yuzdeyuzipek

  • 1105
  • 0
  • 0
  • 0
  • 8 ay önce

kara kitap

kar'a kitap:

birisi söylemişti, kar yağıyordu: böylece, sofradan kalkıp, her zamanki koltuklarına gömülmeden önce, ellerinin tersiyle araladıkları perdelerin soğuk karanlığı arasından, hafif kar tutmuş arka sokağa baktılar. sessiz, temiz kar. [syf. 45]

kâh kar yağıyordu, kâh karanlık. [syf. 46]

karlı bir kış günü dükkânına gelip öğrenci ödevleri için kullanılan “kış manzarası”nı değil, ısrarla “yaz manzarası”nı isteyen esrarengiz adam hangi esrarın belirtisini taşıyordu? [syf. 53]

bütün gece, su ve kalorifer boruları çeşitli inlemeler, gurlamalar ve iç çekmelerle öttüler. kar aralıklarla yağdı. bozacı geçti gitti, bir daha gelmedi. [syf. 57]

yalnızca, hayatın bir parçasını, bir fırsatı ya da bir eğlenceyi kaçırdığının resmi vardı galip’in bütün gece gözlerinin önünde: kar yağarken alâaddin’in dükkânının beyaz kaldırıma vuran ışığı. [syf. 58]

hemen pencereye koşmuştu galip, soğuk, lacivert, karanlık pencereye: kar yağıyordu dışarıda; insanı dışarı çağıran ağır ve acıklı bir kar. [syf. 59]

ortalık bir kar mavisiyle aydınlanırken, evdeki bütün lambaları söndürdü. [syf. 63]

açık perdelerin arasından dışarıda atıştırmaya başlayan kar gözüküyordu. [syf. 80]

saat gece yarısını çoktan geçmişti; istanbul’un üzerinde büyülü bir kar sessizliği vardı. [syf. 81]

tabutun mezara indirilişi dünkü kar fırtınasının tam ortasına rastgeldiği için imam dua faslını hızlı hızlı geçti; üzerine çabuk çabuk toprak attık. sonra, nasıl oldu bilmem, bir anda hepimiz dağıldık. [syf. 88]

yemek tepsisini kapısı önüne bırakıp handan çıktıktan sonra, galip yokuşu inerken göğün renginde şimdiye kadar hiç hissetmediği bir solukluk sezdi. sanki kül rengi bir kar yağacak, bu da cumartesi kalabalığınca olağan karşılanacaktı. [syf. 112]

altyazılar kelime kelime gözüne giriyordu, ağzına kadar dolu sinemadaki insan kıpırtısını hissediyordu. yerinden kalktı, erken çöken karanlıkta, ağır ağır yağan karın altında evine döndü. [syf. 114]

galip, uyanır uyanmaz karın yeniden yağdığını anladı. belki de bunu uykusunda fark etmişti; çünkü şehrin gürültüsünü örtüveren kar sessizliğini, uyanır uyanmaz hatırladığı pencereden dışarı bakarken unuttuğu rüyasında da duymuştu. [syf. 125]

şehrin üzerine kar, bir tür eziklik duygusu gibi inmiş, lambalar daha solmuş, geceleri şehri şehir yapan hareket durmuş, kapıları kapalı, kaldırımları boş bir ortaçağ gecesi geri gelmişti. cami kubbelerinin, ardiyelerin, gecekonduların üzerinde kar, beyaz değil, maviydi. [syf. 126]

galip, karla kaplı merdivenleri ihtiyatla çıkarken, bitişik evin bahçesinden bir köpek uğursuz uğursuz havladı. [syf. 127]

bu sözü bir kapanış cümlesi olarak görmek isteyen galip, onca çay kahveye rağmen üzerinde bir baygınlık hissi, karın yeniden başladığını söyleyerek, kalkıp kapıya doğru sendeleyerek yürüdü. [syf. 133]

ev sahibi, dışarıdaki kara bir an dikkatle baktıktan sonra, söyleyiş şekli galip’in de hoşuna giden bir kelimeyi heceledi: “be-yaz.” [syf. 134]

