yosun amca

  • 1111
  • 2
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

arap

bedevilerini garip bir şekilde sevdiğim millet. son zamanlarda yaygınlaşan “çöl artığı” benzeri ifadelere hak vermekten içten içe kaçındıkça ürdün çöllerinde gezinip duran o garip adamları hatırlarım. o güne değin okuduğum kitaplardakine benzemiyorlardı. giyinişleri hariç elbette! beyaz giyinirlerdi çoğunlukla. bir zorunluluktu bu. el ve ayakları buruş buruştu bu adamların. dirsekleri, sarkık derilerinden her an fırlayacakmış gibiydi. hemen hemen hiç yıkanmazlardı. su onlar için oksijen kadar önemliydi. gariptir ki söylenenlere rağmen o kadar pis de kokmazlardı. en heybetlisi, sağlam bir yumrukla devrilecekmiş gibi dursa da dayanıklılardı. kolay kolay ölmezlerdi. bilmem, belki de ölürlerdi! kalplerine bir kurşun girseydi eğer, herkes gibi ölürlerdi. yine de genellikle ölüm susuzluktan olurdu. susuzluk insanı çıldırtırdı. açlık bir ay boyunca yavaş yavaş öldürürdü. fakat susuzluğun iki günlük işkencesi, onlarca yıl sürermiş gibi gelirdi insana. en azından, ben öyle sanıyorum. bedeviler beni susuz bırakmamışlardı. paylaşmayı sevdiklerinden, ya da kendilerinden beyaz olanlara karşı içten içe sahip olduklarına inanılan aşağılık komplekslerinden ötürü değil. gariptir, bedeviler pek de umursamıyorlardı. hiçbir şeyi... açıkçası hiçbir şeyi pek umursuyor görünmüyorlardı. umursamak susatıyor olmalıydı. cahil değillerdi. en azından dış dünyayla ilgili neredeyse hiçbir şey bilmiyorlardı. tüm bu bilgisizliğin ortasında en garip olan şeyse, umursamıyor olmalarıydı. ilgilenmiyorlardı. ve ben, yalnızca bu yüzden onlara cahil diyemedim. belki de gizlice duyarlar içimdeki mırıltıları da bana su vermeyi keserler diye korkuyordum deniz. korkuyordum onlardan. lakin sanki onlara yaranmak istiyor gibiydim. çünkü başka kimsecikler yoktu. yalnızdım deniz...

dağdaki tapınaktan gelmiyordu artık
ibadete çağıran sesler!
larehat yolu üzerinden geçerken
kayalık mağaralarında bizi izlerdi
cinler ve periler...

birçok bedevi islam'a inanıyordu. ancak pek umursadıkları söylenemezdi iki hayatı da. hayır, onlar daha çok suyu severlerdi. en yağız olanının ağzına hortumla buz gibi su tutsam kendini nasıl hisseder acaba diye düşünmüştüm önceleri. sonra fark ettim ki, bedeviler bunu seviyorlardı. garip hayatlarını seviyorlardı. amacı olmayan bir anlamdı onlar için. sanılanın aksine dinden pek bahsetmezlerdi. tek önemli olan suydu. suyun yerini bilen birinin "shalom aleichem" mi "selamün aleyküm" mü yoksa "hello" mu dediğine aldırmazlardı. açıkçası o kadar çok bilmezlerdi ki, hiçbir şeye aldırmamaları bilgisizliktendi belki de. yine de, hemen hemen hiçbir konuda pek fikri olmayan bu adamlar alanlarında uzman kimselerdi. bazen öyle geceler olurdu ki, sabah uyandığınızda kum tepecikleri adeta "yer değiştirmiş" derdiniz. rüzgar kumları hareketlendirerek çölü adeta devasa bir labirente çevirirdi. yine de bazı bedeviler doğru yönün neresi olduğunu garip bir şekilde bilirlerdi. pusulalara ya da yıldızlara bakmazlardı bile!

kumlar ve taşlar usulca uyuyor!
bir rüya onları sarıp sarmalıyor!
yalnızlık yalan söyler taşlara!
amenna, amenna, amenna...

