viva paulista

  • 2337
  • 1
  • 0
  • 0
  • 2 hafta önce

george orwell

25 haziran 1903’te hindistan*’in motihari kentinde eric arthur blair adiyla dunyaya gozlerini acti.
babasi richard blair, hindistan afyon vekaleti’nde britanya imparatorlugu icin calisan bir memurdu. dogumun ardindan annesi ida limouzine, eric’i de yanina alarak ingiltere’ye yerlesti. somurgedeki gorevine devam eden babasi ise eric’in cocukluk anilarinin silik ve muglak bir kosesinde yer alacakti bundan boyle.

sekiz yasinda st cyprian yatili okuluna gonderildi. agir derslerle bogusuyordu ve yalnizliginin ortasinda iliklerine kadar mutsuzdu. yine de, edebiyata olan yatkinligiyla ve yazdigi vatansever siirlerle ogretmenlerinin gozlerini kamastirdi.

14’unde kraliyet bursuyla eton koleji’nde okumaya basladi. parlak bir gelecege ve rahat bir yasama uzanan kapilar onune acilmisti, ancak o herkesi sasirtarak universiteye gitmeme karari aldi. bunun yerine, babasinin izinden giderek asya’ya yol aldi ve burma’da askeri polis olarak goreve basladi.

emrindeki 200 yerel gorevliyle birlikte hanthawaddy bolgesindeki 200.000 kisilik nufusun guvenliginden sorumluydu. 21 yasindaki biri icin oldukca agir bir yuktu bu. hele ki, gorevi icabi tekmelemesi ve kamcilamasi gereken ‘insanimsi’**lara duydugu icten yakinlik dolayisiyla.

somurgedeki bu gorevi, eric’in hayata bakisinda onemli donusumlere yol vermisti. ‘diarios de motocicleta’da genc doktor adayi capkin ernesto’nun yasamin sert aciligiyla, yoksulluk denizinde bogulmamak icin cirpinan insanlarla ve siniflararasi ucurumla yuzleslestigi latin amerika gezisi’ni anistiran bir islevle.

burma’ya cebinde yalnizlik, yabancilik*, koksuzluk sozcukleriyle gelmisti, simdi ise yasadiklarini yazarak yuzlesiyor, sorguluyor, anliyordu.

1922’de beyaz bir polisin bir yerli hamali tekmelemesine ve kendi yanindakilerin duruma tepkisizligine tanik olarak ve oldukca sarsilarak su satirlari kaleme almisti:
“siradan, terbiyeli, ortalama insanlardi (…) ve bu sahneyi izlerken yuzlerinde -kibarca bir onaylamanin disinda- herhangi bir duygu emaresi belirmiyordu. onlar beyazdi, hamal ise siyah. ya da baska bir deyisle, hamal insanimsiydi*, bir tur hayvandi.”
[…animsanacak olursa, ebu garip iskencecisi lyndie england’in west virginia’dan komsusu tonton bir teyzecik de soyle sesleniyordu: “...butun bunlar cocukca ve aptalca, esek sakalari...ama ya onların (iraklilarin) bizim cocuklarimiza yaptiklari? ...hem bize hep onlarin bizim gibi olmadiklari ogretilmedi mi, kabalar, ilkeller, vahsiler, tam insan bile sayilmazlar...”]

eton koleji’nde, varlikli bir aileden gelmiyor olusunun aci bilinciyle, ayni havayi soludugu o seckinlerin ayricalikli dunyasina yabanci ve hep yapayalniz hissetmisti kendisini. burma’daki gorevi boyunca da bu yalnizlik gitgide koruklenmis ve yonetici elitin bir parcasi olusuna duydugu nefretle birleserek icini yakmisti. sonunda, 1927 yilinda birakti gorevini. kendi deyimiyle; iklim kosullarinin sagligi bozmasi nedeniyle, dinmeyen yazarlik dusleri nedeniyle ama en cok da somurgecilige daha fazla hizmet vermeyi reddetmesi nedeniyle.

