tumbleweed

  • 1984
  • 43
  • 5
  • 1
  • bugün

karantinada sıkılmayan insan

ne zaman kapandım bu kadar içe bilmiyorum.

bildiğim en eski şey annemin anlattığı bir durum. ben küçücük bir bebekken, yani böyle beşiğinde yatan, henüz oturabilecek kadar bile omurgasını dik tutamayan bir bebekken eve yabancı biri (komşu, akraba vs.) geldiği zaman kapıdan içeriye girince yattığım yerden ağlamaya başlarmışım. annem ne yaparsa yapsın susmazmışım. ne zaman misafir gider, o zaman susarmışım. annem der ki nasıl anlardın bilmiyorum.

hatırladığım en eski anılardan biri ise, krem-kahve minicik kareli koltukların deseni. kendi başıma yürüyebildiğim zamanlarda eve bir misafir geldiği zaman yüzümü koltuğa gömer ve onlar evden çıkana kadar asla kafamı kaldırmazdım.
"kızım bir yudum su iç"
"..."
"acıkmadın mı hadi bir şey ye?"
"..."
"kaç saat oldu, yanmadın mı bu sıcakta orada?"
"..."
"nasıl nefes alıyorsun o şekilde bilmiyorum"
"..."
her kimse artık onlar gidene kadar, saatlerce öyle durabilirdim. bunu yaptığımı çok net hatırlıyorum ama neden yaptığıma dair hiçbir fikrim yok.

ne büyük tezat ki biraz büyüyüp kendi başıma sokağa çıkmaya başlayınca asla asosyal bir çocuk olmadım. hep arkadaşlarım oldu. mahallede de, okula gidecek kadar büyüyünce okullarda da. kalabalıklar içinde kendimle kalabilmeyi çok erken yaşlarda keşfettim sanırım. onlarla oynamayı, gezmeyi, vakit geçirmeyi de çok sevdim. hatta yeri geldi önderlik ettim, takımlar kurdum, gösteriler düzenledim...

garip bir uyum sağlama yeteneğiyle alabildiğine uyumsuzluğun aynı bünyede bu denli nasıl eriyip birbirine karıştığını bilmiyorum.

teyzelerim var benim mesela, hepsi iyi insanlar aslında ama küçücükken bile sadece bir tanesine sokuldum. sadece bir tanesi beni sevebilirdi. diğerleri hala "biz seni sevemeden büyüdün sen, hiç sevdirmezdin kendini. kaçardın, ağlardın, bir kere sevseydik sanki ne olacaktı ama yok!" diye sitem eder utandırırlar aile toplantılarında. diğeri ise saçlarımı örerdi, bana kıyafetler dikerdi, koynunda uyurdum, biraz büyüdüğümde de ilk bigudilerimi o takmıştı kafama :) bayram gösterilerinde giyeceğim kıyafetleri de o dikmişti. anne yarısı kabul etmiştim onu ki bugün hala arada bir kızım der bana.

her zaman kalabalık bir çevrem oldu, hangi deliğe girsem tanıdık birileriyle karşılaşırım olasılıkla ama iç çemberim hep çok dardı. bazen çemberin sınırını karıştırsam da sadece, yanındayken, kendi başıma odamda oturuyormuşum hissini verebilenlerden oluşan bir iç çember. bu hissi yaşayamadıklarımla ise çoğunlukla pozitif eğilimli ama yüzeysel iletişimim oldu.

ben en yakınıma aldığım insanlarla birlikteyken bile kendi kendinelik hissini arayan biri olarak, karantinada sıkılmayan kişiyim evet.

iyi bir şey gibi görünüyor bir açıdan bakınca. ne güzel kendi kendine eğlenebiliyor, kendi kendine mutlu olabiliyor, gülebiliyor, kaliteli zaman geçirebiliyor falan filan.

