veronica supertramp

  • 972
  • 12
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

kara kitap

içinde kaybolmak istediğim kitap, öyle güzel.

bence orhan pamuk'u orhan pamuk yapan kesinlikle kara kitap. bu kitabı okumadan kendisini okumuş saymamak gerekir diye düşünüyorum. yazarı daha önce okuduğum hâlde kitap böyle bir izlenim bıraktı bende. pamuk'u tanımak isteyenler -ilk olarak değilse bile- muhakkak bu kitabına da bakmalı diyor, detaylara geçiyorum.

--- spoiler ---

öncelikle kendi olmak-olmamak gibi nefis bir temaya sahip ki en azından kendisiyle uğraş hâlinde olan her insanın kapısını aşındırdığı bir ikilem olduğundan pek tanıdık, pek cezbedici. kitap boyunca benim kişisel olarak takip etmekten keyif aldığım letifmotifler de vardı: kar, rüya, kış gecesi, esrar, yeşil (mürekkep, kazak, vitrin, ışık, tükenmez kalem, etek, pul, çorap), hikâye(ler)... öte yandan; gerçek-tahayyül çizgisi bulanıklaşmış karakterler/ epigraflar, isim sembolizasyonları, kafkaesk atmosfer içinde birbiri ardına açılan hikâyeler, pamuk'un sevgili parantezleri ve hemen her kitabında rastladığımız o çocuksu, sakınımsız, naif iyimserlik.

kitap sırf sonu itibariyle değil, merkeze aldığı temanın farklı yönlerini işaret edip biz okuyucuları tek bir "doğru"ya hapsetmediği için de tam anlamıyla bir açık yapıt.

sözgelimi; bedii usta'nın evlatları bölümünde kendi olma fikri yüceltilirken resim yarışmasının anlatıldığı bölümde rakibinin yaptığı resmin karşısına ayna koyan kişinin yarışmayı kazanması, kendi olma takıntısı ve elbette intihal ve taklit konusunda düşündürücüdür. aynı şekilde şehzade'nin hikâyesi'nde de kendi olma iptilasıyla (başka seslerden, başka hikâyelerden) sterilize/ soyutlanmış bir yaşam arzusundaki şehzade'nin öyküsüne şahit oluruz. fakat bir süre sonra bu "sessiz" hayat tahammül edilemez olur ve yine kitaplarına sarılır şehzade. sonra yine onları unutmak ister, yine onlara döner... böyle bir kısır döngü bize "kendi olma" arzusunun ulaşılamaz bir ütopya olduğunu da duyumsatır aslında, bir de tabii şehzade'nin bu uğurda sürdürdüğü yaşamından pişman olup olmadığını düşündüren son sözleri:

"rüyamda, hatıralarımın bahçesinde gezinirken, diye başladı bir an. hiçbir şey, diye ekledi sonra."

(anıları olmasa ne kalır ki insandan geriye?)

diğer yandan, galip'in sık sık atıp tuttuğu polisiye romanlardan bahsederkenki düşünceleri oldukça ilginç, kara kitap'ı tarif eder adeta:

"ilk ve son bölümün birbirinin tıpatıp aynı olduğu bir roman kurulabilmeliydi; gerçek sonu hikâyenin içine gizlendiği için, görünen bir sonu olmayan bir hikâye yazılmalıydı; körler arasında geçen bir roman düşlenmeliydi."

"galip bir keresinde rüya'ya yazarın da katilin kim olduğunu bilmediği bir polisiye romanın yazılırsa okunabileceğini söylemişti. böylece, nesneler ve kahramanlar her şeyin farkında olan yazarın zoruyla ipuçları ve sahte ipuçları kisvesine bürünmeden, hiç olmazsa polisiye yazarının hayallerini değil hayatta oldukları şeyleri taklit ederek kitapta durabilirlerdi."

fakat ben, pamuk'un katili bilmediğini -en azından kitabın sonlarına doğru- düşünmüyorum. türlü esrarlarla gizlese de aslında çeşitli ipuçlarıyla işaret ettiği bir kişi var bence:

gayet gerçekçi açılan romanda belkıs'ın hayali bir karakter olduğunu keşfettiğim vakit (birbiriyle evlenmiş iki sınıf arkadaşına tesadüf eden galip'e arkadaşlarının sınıflarında belkıs isminde birinin olmadığını söylemesi üzerine) taşlar yerinden oynamaya başladı. böyle bir sanrının varlığı haliyle mehmet'le galip'in telefon konuşmasının da -ve dolayısıyla mehmet'in de elbette- hayali olduğunu düşündürecekti. bu şüpheyi destekleyen oldukça çarpıcı ayrıntılar var:

1. ilk olarak, telefondaki sese mehmet adını takan galip'ti, anımsayalım:

"alo."
"bu sefer adın ne olsun?" dedi galip. "takma adlar o kadar çoğaldı ki, karıştırıyorum artık."
"akıllıca bir başlangıç" dedi ses. galip'in ondan beklemediği bir güven vardı üzerinde. "sen koy celâl bey adımı."
"mehmet."
"fatih sultan mehmet gibi mi?"
"evet."

fatih sultan mehmet şeklinde bir seçim önemli çünkü galip'le ilgili şöyle bir pasaj var sayfa 347'de:

"... (galip) tıpkı çocukluğunda yaptığı gibi kendini bir başkası olarak, fatih sultan mehmet olarak görmeye çalıştı. uzun bir süre, kendisine ne çılgınca ne gülünç gelen bu çocuksu hayalle yürüdükten sonra..."