ingiltere’ye donusunde, birinci dunya savasi’nda vatanlari icin carpismis iscileri bu kez ciddi ucret kesintileriyle, salgin gibi yayilan issizlikle bogusur buldu. ‘buyuk buhran’ yaklasiyordu, zenginle yoksul arasinda gunbegun acilan vahsi ucurumun golgesinde. eric bu gerginligin ortasinda yazarlik duslerine uzanan yolu bulmaya calisiyordu. bir kitapevinde gecici olarak calismaya basladi, arta kalan zamanlarda ise daktilosunu isitmaya cabaliyordu.

cok gecmeden, kendini yertsiz yurtsuz erkeklerin-kadinlarin arasinda sokaklari arsinlarken buldu. cevresindeki hemen herseyi gormek bilmek istiyordu. bir defasinda kendisini tutuklatip iceriyi de birinci elden tanimayi bile denedi. surekli olarak ariyor, sorguluyor ve gozluyordu. buldugu yanitlarla ise sosyalizme evriliyordu.

1929’da paris’e tasindi. bircok makale (besi fransizca olarak basildi), kisa oykuler ve birkac da roman (hicbiri yayinlanmadi) kaleme aldi orada. yoksul bir hayat suruyor ve lokantalarda bulasikcilik yapiyordu. bu gunler bronsit teshisiyle hastaneye kaldirilmasiyla sona erdi.

1932 yilinda, sol goruslu yayinci victor gollancz, eric’in alt tabaka arasinda yasadiklarini konu alan ‘down and out in paris and london’ adli kitabi basmayi kabul etti. 40£’luk avans karsiligi yayimlanan kitabin kapaginda ‘george orwell’ ismi yer aliyordu. orwell, britanya kirsalindaki bir nehrin adiydi. george ise -ingiltere’nin hamisi olan aziz george’un nezdinde- tepeden tirnaga ‘ingiliz’ bir isimdi.
yeni ismiyle, alt tabaka arasinda surdurdugu sefaletin ailesini utandirmasini onlemeyi umuyordu.

uc yil boyunca, dogru durust para kazanamadan yazmayi surdurdu. 1934’de ilk baskisi amerika’da yapilan -orwell’in burma’daki gorevi sirasinda gorduklerini tum ciplakligiyla kaleme aldigi ve tepki cektigi- ‘burmese days’i, 1935’de yayimlanan ‘a clergyman’s daughter’ takip etti. londra’daki kitapevinde calismayi ve ayak takimina karisip sokaklari arsinlamayi surduruyordu bir yandan.

1936 yili, ‘keep the aspidistra flying’in yayinlandigi yil olmasinin yaninda, orwell’in hayatinda onemli degisikliklere de meydana getirecekti. haziranda, london universitesi’nde psikoloji ogrenimini surduren ve yazma hirsina destek cikan yoldasi eileen o’shaughnessy ile evlendi. kisa bir sure sonra da, yayinci victor gollancz’in istegi dogrultusunda, buyuk buhran’in isci sinifi uzerindeki etkilerini oykulemek uzere en agir kosullarin yasandigi kuzey ingiltere’ye gitti. issizligi ve korkunc boyutlardaki yoksullugu ayrintilariyla gozlemledi, bu notlardan yararlanarak daha sonra ‘out the road to wigan pier’i yayinladi. aralik ayinda ise muhabir olarak ic savas pencesindeki ispanya’ya adim atti.

ispanya ic savasi orwell’in hayatinda en onemli donum noktalarindan biri oldu. kralliga kansiz bir darbeyle son verilip yerine cumhuriyet’in ilan edildigi 1931’deki halk hareketlerinin ardindan, britanya’yi ve nazi almanya’sini da kapsayan avrupa devletlerinin destegini arkasina almis fasist general fransisco franco 1936’da cumhuriyete karsi taarruza gecmisti. hitler’in turlu baski, iskence ve savas oyunlari icin (guernica’nin sivillerin uzerine yagidirilan bombalarla kana boyandigi ‘die total krieg* oyuncagi da dahil olmak uzere) bir laboratuar islevi gormustu butun ispanya. burada dunyanin gozleri onunde semiren akbabalar, birkac yil icinde varsova, paris, londra, sofya, kiev, moskova goklerini de kana, kule, gozyasina bogacakti.