galip bey’in, hiç de inandırıcı olmayan bir takma ad bahanesiyle, karlı bir gece bu uzak semte kadar gelmesi de bunun işaretiydi: bu işaretleri iyi okuduğunu galip bey’in bilmesini istiyor ve galip en sonunda karlı sokağa indiğinde ona son sorularını sessizce soruyordu: [syf. 135]

bakırköy tren istasyonu’na kadar yürümeye karar verdi. bakkalların vitrin niyetine kullandıkları o döküntü buzdolaplarını hatırlatan tren istasyonuna kadar, kara bata çıka yürürken, sayısız kereler hayalinde rüya ile buluşmuş, her zamanki günlük hayatlarına dönmüşler, rüya’nın çok basit ve anlaşılır olduğu anlaşılan ‘terk’ nedeni neredeyse unutulmuş, ama hayallerinde yeniden başlayan günlük hayatta, eski kocasıyla karşılaşmasını rüya’ya anlatamamıştı bir türlü. [syf. 143]

karaköy köprüsü’ne bağlı ve lambaları yanan boş boğaz vapurlarına bakarken galip, adama şöyle diyebileceğini düşünmüştü: “beyefendi, bir keresinde yıllar önce, gene böyle karlı bir gecede…” [syf. 144]

"karlı gecenin aşk hikâyeleri" [syf. 163]

anacaddeye çıktığında, saat biri geçiyordu; karlı kaplı kaldırımlarda hâlâ gelip geçenler vardı. [syf. 164]

hikâye anlatanlar pavyondan çıkınca hemen dağılmamış, hafif hafif atıştıran karın altında, ne olduğunu kestiremedikleri yeni bir eğlenceyi bekliyor, bir yangına ya da bir cinayete tanık olduktan sonra, bir ikincisi de patlak verir diye olay yerinde çakılanlar gibi, birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı. [syf. 189]

tünel’e çıkan sokakların birinde, kenar mahallelerde işitilecek cinsten bir bekçi düdüğü duyunca hepsi dönüp dar sokağın mor bir neon lambanın aydınlattığı karlı kaldırımlarına baktılar: galata kulesi’ne açılan sokaklardan birine girdiklerinde, galip’e, yolun iki tarafındaki yapıların üst katları ağır ağır kapanan bir sinema perdesi gibi, birbirlerine yaklaşıyorlarmış gibi geldi. kule’nin tepesinde, ertesi gün yağacak karı işaret eden kırmızı lambalar yanıyordu. saat gecenin ikisiydi, yakınlarda bir yerde bir dükkânın kepengi gürültüyle indirildi. [syf. 190]

iki katlı, karanlık korkunç evlerin arasından geçerlerken “korkunç, korkunç!” demek geldi galip’in içinden. hafif hafif kar yağıyor, bütün şehir uyuyordu. [syf. 200]

bir an bir sessizlik oldu. çok da uzak olmayan bir yerde bir köpek havladı, galip kar altındaki şehrin uğultusunu duydu. [syf. 201]

mermeri kaplayan buzlaşmış kar tabakası, yabancı saat reklamlarındaki ay yüzeyi gibi karanlık ve çukur çukurdu. [syf. 201]

kadınla birlikte, sessizce, hiçbir şey konuşmadan uzun uzun karanlık içindeki istanbul’u, şehrin belli belirsiz ışıklarını, atıştıran karı seyrettiler. [syf. 203]

karlarla kaplı cumhuriyet heykeli de, hiçbir yere çıkmayan o geniş yunan merdivenleri ve galip’in on yıl önce cayır cayır yanışını zevkle seyrettiği ‘opera’ binası da, böylece, işareti olmak istedikleri hayali ülkenin gerçek parçaları haline dönüştüler. [syf. 228-229]

işte herkes sizin dönüşünüzü beklerken en sonunda geri geliyorsunuz ve çok seviniyorlar; hayır hiç gelmiyorsunuz geri, çantanızda en sevdiğiniz şeyler, karlı telgraf direkleri arasından giden bir trendesiniz; aklınıza gelen o güzel sözleri, zeki cevapları verince hepsi hatalarını anlıyor, susuyor ve size gizli de olsa bir hayranlık duyuyorlar… [syf. 253]