2. emine'nin kocası mehmet'i celâl uğruna terk edişi hiç yabancı değil: rüya ve galip'in hikâyesini çağrıştırıyor.

"ona hiçbir şey açıklamadığım kısa bir mektup bıraktım." (s.380)

3. galip bir gece bir "göz"ün kendisini seyrettiği izlenimine kapılır. bunu, tıpkı celâl'in yazısındaki gibi metafizik bir deneyim, "alt benlik zuhuru" şeklinde düşünürüz. oysa galip'in mehmet ile yaptığı telefon konuşmasından galip'i takip eden bu "göz"ün mehmet olduğunu öğreniriz. tanpınar'ın "üst kat sakini"ni anımsatan "göz" burada, mehmet'in galip'e ait alt benliklerinden biri olarak düşünülürse, gayet yerinde bir metafor olarak görünüyor.

4. terk ediliş biçimleri dışında mehmet'le galip'i ortak paydada birleştiren bir diğer özellik, celâl'e ve/veya celâl'in -tüm detaylarını ezberledikleri- yazılarına olan tutkuları. bu ikili "akıl hastası değil de sadık birer okur" mudur sahiden?

5. diğer ortak yön, ikisinin de "kendi olamamalarının sebebi" olarak celâl'i görmesidir. galip celal'in mankenine bakarken şunlar geçer aklından:

"senin yüzünden kendim olamadım hiç!" demek geldi içinden, "senin yüzünden beni sen yapan bütün o hikâyelere inandım." (s.194)

devamı daha da ilgi uyandırıcıdır:

"celâl'in mankenini, babasının iyi çekilmiş bir fotoğrafını yıllar sonra ilgiyle inceleyen oğul gibi, dikkatle uzun uzun seyretti."

burası, kitap boyunca ince ince işlenen (ve celâl'in ölümüyle de başarıya -?- ulaşan) oedipus kompleksi'ni duyumsatan en açık ifade.

mehmet de celâl'e öfke doludur. telefonun ucunda celâl zannettiği galip'e düşüncelerini gayet sarih şekilde ifade eder:

"seni öldüreceğim! senin yüzünden hiçbir zaman kendim olamadım." (s.391)

6. diğer yandan, kitapta anlatılan yönleriyle mevlana-şems hikâyesi de (şems'i öldürenin/ öldürtenin mevlana'nın kendisi olduğuna dair sarsıcı detayla beraber) celâl-galip ilişkisini çağrıştırır. öldürülen şems, mevlana'nın "burnunun dibindeki" kuyuya atılır. benzer biçimde celâl de -mekân bağlamında- galip'in burnunun dibinde ölü bulunacaktır. iki maktul de kendilerine "hayran" dostları tarafından öldürülmüştür. şu kısımdaki benzetmeler de bu paralelliği destekler nitelikte:

"ağlamak isteyip ağlayamıyormuş, nefes almakta güçlük çekiyormuş gibiydi; boğazından denetleyemediği bir acı inleyişi çıktı; eli kendiliğinden pencerenin kulbuna uzandı; oraya bakmak istiyordu, apartman aralığına, 'karanlık' denen o yere, bir zamanlar kuyunun olduğu o yere. kim olduğunu bilemediği birisini taklit ettiğini hissetti, bir çocuk gibi.

pencereyi açmış, gövdesini karanlığa uzatmış, dirsekleriyle pervaza yaslanırken yüzünü apartman aralığının o dipsiz kuyusuna uzatmıştı: pis bir koku geliyordu oradan, yarım yüzyılı geçkin bir zamandan beri biriken güvercin pisliklerinin, atılmış öteberinin, apartman kirinin, şehir dumanlarının, çamurun, ziftin, umutsuzluğun kokusu. unutmak istedikleri şeyleri buraya atarlardı." (s.328)

kendi yazılarını celâl'in köşesinde, onun imzasıyla yayımlayan galip; şiirlerini kendi adıyla değil "divan-ı şems-i tebrizi" adıyla toplayan mevlana'yla bu açıdan da benzerlik gösterir.

7. şehzade'nin hikâyesi ilk olarak belkıs tarafından dile getiriliyordu. (s.209) oysa ilerleyen sayfalarda belkıs'ın, galip'in yarattığı bir karakter olduğu görülüyor. telefon görüşmesi sırasında anlıyoruz ki mehmet de bu hikâyeden haberdar:

"... ve en sevdiği karısı bezmiâlem valide sultan'ın -ki hikâyesini çok sevdiğin şehzademizin babaannesi ve bir osmanlı gemisinin isim anası olur..." (s.361)

peki belkıs'ın galip'e anlattığı, daha doğrusu sadece galip'in bildiği bu hikâyeyi mehmet nereden biliyor?

biliyor çünkü mehmet de tıpkı belkıs gibi galip'in kendi benliğinden hareketle yarattığı bir karakter. galip'in kendi olarak dile getiremediği, düşünmeye cesaret edemediği duyguları, düşünceleri, hesaplaşmaları mehmet'te vücut buluyor. nihayetinde de "korkunç görünüşlü" fatih sultan mehmet kılığıyla malum son. elbette kesin olarak bu böyledir demesem de benim tahayyülümdekiler böyle. hem ne diyordu celâl, apartman karanlığı yazısında;

"az yaşıyoruz, az görüyoruz, az biliyoruz; bari hayal edelim."

--- spoiler ---

devamını okuyayım »