gerçek ilişki ile eğreti ilişkiyi birbirinden ayırmak için yeterli değildir.

karl popper..başlangıç

beni kuşkuya düşüren, o teorilerin yanlış olma olasılığı değil, başka bir şeydi. bilim olarak psikoloji ve sosyolojinin matematiksel fizikten daha az kesin olmaları da beni rahatsız eden şey değildi. problemim ne doğruluk endişesinden, ne de ölçülebilirlik kaygısından ileri geliyordu. problemim düpedüz bu tür teorilerin, tüm bilimsel görünümlerine karşın, bilimden çok ilkel efsane veya masalları andırmaları, astronomiden çok astrolojiye benzemeleri idi.

marx'ı, freud'ı ve adler’i beğenenlerin, bazı ortak noktalar üzerinde birleştiklerini, teorilerin görünürdeki açıklayıcı güçlerinden son derece etkilendiklerini görüyordum. bu teoriler kendi alanlarında olup biten hemen her şeyi açıklayabilir güçte görünüyordu. her biri kişiye, o zamana kadar kendisi için kapalı olan yepyeni bir dünya açıyordu sanki. bir kez inanınca, artık her şey tam bir açıklık kazanmakta, dinde olduğu gibi yanıtsız soru kalmamaktaydı. teoriyi benimsemeniz, doğru olduğunu görmeniz için yeterliydi. dünya teoriyi doğrulayan olaylarla doluydu. ne olursa olsun, teoriyi doğrulamaktan geri kalmıyordu. teorinin doğruluğu apaçıktı. inanmayanlar gözleri apaçıklığa kapalı kimselerdi. onlar gerçeği göremezlerdi, çünkü ya bağlı oldukları sınıf çıkarları buna engeldi, ya da henüz psiko-analizi yapılmamış bilinçaltı düğümleri buna elvermiyordu.

dikkatimden kaçmayan en belirgin özellik de, teorileri “doğrulayan” gözlemlerin bir türlü bitmek tükenmek bilmez çokluğuydu. teorilerin destekleyicilerinin de üzerinde en çok durdukları noktaydı bu. bir marxist hangi gazeteyi açsa, tarihi maddeciliği doğrulayan bir sürü kanıt gösterebilirdi. yalnız haberlerde değil, haberleri veriş biçiminde de (çünkü gazetenin sınıfsal eğilimi söz konusudur) bu olanak vardı. hatta gazetenin yazmadıklarında da böyle kanıtlar bulunuyordu. freud'cu analistler de klinik gözlemlerinde teorilerini sürekli doğrulayıcı kanıtlar bulduklarını söylüyorlardı. adler'e gelince, kişisel bir yaşantım durumu açıklamaya yeter: 1919'da teorisine pek uymayan bir olayı iletmiştim ona. oysa, o olayı teorisiyle açıklamada en küçük bir güçlük görmedi; olayın kahramanı çocuğu bir kez olsun görmeden "aşağılık duygusu” deyip işin içinden çıktı. bundan nasıl emin olabileceğini sorduğumda, "çünkü,” dedi, "böyle bin tane deneyimim var.” kendimi tutamayarak, "bu olayla deneyiminiz şimdi bin bir oldu öyleyse.” dedim.

adler için her olgu teorisini doğrulayan bir kanıt olarak yorumlanabilirdi. ama bu ne demekti? bir olguya teorinize uygun bir anlam verebileceğinizi göstermiş olmanın ötesinde bir anlamı yoktu bunun. adler’inki, freud'unki türden teorilere uymayan gözlem olabilir miydi? insan davranışı ile ilgili birbirinden çok farklı iki örnek vererek demek istediğimi açıklayayım: örneğin birinde, boğmak anacıyla bir çocuğu suya iten biri var; ötekinde, tam tersine, çocuğu kurtarmak için boğulmayı göze alan bir başkası var. birbirine zıt düşen bu iki davranışı hem freud'un hem de adler’in teorisine dayanarak açıklamak olanaklı. freud'a göre, adamlardan ilki oedipus kompleksinin bir öğesi olan “represiyondan” mustariptir; ikinci adam ise "sublimasyon”a erişmiştir. adler'e göre ise, her iki adam da aşağılık kompleksinin etkisinde davranmıştır; şu farkla ki, biri cinayet işleyebileceğini, diğeri yüce bir eyleme yetenekli olduğunu kendine ispatlamak gereksinmesini duymuştur. gerçekten, bu teorilere aykırı düşecek bir davranış düşünülemezdi. bu teorileri tutanların gözünde de teorilerin sağlamlığı her şeyi açıklar görünmelerindeki güçten ileri geliyordu. oysa bana göre görünürdeki bu güç, onların en zayıf yanıydı.