galip, yazılara gösterilmesi gereken sabır ve dikkati kendinde buldu. istanbul’a ilk gelen t model ford’un şoförlüğünü yapan beşiktaşlı makineci çırağının anılarını, istanbul’da neden her mahallede müzikli saat kuleleri dikilmesi gerektiğini, binbir gece masalları’ndaki harem kadınlarıyla köle zencilerin buluştuğu sahnelerin mısır’da yasaklanmasının tarihi anlamını, eski atlı tramvaylara hareket halindeyken binebilmenin yararlarını ve papağanların neden istanbul’dan kaçıp kargaların geldiğini ve bu yüzden kar yağışlarının başladığını açıklayan hikâyeyi de galip aynı iyi niyet ve güvenle okudu. [syf. 257]

çok sonra, hâlâ eriyen kar sularının yağmur oluklarında kederli sesler çıkararak aktığı kaldırımlardan, at kestanesi, servi ve çınar ağaçlarının altından kendi ayak seslerini ve mahalle kahvelerinden gelen gürültüyü dinleyerek uzun uzun yürüdükten ve karaköy’deki bir muhallebicide de karnını tıka basa tavuk, çorba ve ekmek kadayıfıyla doyurduktan sonra, bir manavdan meyze, bir büfeden ekmek peynir alıp şehrikalp apartmanı’na döndü. [syf. 281]

kalabalık çarşıdan, istavritler, vanoslar, kalkanlar satan balıkçı dükkânlarının önünden geçerek bütün sokakların açıldığı fatih camii avlusuna girdi. geniş avluda kimsecikler yoktu: tek başına karda bir karga gibi yürüyen kara sakallı, kara paltolu bir adamdan başka. [syf. 346]

"bu kar daha yağacak mı acaba?" dedi galip pencereden dışarı bakarak.
"kim bilir?" dedi ihtiyar, belki daha da diyecekti, ama galip onun sözünü kesti.
"bu kar neyin işareti?" dedi galip "bu kar neyin habercisi? ulu mevlânâ’nın anahtar hikâyesini bilir misiniz? dün gece rüyamda aynısını görmek nasiboldu. her yer bembeyazdı, kar beyazı, bu karın beyazı. birden göğsümün üzerinde soğuk, buz gibi soğuk, keskin bir ağrıyla uyandım. kalbimin üzerinde bir kar topu var sandım, buz topu sandım, billur bir top sandım, değilmiş: kalbimin üzerinde şair mevlânâ’nın elmas anahtarı varmış. elime aldım, yatağımdan kalktım, odamın kapısını onunla açayım dedim, açtı; ama başka bir odaydım ve içerde yatağında uyuyan, bana benzeyen, ama ben olmayan biri vardı. o odanın kapısını uyuyan adamın kalbinin üzerindeki anahtarla açıp, yerine elimdekini bırakıp başka bir odaya girdim: o oda da öyle; bana benzeyen, ama benden güzel suretler, yürekleri yerinde anahtarlar… öteki oda da, öteki odaya açılan beriki oda da öyle. üstelik baktım, odalarda benden başkaları da var; benim gibi gölgeler, benim gibi uykudagezer hayaletler, ellerinde anahtarlar. her odada bir yatak, her yatakta benim gibi rüya gören bir adam! anladım ki cennetteki çarşıdayım. burada ne alış var ne de satış, ne para var ne de pul; yalnızca suretler ve suratlar var. hangisini beğenirsen o surete giriyor, o suratı yüzüne maske gibi geçiriyor, yeni hayatına başlıyorsun, ama benim aradığım suret, biliyorum, binbir odanın en sonuncusunda, ki elime geçirdiğim en son anahtar kapısını açmıyor. o zaman anlıyorum ki göğsümün üzerinde kar soğukluğuyla gördüğüm o ilk anahtarla açabilirmişim o kapıyı, ama o anahtar artık nerededir, kimin elindedir, terk ettiğim yatak ve oda binbir odadan hangisidir bilemiyorum ve böylece kahredici bir pişmanlıkla, gözyaşlarıyla, öteki umutsuzlarla birlikte kapıdan kapıya, odadan odaya, anahtarın birini bırakıp birini alarak, uyuyan suretlerin her birine şaşarak anlıyorum ki ben, sonsuza kadar…" [syf. 349]