orwell, muhabir olarak gittigi ispanya’da ‘poum’ saflarina katilip carpisti. o gunlerin yadigari fotograflarinda da goze carpmaktadir; orwell ispanya’da o yabanci, koksuz, garip, yersiz yurtsuz, yapayalniz halini geride birakip kalabaligin icine karismis, ait oldugu yeri bulmus gibiydi. kara kisin, siperleri dolduran camurun, insan diskisinin, her yanda cirit atan farelerin, muhimmat eksikliginin ve strateji yetersizliginin ortasinda; etrafi dostlariyla cevrili sicacik guluyordu bu fotograflarda.

barselona civarindaki unlu ‘may days’ kardes kavgasinda ‘poum’daki yoldaslarini tufegiyle savundu. isiltisi gozlerine vuran tertemiz devrim dusleri, 500 anti-fasist savascinin boguldugu kan golunde yitirmisti parlakligini. barselona’dan sag salim kurtuldu, ama 20 mayis 1937’de kendisini hedef alan keskin nisancinin kursunu girtlagini parcaladi. kaldirildigi hastanede yasamasina mucize gozuyle bakiliyordu, basardi.
ne var ki, ses tellerindeki hasar kaliciydi.

hastaneden cikar cikmaz, stalin yandaslarinin av listesinde oldugunu ogrenerek kacma planlarina giristi. yogun cabalar sonucunda esiyle birlikte fransa’ya gecmeyi basardi. ancak pek de oyle mutlu bir son degildi bu.
onun kadar sansli olmayan yakin dostu george kopp -poum uyesi oldugu icin- bir yildan uzun bir sure zindanda kalacakti. bir baska poum savascisi olan, glasgow universitesi’ndeki parlak gelecegini bir kenara birakip fasizme karsi dovusmeye gelmis, can yoldasi bob smillie ise hapsedildigi zindandan hic cikamadi.
birlikte tufek cattigi insanlarin elinden gelen bunca zulum, baski ve pisi pisine yitirdigi dostlari, orwell uzerinde oldukca yikici bir etki yaratti. kardeslerini, yoldaslarini katleden fasizmle, yoldaslarinin kanlarini dokmekten sakinmayan stalinizm arasinda pek bir fark goremiyordu artik.

ingiltere’ye donerek esiyle birlikte wallington’da sakin bir kir evine tasindi. ingiliz gazetelerinde ispanya ic savasi’na dair yazilanlari gordukce tiksiniyordu. uzerinde calistigi ‘homage to catalonia’ 1938’de yayinlandi. ayni yil, uzun sure kotu kosullarda surdurdugu yasaminin semeresi olan hastaligina teshis kondu, verem.
epeyce bir zamani senatoryumda gecirdi. nekahet doneminde ise fas’a gecip ‘coming up for air’ icin calismaya devam etti.

ingiltere’de, nazi almanya’sinda ve sovyetler’de halklarin gozlerini boyayan yalan dolan dolu gazeteler, yayinlar, yapay sislerle puslarla perdelenmis gerceklikler canini sikiyor, ofkesini biliyordu. gercekleri anlatmanin; basit, sade, duzgun bir dille herkese ulastirmanin bir yolunu ariyordu.

curumeyle es tuttugu sovyetler efsanesini yikma tasarilarini zihninde kurgularken, wallington’da on yaslarindaki ufak tefek bir cocugun arabasini yurutmek icin koca bir ati kamcilamasina tanik oldu. kafasinda bir simsek cakti, gucunun ayriminda olmayan, kucucuk bir cocugun kamci zoruyla somurdugu at ile proleterya arasinda bir bagdaslik kurdu. elbette, burma’da yasadigi tecrubelerin ve cokca rastlastigi insanimsi’larin da bu bagin kurulmasinda yardimlari olmustu.

1940 yilinda yeniden, savasin soguk nefesini ensesinde hisseden londra’ya tasindi. nazilere karsi savasmak istediyse de saglik sorunlari nedeniyle orduya kabul edilmedi. sivil savunma kuvvetlerine katildi, ispanya’daki deneyimleri ona cavusluk rutbesini getirdi. londra sivil savunmasini orgutlemeye basladi.
mart ayinda denemelerinden olusan ‘inside the whale’ yayinlandi.