içlerinde en çok ghufran'ı severdim. öldü. öyle söylediler. pek yardımsever biri değildi bu ghufran. daha doğrusu, hiçbir şeyi pek seviyor gibi görünmüyordu. yön bulmada ve çöl bitkilerinden şifalı ilaçlar yapmakta üzerine yoktu yalnız. uzun saçlarının tamamını hiç göremedim. ancak beline kadar iniyor olmalıydı. sakalları griden beyaza dönmeye durmuş, altmışına merdiven dayamıştı. herkesin uyuduğu saatlerde ilahiler mırıldanırdı çöle, aramice. sonunda benden başka bir uykusuz bulmuştum. buna pek sevindiğimi itiraf etmeliyim. bir gece ghufran'ın yumruğuyla ritmik bir şekilde çöl kumuna vurduğunu fark ettim. kuma çarpan yumruğun yarattığı tok seslere aramice ninniler eşlik ediyordu. ne yaptığını sorduğumda bana kısaca, aşık olduğunu söylemişti. kime aşık olduğunu sorduğumda, nephrenka vadisinde bir kadından söz etti. ghufran iri iri açılmış gözlerle bana kırmızı kıyafetli kadının güzelliğinden söz ederken ben, nephrenka vadisinde kaya mezarlarından başka bir şeylerin olup olmadığı konusunda beynimi yokluyordum. onlarla geçirdiğim süre boyunca bedevilerin inançlarını sorgulamamayı öğrenmiştim. hayır! bana kızıp su vermeyi keseceklerinden korktuğum için değil. yalnızca tutunabildikleri soyut bir şeyler bulduklarına seviniyor gibiydim. o kadar...

birkaç gün sonra sevincim boşa çıkmıştı oysa. ghufran bir çöl cinine aşık olmuştu. çölde aşık olmak tehlikeliydi. susuzluktan bile tehlikeli! ve bir sabah güneş gözlerimi yakarken uyandığımda, ghufran gitmişti artık. öldüğünü söylediler. nereden bildiklerini sormadım. ancak günlerce rüyalarıma girmişti. aramice şarkılar duyuyordum önce, uyanıyordum rüyamda. daha sonra uzun boylu, kıpkırmızı elbiseli çirkin bir kadını, vahanın ortasında ghufran'ın karnını canlı canlı yerken görüyordum. ghufran kadının karnını gıdıkladığını sanıyor ve her saniye daha fazla gülüyor, ardından ıstırapla çığlık atıyordu. belki de şeytanlar gerçekten de ghufran'ın ruhunu yemişlerdi. bir mezarı olsun isterdim. içten içe düşünüyorum da bazen, onun için iyi oldu aslında. bir amaç uğrunda öldüğü düşüncesi beni mutlu ediyor. yine de bazen düşünüyorum da: belki de ölmemiştir. belki de araplar bana yalan söylediler. belki de gece bir kavga çıkmıştır. halet, ghufran'ın ilahilerinden hep şikayet ederdi ne de olsa! bedeviler ghufran'ı, başını kuma sokarak öldürmüşlerdir belki de. cinayetleri pek vahşi olurdu çöl insanlarının. susuzluktu bunun sebebi. lakin emin değilim. bir yanım aslında biliyor. ghufran eşsiz bir yön bulucuydu. onu öldürmezlerdi. ancak rüyalarımda artık onu görmek istemediğimden, "bedeviler ghufran'ı öldürdüler" diyorum kendime. yalan! o kadın, ghufran'ın önce kalbini yemişti. öyle bir çığlık yükseliyordu ki nephrenka vahasından, insana susuzluğunu bile unutturuyordu. kulaklarım çınlıyordu. susuzluk insanı çıldırtır deniz...

bedevileri seviyorum işte. çünkü bana su vermişlerdi kayıp rüyalarımda. ateşlenmiştim günün birinde. neredeyse havale geçirecektim. ben hayatımda hiç bedevi göremedim deniz. ama hep umut ettim biliyor musun? günlerce, haftalarca dolaştık durduk ürdün çöllerinde. ben onlara yıldızlardan bahsettim, onlar da bana çöl şeytanlarından. onlara seni anlattım biliyor musun. senden korktular. sonsuz gibi göründüğün, ya da onlara sonsuz olduğuna inandığımı söylediğim için değil, hayır! bedeviler, hiç değilse... uyurken sallanmayı sevmiyorlar deniz. bir de onlara denizde susuz kalmanın, çöl susuzluğundan çok daha tehlikeli olduğunu anlatmıştım sanıyorum. bedeviler böyleler işte! sıradan araplara pek benzemezler. en azından ben öyle sanıyorum deniz. belki de benziyorlardır. belki de gerçekten de hiçbiriyle karşılaşmamalıyım. karşılaşırsam hayal kırıklığına uğrarım belki de! en gizemli halleriyle yaşasınlar aklımın içinde. platon'un mağara alegorisi hesabı, hiç gitmeyelim ürdün'e! hayal kırıklığına uğramayalım deniz! aramice ninniler masal olsun içimizde...

kuyular yeniden suyla doldu!
çöl şeytanları meydanı doldurdu!
ürdün vadilerinin tapınak yamacında,
şiirler söyler bize deniz!
amenna amenna amenna...

devamını okuyayım »