einstein’ın teorisinde durum tümüyle değişikti. bir örnek olsun diye, o sıra eddington’un bulgularıyla doğrulanın öndeyiyi (prediction) ele alalım. einstein’ın gravitasyon teorisine göre, güneş gibi büyük bir kütlenin yakınından geçen bir ışık, herhangi bir maddesel nesne gibi, çekilir. bu demektir ki konumu güneşe göre yakın görünen sabit bir yıldız, gönderdiği ışığın etkilenmesi nedeniyle olması gereken konumundan belli bir miktarda sapmış görünecektir. başka bir deyişle güneşe yakın olan yıldızları, güneşten ve birbirinden bir miktar uzaklaşmış göreceğiz. bu gün ışığında saptanamayacak bir olgudur; ancak bir güneş tutulması sırasında çekilen fotoğraflar aynı yıldızların geceleyin çekilen fotoğraflarıyla mukayese edildiğinde beklenen sonucun var olup olmadığı ortaya konabilirdi. şimdi buradaki can alıcı nokta böyle bir öndeyinin taşıdığı risktir. gözlemler, beklenen sonucun var olmadığını gösterseydi, teori düpedüz yanlışlanmış olacaktı. bilimsel bir teori, olası gözlem sonuçlarının tümüyle bağdaşır nitelikte olamaz; belli bazı gözlemler teoriyle ters düşecektir. nitekim einstein’dan önce herkesin beklentisi herhangi bir sapmayı içermeyen bir gözlemi gerektirmekteydi. iki tür teori arasındaki fark ne kadar çarpıcı, değil mi? daha önce sözünü ettiğim teorilere, ne denli değişik olursa olsun, hiçbir davranış ters düşmemekteydi; her olgu doğrulayıcı bir kanıt niteliğindeydi.

bu farkın o zaman (1919-20) beni götürdüğü sonuçları şimdi şöyle özetleyebilirim: 15. istediğimiz bir teoriyi doğrulamaksa, doğrulayıcı kanıtlar bulmakta bir güçlük yoktur. 16. bir kanıtı, risk taşıyan bir öndeyinin sonucu ise, doğrulayıcı saymalıyız. başka bir deyişle, teori ışığında yorumlanmamış haliyle, teoriye ters düşeceğini, daha doğrusu teoriyi yanlışlayacağını beklediğimiz bir olgu ancak doğrulayıcı kanıt olabilir. 17. her “iyi” bilimsel teori bir yasaklamadır; bazı şeylerin olmasını yasaklar. bir teoriyi yasakladığı ölçüde iyi saymalıyız. 18. düşünülebilen hiçbir olguyla reddedemeyeceğimiz bir teori bilimsel değildir. reddedilemezlik, çok kez sanıldığının tersine, bir teori için bir erdem değil, bir kusur, bir yetmezliktir. 19. bir teoriyi gerçekten test etme onu yanlışlamaya çalışmakla olanak kazanır. test edilebilirlik yanlışlanabilirlik demektir. ancak testedilebilirlik bir derece sorunudur; kimi teoriler testedilebilirlik yönünden daha elverişli, dolayısı ile daha fazla yanlışlanabilir niteliktedir. bunlar riski büyük teorilerdir. 20. eldeki teoriye yönelik gerçek bir yoklamanın sonucu olmadıkça hiçbir kanıtı doğrulayıcı saymamalıyız; bu ise teorinin tüm yanlışlama çabalarımıza karşın dayanma gücü göstermesi demektir. 21. gerçekten test edilebilir kimi teorilerin yanlış oldukları anlaşıldıktan sonra da atılmadıklarını görüyoruz. bunların durumuna göre ya bazı ek varsayımlarla pekiştirilerek ya da yeniden yorumlanarak reddi önlenir. bir teoriyi, bilimsel niteliğini yok etmek veya hiç değilse düşürmek yoluyla reddedilmekten kurtarmak her zaman olasıdır. (bu türden kurtarma girişimlerini, daha sonra, “sıradan çarpıtma” diye adlandırdım.) tüm bu dediklerimizi bir tek cümlede şöyle dile getirebiliriz: bir teorinin bilimsellik ölçütü onun yanlışlanabilirlik, reddedilebilirlik ya da test edilebilirlik niteliğidir.
karl popper son.

işte bu nedenledir ki, newton yöntemini, akıl ile olgunun bir örgüsü diye niteliyorum. bu örgüde descartes’in mantıksal görüşü bacon'un deney tutkusuyla birleşmiştir.

bilimsel düşünmede bulduğumuz yaratıcı ve eleştirisel öğeler arasındaki bu ayırım mantıksal düzeyde bir saptamadır. uygulamada, iki süreç o denli iç içe ve birbirini bütünleyicidir ki, aradaki farkı görmek kolay değildir. gerçi, bilim kafası için hem yaratıcı imge hem eleştirisel düşünme vazgeçilmez gereklerdir. ne var ki, bu yetenekleri pek az kimsede aynı derecede gelişmiş buluruz. öte yandan yeteneklerden birinde veya diğerinde aşırılığa kaçmayı da meslek çevresi hoş karşılamaz. vaktini başkalarının düşüncelerini eleştirmeye harcayan bilim adamına, kendi düşüncesi yok diye, kuşkuyla bakıldığı gibi, durmadan yeni düşünceler üreten ama çok geçmeden ilgisini yitirip bunları deneme ihtiyacı duymayan bilim adamına da çekilmez bir lafazan gözüyle bakılır. ana çizgileri ile belirttiğim iki görüşü kapsamında bağdaştıran, daha da ileri giderek birleştiren, genel bilim anlayışına “hipotetik-dedüktif' anlayış diyenler var. bu anlayışı mantıksal yapısı ve geniş bilimsel içerikleri ile bize anlamlı kılmada başlıca rolü karl popper'in logik der forschung. 1934 (ingilizce çevirisi: the logic of scientific descovery) adlı yapıtı oynamıştır.

devamını okuyayım »