1941’de bbc hintce servisi’nde calismaya basladi, t.s. eliot’un da icinde oldugu bir ekiple birlikte. ancak muttefik sovyetler’e ve kahraman ‘joe amca’* ya duzulen ovguler midesini bulandiriyordu. yayinlarinda fabl’lardan ve ‘kral ciplak’* benzeri yalin halk oykulerinden siklikla yararlandi.
ayni yil sosyalizm’e vatani ingiltere’ye dair yazdiklari ‘the lion and the unicorn’ basligi altinda yayinlandi.

1943’te bbc’deki gorevinden ayrildi. sol egilimli ‘tribune’ dergisinin editorlugunu ustlendi. yillardir kafasinda sekilendirmeye calistigi, hamuru ispanya ic savasi’ndaki yurek burkan deneyimleriyle, wallington’da bir cocugun koca ati kamciyla idare edisiyle ve bbc’de calisirken yararlandigi ‘kral ciplak’ benzeri halk efsaneleriyle karilmis; ‘animal farm’ artik kagida dokuluyordu.

bahar sonunda ‘animal farm’in ilk halini tamamladi. ancak kitabin yayinlanmasi onunde karsisina cesitli engeller cikarildi. yayinci jonathan cape’in akil danistigi devletlu makamlar, sovyetler’le muttefiklik surerken animal farm’in yayinlanmasinin ulusal cikarlara uygun olmayacagi uyarisinda bulunup dikkat cekmislerdi. uzun bir bekleyisin ardindan umudunu yitiren orwell kitabi kendi bastirmak icin borc para toplamaya basladi. tam da bu sirada, almanya’nin yenilgisinin ardindan*, homage to catalonia’yi da yayinlamis olan frederick warburg kitabi basmayi kabul etti.
1945’te ingiltere’de, 1946’da ise abd’de yayinlanan animal farm, orwell’a dunya capinda un ve ovgu getirdi.

ancak orwell bu basarinin keyfini suremedi. esi eileen 29 mart 1946’da ameliyat masasindan kalkamadi. evlat edindikleri ogullari richard horatio blair’e sarilarak ayakta kalmaya calisan orwell, iskocya’yadaki jura adasinda inzivaya cekildi. butun vaktini gelecege dair kurgulayacagi son oykusunu kagida dokmeye harciyordu. yine halk efsaneleriyle, kara bir dille ve sosyalizm idealini yasatmak icin kokusmus sovyetler efsanesini yikmanin sart olduguna yonelik inanciyla yola cikiyordu. yevgeni ivanovic zamyatin’in 'biz' adli romanini merkeze alarak bir distopya uretmeye basladi, ‘nineteen eighty-four’ adiyla.

1947’de ‘nineteen eighty-four’u tamamlamasindan kisa bir sure sonra agirlasan hastaliginin sol akcigerini tamamen tuketmesi nedeniyle glasgow’da hastaneye yatirildi.
kitap 1949’da yayinlandi. ayni yil durumunun gittikce agirlastigi hasta yataginda sonia brownell ile evlendi.

bu evliligin bes hafta ardindan, 13 ocak 1950’de, george orwell hayata gozlerini yumdu.

orwell’in cokca canini yakan bir baska konu ‘animal farm’ ile vermeye calistigi mesajin ugradigi inanilmaz boyutlardaki carpitmaydi. temelde anti-fasist ve anti-kapitalist bir ozu vardi kitabin, ancak orwell’in sovyetlere karsi ispanya’dan beri icinde buyuttugu kini de saklamadan ifsa ediyordu. aslinda amerikali bir elestirmene de ifade etmis oldugu gibi; ‘bir devrime sahip olamazsiniz, devrimi (kendiniz) yaparsiniz!’ demekteydi. ancak bu soylem yayincilar ve propaganda araclari tarafindan ‘devrim yapilamaz, devrim safiyane bir dustur ve yikilmaya mahkumdur’a cevrilmisti. cia destegiyle kotarilan 1954 tarihli ‘animal farm’ animasyonunda ise hikayeyle istenildigi gibi oynaniyor ve orwell’in yapiti anti-sosyalist bir kusa cevriliyordu. ozellikle animasyonun son sahnesinde domuzlarla insanlarin, komunist liderlerle kapitalistlerin golgelerinin birbirine karistigi ve aynilastiklari bolum tamamen makaslanmisti. bir soru uzerine yardimci yonetmen john halas ‘milyonlarca insaninin kafasini karistiramazdik!’ diye kukreyerek durumu ozetliyordu. 1999 tarihli son ‘animal farm’ animasyonunda da final sahnesine kucuk(!) bir ek yapilmis ve anne, baba ve cocuklardan ibaret ‘mukemmel aile’ ciftligin kapisindan arabalariyla giris yaparak yonetimi tekrar ellerine almak suretiyle fevkaladenin fevkinde bir mutlu sona gark olmuslardi!

