yoktan adam

  • azimli
  • mülayim ama sempatik (548)
  • 4717
  • 14
  • 3
  • 0
  • dün

kaş (ilçe)

hayalini kurdum. kapadım gözlerimi hayalini kurdum. aklımdan, aklımın zerrelerinden geçirdim bu anları. yaşama telaşım yok. kazandığım bütün paraları harcadım. parasız öleceğim, parasız ve mutlu. hayalini kurdum. bir sabah kalkıp sırtımıza yükümüzü alıp üç tekerlekli mavi bir arabaya bindik. şimdilerde meşhur oldu bunlar. elektrikli hani. bizi otogara bıraktı ersin. otogarlar mı yoksa tren istasyonları mı daha hüzünlü yarışmasına katılıp bağırmak istiyorum. bu otogara gelmiş dünyanın en mutlu insanı benim diye. inanın bana otogar hüznünü değil ama otogar mutluluğunu yaşadım. bir otogardaki en mutlu insan dünyanın en hayalperest insanıdır.
gün daha ağarmadı, saat sabahın altısı. evler, asfaltlar, ağaçlar gökyüzü ve deniz. hepsi lacivertti. resmimiz var ya inanır mısınız?
bizi kaş’ tan, fethiye’ ye götürecek minibüse bindik. o cam kenarına oturdu çünkü güzeldi ve cam kenarına oturmayı hak ediyordu. çünkü gözleri vardı. çünkü gözleri bana bakıyordu ve benim onun gözlerine bakmaktan başka çarem yoktu. çünkü gözleri güzeldi ve cam kenarına çok yakışıyordu. yakında buluşacağız. ona diyeceğim ki bana bakıp bi şeyler anlatıyorsun ya, hah işte ben bunların hiç birini algılayamıyorum diyeceğim. bir otobüsün arkadan üçüncü koltuğunun koridor kenarında oturan en mutlu insan olarak beni algılayabileceğini düşünüyorum. çünkü gözleri gayet ahlaksız ve masumdu. çünkü o bir şeyler anlatırken ben ağzına bakıp hayallere dalıyordum. kalbim, beynimi hz. musa’nın asasını göğe kaldırıp kızıldeniz’i ikiye yardığı gibi yarıyor ve beynimi kalbimin içine çekerek hapsediyordu.
otobüste tütün saramadığı için ellerini az görüyorum, ben sigara içmiyorum dokunuyor ama otobüslerde sigara içilmeli ve biz öksürükten gebermeliyiz. çünkü elleri var ve çok güzel sigara sarıyor. tanrım bunu izlemelisin, sıkılmazsın merak etme kısa sürüyor.
yol boyu konuştuk. bi an boynumu uzun zamandır sağa çevirmediğimi fark ettim. solumdaydı. ağzına bakıyordum. burnuna, yanaklarına henüz yeniyiz. gözlerine öyle uzun uzun bakamıyorum ama aramızdaki gizli anlaşmaya göre dişlerini izleyebiliyorum. tanrım deliriyorum.
fethiye’ ye ulaştık. minibüsten indik yazdığım bütün satırların üzerini çizip tekrar aynı şeyleri yazmış gibiyim. ne düşündüğümü hatırlayamıyorum o an kayaköy’e gidecek olan dolmuşların saatine baktık önce. ayaklarında terlikleri vardı, o terliklerle likya yolunu yürüyerek soğuk su koyuna gidecektik. gittik. ona çaktırmadım ama yolda iki defa kaybolduk. olsun âşıklar bulmaz. arar ve ararken de kaybolur.
minibüsten indik, kayaköy sanat kampına uğradık önce, mutlu’ yu gördük nurdane teyzeyi, nihal’ i bilgesu’ yu. dişlerimizi fırçaladık, benim sırtımda bütün o çadırın ve eşyaların ağırlığı vardı. şimdi olsa taşıyamam ama o zaman âşıktım işte. biliyorsunuz kelebekler hafiftir.
köy kahvesinin önünden geçtik marketten şarap aldık annesinin yaptığı börek, migros’ tan aldığımız o küçük ekmek ah o küçük ekmek. yıkılmış rum evlerine baktı. o taş evlere koca tarih boyunca bi o evde yaşayanlar öyle güzel bakmıştır bi de şu an o. o.
yürüdük. en tepeye kilisenin olduğu yere çıktık. düşmesin diye ellerini tuttum. ellerini. çünkü düşebilirdi sonuçta ayağında terlik var ve orası likya yolu. zor yani. o yüzden ellerini tuttum.

kiliseden aşağı doğru inen yol ikiye ayrılıyor biri soğuksu koyuna gidiş diğeri de galaviz yolundan geliş. tolga ve alaz bilir. ben o yolda geçen sene kaybolmuştum. ve peşimdeki 20 kişiyi de kaybetmiştim. tanrım aklım yok kalbim var sen biliyorsun. heh işte o yolda yine kayboldum. kaybolduk. ama bu sefer ikimizdik. ne önemi var dedi başka koya gideriz. korkmadım endişelenmedim doğru yolu buldum. belki de bu hayatımdaki ender doğru gittiğim doğru yollardandı. durduk dinlendik, o bir yüksekte otururdu ben dizinin dibine, su içerdi. ağzı küçücük gözleri kocamandı. hayret.

yaklaşık bir saat daha yürüdükten sonra soğuk su koyuna demirlemiş turistik teknelerden gelen o iğrenç müzik sesini duymaya başladık. onlar o gece gidecek biz o gece o koyda kalacaktık. çadırımız vardı, şarabımız vardı, ateşimiz vardı. koya yaklaştık. onun yüzündeki mimiklerden neler hissettiğini neler düşündüğünü merak ediyordum. izliyordum gizlice. ilk defa geldiği bir yerdi. bahane. seyretmesi güzeldi.
çadırımızı kurup denize girdik, yüzdük, soğuk suyu çok sevmiyordu bana yüzmeyi öğretiyordu, kendisi bir kuştu bir balıktı bir başkaydı. tanrım büyüleniyorum.

denizden çıktık hava kararmaya başlamıştı hafiften. ateş yakmak istedik, yasaktı, mutlu da söylemişti ateş yakmayın abi diye. ama o ateş yakmak istemişti. ateş yaktık, küçük minik. çünkü ateş yakmak istemişti. işte bundan kaybediyorum ama olsun. kazanmak dediğin nedir ki? kaybetmenin hükmü yanında.

şarabımızı aldık, o sevmediğimiz peyniri aldık, altımıza da matımızı alıp çadırın olduğu yerden ayrılıp biraz yukarı hem denizi hem ağaçları hem gökyüzünü hem yıldızları görebileceğimiz yere gittik. ikimiz.
ikimiz. tanrım yıldızlara dokunabiliyorum.

uzandım dünyadan göklere
dünya hevesiyle.

sonra istanbul’ a döndük.
ve birden yere çakıldım. tanrım inanamıyorum.
“tez yazacakmış”.

devamını okuyayım »