the lodger

  • 611
  • 29
  • 1
  • 0
  • 5 gün önce

ekşi itiraf

son aylarda dudak kıvrımlarımdan taşan sözcük “yorgunum” hiçbir şey yapmak ve evimden dışarı adım atmak için kendime bahaneler bulmak istemiyorum. ülkede olan bitenden bıktım. insanların şikayetlerinden bıktım. araba sesinden, komşuların kahkahalarından, hava durumundan, sorumluluklarımdan, asansörümün sürekli bozulmasından, yabancıların yatağıma sinen parfüm kokusundan bıktım. dikkatimi çeken, ne yaptığını önemsediğim tek bir insan yok. ilgimi çekebilen tek bir durum yok. hastayım. bir hastane odasına yatırılmak ve sonsuza kadar uyumak istiyorum. ara sıra gelip zihnimi uyuşturmaya devam edecek iğneleri vuran hemşireler dışında rahatsız edilmek istemiyorum. refakatçim olmasın. yemek getirilmesin. kendi ağız şapırtıma bile tahammülüm yok. yazılar yazıyorum ve yazdıklarımı okuyorum. daha önce hiç bu kadar dağınık cümleler kurmamıştım. düşüncelerim gibi dağınıklar. gardırobum, masam, üstüm başım gibi dağınıklar. ve saçlarım üç numara olmasaydı eminim onlarda dağınık dururlardı. migren ataklarımın getirdiği baş ağrısı beynimi patlatma isteği uyandırıyor ve uykusuzluk çekmeye başladım. dudaklarımı yiyerek bitirdim. sakallarımı yolmaya henüz başlamadım. önlem olarak uzatmıyorum. uykumdan irkilerek uyanıyorum ve asla tekrar uyuyamıyorum o zamanlarda bir film koyup izliyorum. konular bilindik, insanlar hep beklenen cümleleri kuruyor. evler aynı, yollar aynı, sokak lambaları, gülümsemeler, yaralar ve yara bantları aynı. sonra sebepsiz yere susuyor, gerekmedikçe konuşmuyorum. ilgilenmediğim şeylerle ilgileniyorum. belki ilgimi çeken bir şey bulurum diye. bulamıyorum. yorgunum.
henüz içimizde yaşadığımız kasırgaları, bilinçaltımızda biriken iltihaplı yaraları, müebbetlik düşünceleri en duru haliyle yazıya dökebilecek kelime yok. belki var ama bir araya getirmek öyle zannedildiği gibi kolay iş değil. getirmeyen olmadı değil, mesela marquis de sade. ama onu bilinçaltımızın karanlık tarafına ışık tuttuğu için sapıklıkla suçladılar. acıdılar. korktular. marquis diyordu ki “siz busunuz işte” biz buyuz işte. insan sinsi bir kanser hücresi.
varsayalım ki insan keşfetse o keşfedilmemiş sözcükleri bu sefer de dürüst olmaya cesaret edebilecek mi? etse dinlenecek mi? dinlense sevilecek, sevilse çoğunluğun gazabından korkmadan hak verilecek mi? öğrenilenlerin aksini zırvalayan bir delinin yanına izleyici çoğunluktan kaç kişi yanaşır? sürülerin şüphe geçirmez, zaptedilemez, yalçın, yüksek surlu kaleleri nerde, azınlığın her yanından soğuk rüzgarlar alan kulübeleri nerde. sürüden kaçının aklını yitirdiği düşünülen deliye acımadan ve korkmadan bakabilir? kaçı aklından ona biraz bozukluk vermek, bir çorbacıya götürüp kendi vicdanını doyurmak dışında bir şeyler geçer. en leşi de yaptığı iyilik seremonisine şahitler arayanlar değil midir? ve biri kalkıp duyarlılığının kutsanması için çırpınan bu sefil yaratığı gördüğünde içinden ayakkabılarına kusmak istediğini söylese fena mı olur.
kesin ki insan; aklından geçenleri avuç dolusu kusmukla beraber içinden çıkarabilse lanetlenecek ve dışlanacak. yapayalnız ve aptal durumuna düşecek. insanların iki yüzlülüğünü kusmaya devam etse sürüler bu kendini bilmez delinin güzel olan bir şeyleri yok etmeye geldiğini düşünecek, korkacak ve reddedecektir. bozguncu diye hapishanelere, deli diye akıl hastanesine tıkılacak, ilkel bir dürtüyle dumanlı silahlarla ürkütüp kaçırılacaktır. öyle olmadı mı hep. hürriyet için güçle savaşmak yuhalanırken güce teslimiyet alkışlandı. çıkar için kutsal kitaplara el basıp yemin etmekte bir sakınca bulunmadı. boynumuzu eğelim ki alnımızdan öpülsün.
dünya ve içinde bulunan her şey midemi bulandırıyor. kediler ve güneşli bir bahar gününde sevgiliyle el ele tutuşma ihtimali olmasa önce üstüne işer sonra onu havaya uçururdum. bence kentleri içindeki alışveriş merkezleriyle birlikte yakabiliriz. arabaları da devasa çukurlara gömmeli. bu hesaba, sapıkları, kendini bir bok sanan starbucks familyasını, pencerelerden bağıranları ve ağız şapırdatan insanları da ekleyelim.

devamını okuyayım »