bu noktada, orwell’in ciftlik alegorisi icerisinde, hayvanlari somuren kapitalist insanlar ve devrimi somuren domuz liderler bicimli karikaturlerin basindan beri hatali okumalara acik oldugunu da belirtmekte yarar var. domuz figurleri, cok daha yogun bir tiksintiyle ve nefretle kurgulanmis olduklarindan okura-izleyiciye daha carpici bir etki yapiyorlar. ve mesaj eninde sonunda ‘ayaklar bas oldu!’ diye yaziklanan karsi-devrimcilerin ellerini ogusturduklari yere dogru kayiyor. orwell’in somuruye yonelik elestirilerini bunca gumburtu arasinda izleyebilmek icin epeyce dikkatli bakmak gerekiyor.

‘nineteen eighty-four’da ise esinin olumu ardindan orwell’in uzerine coken kara bulutlar, yaratilan distopya’da ve sayfalardan tasan karamsarlikta kendini ele veriyordu. bu kez anti-fasist mesaj daha acikti. ancak ‘war is peace’, ‘freedom is slavery’, ‘ignorance is strength’ gibi nefis somutlamalarla ortaya konmus ‘doublethink’ kavrami, o donemlerde daha cok diyalektige vurulmus bir kaba-mizah yumrugu olarak okunuyordu. ‘nineteen eighty-four’ –somurge propagandacilarinin isine yaramadigi icin olsa gerek- ‘animal farm’ kadar meshur olamadi ama cok daha degerli ovguleri topladi.

cocukluk arkadasi cyrill connolly’nin,"mendil endustrisinin icinde bulundugu kosullara dair soylev cekmeden burnunu bile silemez!" diye niteledigi orwell’a dair, yapitlarina yonelik elestirileri de ozetleyen bir yorum ise bir baska dostundan geliyordu: "dusmanlarindan cok, kendi tarafindan nefret eder."

orwell’in gizli servislerle isbirligi icinde oldugu da cesitli bicimlerde dile getirilmis bir iddiadir. bu konuda kesin bir sey soylemek pek mumkun degil. orwell’in somuruye ve fasizme karsi gereginde cepheye gidip savas vermisligi kursun yemisligi de goz ardi edilemez. ayrica, iddialarin orwell’in isminden istifade etmek isteyen servislerce kasitli cikarildigi ve hatta -orwell’in sahitligi ve yandasliginda kendilerini hakli cikarma cabasiyla- bazi belgelerin sonradan tertip edilip gizli servis arsivlerinden servis edildigi de soylenmektedir. orwell’in ve yapitlarinin ozellikle abd’de cadi avi sezonunda fbi takibine alindigi da baska bir gercek. ne var ki, 1992 yilinda ortaya cikan ve curutulememis bazi belgelere gore, orwell’in ikinci dunya savasi bitiminde ‘komunizm sempatizani’ oldugunu dusundugu bazi insanlarin isimlerinden olusan bir listeyi devletlu kurumlara ilettigi ortaya cikmistir.

kaynakca:

“george orwell’s animal farm, modern critical interpretations”, harold bloom,

“george orwell”, gordon bowker,

“george orwell’s animal farm”, alan brown,

“george orwell: a life”, bernard crick,

“orwell: the life”, d.j. taylor,

http://orwell.ru/ ,

http://www.k-1.com/orwell ,

(bkz: george orwell/@babaerenler),

(bkz: george orwell/@immanuel tolstoyevski).

devamını okuyayım »
31.05.2007 17:12