şikayetim yok inanın. o kadar seviyorum ki kendimle kalmayı, yemek yemek, su içmek gibi bir ihtiyaç benim için 24 saat içerisinde uyku dışında en kötü birkaç saat kendimle kalabilmek. aksi durumlar bir süre sonra ciddi problemlere sebep oluyor. karnı aç insan saldırganlaşır mesela, ben de insanları kırmaya başlıyorum. sevdiğim insanları. hala sevmeye devam ettiğim insanları. bu duyguyu yaşayanlar vardır elbet, bilirler o boktan tadını. kendini yiyip bitirmenin temellerini nasıl attığını.

geçenlerde hayatımda en sevdiğim, en değer verdiğim insanlardan biri bana dedi ki "kimseyi sevmiyorsun", "kimseye, ailene bile vakit ayırmak istemiyorsun", "herkesten kaçıyorsun". "gör kendini, bak ayna tutuyorum", "kendini tanımıyorsun, tanı"...

benim hayatım sevdiklerime onları ne kadar sevdiğimi anlatmaya çalışmak ama anlatamamakla geçti. ki varımı yoğumu mutlulukları için gözümü kırpmadan hiç edebilecek biriyim. aslında hayal bile edemeyecekleri kadar derinden bağlıyım onlara. fakat göremezler bendeki etkilerini ve kolaylıkla sarf ederler o cümleleri. çünkü onların istediği gibi, onların istediği şekilde gösteremiyorum sevgimi, verdiğim değeri. aslında nasıl yapabileceğimi bile bilmiyorum çoğu zaman. yaptığımı zannederken bile yakınından geçemediğimi görürken sıklıkla..

yani diyorum ki, ben aylarca kalsam şu odada şikayetlenmem belki ve kendimi oyalayacak milyon türlü şey bulabilirim ama belki de sıkılmak daha güzel bir eğilimdir. içe değil de dışa dönüklük sebebiyle sıkılıyor olmak belki de daha iyidir. hm? değil mi?

boşverin, varsın sıkılın biraz. zaten doğa insanlık tarihi boyunca kaç defa içe dönüklere torpil geçecek ki böyle? o kadarcık olsun.

edit: hiç ummadığım kadar mesaj aldım bu konuda. hemen hepsi birbirinden güzel mesajlardı. ne çokmuşuz. içe dönüklüğü müthiş pozitif değerlendirenler de, bunu bir hastalık gibi değerlendirenler de var. şahsen psikolojik sorunları olmayan insan tanımıyorum fakat her eğriliği kusur olarak görmem mümkün değil. hayatın insanlara yol aldırma biçimi bu bence. kimse doğacağı ailesini, yetişkinlikte yaşayacağı travmaları seçemiyor ve alacağı yaraları kendi belirlemiyor. ama hayatının kalanında onlarla başa çıkmak zorunda kalıyor. hiçbir nesne birbirinin aynısı değil ve hiçbir nesne sopa gibi düz, budaksız, mükemmel pürüzsüzlükte olunca daha güzel olmuyor. eğriliklerimizle birlikte estetik bir görüntü oluşturuyoruz dengeyi sağlayabildiğimiz sürece.

işte o dengeyi sağlayabilmemiz için de, içe dönüklük/introvertlik değil ama iletişim sorunlarına çok yumuşak bir bakış açısı kazandıran müthiş bir kaynak gönderdi reconquista nickli yazar. gün içerisinde ara ara bakma fırsatım oldu, bunu daha fazla insanla, özellikle bu başlığa uğrayanlarla, aynı dertten dem vuranlarla paylaşmadan rahat edemedim.

buyurun efendim;
the book of life - relationships: compatibility

bir de introvertlikle ilgili henüz okumadığım bir kaynak tavsiyesi geldi quick draw nickli yazardan. kitabın yazarının tedx konuşmasını izlemiştim daha önce, muhtemelen bu kitap da konuşması kadar faydalı ve güzeldir. içe dönüklük konusunda fikir edinmek isteyenler için onu da paylaşayım:
https://en.m.wikipedia.org/…that_can't_stop_talking
türkçe'ye şu isimle çevrilmiş: susan cain - sakinler de kazanır

devamını okuyayım »