posta arabasının ancak on beş günde bir uğradığı karlı dağ kasabalarından sana mektuplar yazan umutsuzları düşün, hacca gitmeden, seçimlerde oyunu kullanmadan önce sana mektup yazıp akıl soran şaşkınları düşün, coğrafya dersinde sınıfın en arkasındaki sırada seni okuyan mutsuz öğrencileri, bir köşeye atılmış masalarında emeklilik gününü beklerken yazına göz atan acıklı tahrirat memurlarını, senin yazıların olmasa akşamları kahvede radyo programlarından başka konuşacak hiçbir konu bulamayacak talihsizlileri düşün. [syf. 364]

oysa saray’da çalışan kadınlar, konuya büsbütün ilgisiz olmadıkları gibi, iç sıkıntısıyla birbirlerine aynı masalları anlatarak pinekledikleri karlı kış gecelerinde, resmim ve karşısındaki aynanın sihirli oyunlarını misafirlerinin kişiliği konusunda eğlenceli bir mihenk taşı olarak kullanırlardı: [syf. 402]

çünkü, hiç kimseden etkilenmemek için verdiği o ‘inanılmaz varlık yokluk savaşı’nın on altıncı yılında, alıştığı eşyalarla, sevdiği kokularla, etkilendiği kitaplarla boğuştuğu gecelerin birinde, pencerelerinin ‘batılılaşmış’ panjurları arasından geniş bahçeyi kaplayan karı ve ayışığını seyrettiği bir akşam, şehzade, vermekte olduğu savaşın aslında kendi savaşı değil, yıkılmakta olan osmanlı devleti’ne kaderleri bağlanmış milyonlarca talihsizin savaşı olduğunu anlamıştı. [syf. 434]

karla kaplı bahçenin üzerinde, sonsuzluk zamanının genişliğini ve korkutuculuğunu hatırlatarak ayın parladığı geceden bir süre sonra, kendine tuttuğu yaşlı, sadık ve sabırlı katip’i her sabah divanının karşısında maun bir masaya oturtup ona kendi hikâyesini, kendi keşfini anlatmaya başladığı günlerde şehzade, hikâyesindeki bu “son derece önemli tarihsel boyutu” aslında yıllar yıllar önce de keşfetmiş olduğunu da hatırlayacaktı: [syf. 434]

o gece, galip, rüyasında rüya’yı, alâaddin’in dükkânında satılan bebekler arasında gördü. ölmemişti. karanlığın içinde öbür bebeklerle birlikte hafif hafif nefes alıp vererek galip’i bekliyor, ona göz kırpıyordu, ama galip dükkâna geç kalmıştı, gidemiyordu bir türlü oraya; yalnızca, uzaktan, şehrikalp apartmanı’nın penceresinden, alâaddin’in dükkânından karlı kaldırıma vuran vitrin ışıklarını gözyaşlarıyla seyredebiliyordu. [syf. 451]

dışarda kar yağarken celâl onlara saatlerce bitip tükenmeyen hikâyelerini anlatırdı. [syf. 453]

terzinin, rüya’nın kayıplara karıştığı karlı gece, dükkânında çalışırken gördüğüm terzi olduğunu bile yıllar önce gördüğü bir filmi hayal meyal hatırlayan biri gibi zorlukla hatırladım. [syf. 461]

boş ve karanlık sokaklarda yürüdükten sonra, rüya’nın benim için astığı işareti balkon demirinde görünce, evliliğimizin üçüncü yılında, karlı bir gece yarısı, yıllardır ahbaplık eden anlayışlı iki dost gibi, birbirimizi iğnelemeden ve sohbeti rüya’nın ilgisizliğinin dipsiz kuyusuna hiç düşürmeden ve birden aramızda bir ruh gibi beliriveren o derin sessizliğin yaklaştığını da hiç hissetmeden uzun uzun konuştuklarımızı hatırladım. [syf. 463]

[orhan pamuk, kara kitap, yapı kredi yayınları]

http://dontreaddostoyevsky.tumblr.com/…0/kara-kitap

devamını okuyayım »
19.02.2015 15:16