zenizedi

  • 34
  • 0
  • 0
  • 0
  • 3 ay önce

fatih özgüven

yeniyazı dergisi'nin ocak sayısında ümit ünal'ın ayar verdiği kişi.

arkadaşim sayin özgüven

ümit ünal

bir gece fatih’in evinde otururken televizyonda eski bir klipte çocuk michael jackson şarkı söylüyordu ve gözleri tuhaf bir pırıltıyla yanıyordu. biraz ürktüm ve “içinden sanki başka bir mahluk bakıyormuş gibi...” dedim. fatih “sus, çok korkunç bir şeyden bahsediyorsun,” dedi. jackson five’ın “i want you back” klibini izlerseniz belki ne dediğimi anlarsınız. anlamayabilirsiniz de, ne de olsa sizinle arkadaş değiliz. insanlar sadece hoşlandıkları şeyler değil korkuları da benzediği için arkadaş olur.

biz fatih’le bir dönem iyi arkadaştık. hayatta en çok aklımda kalan sohbetlerin bazısını onla etmişimdir, en güzel övgülerin bir kısmını ondan duymuşumdur beni en yaralayan hakaretleri de... fatih’le arkadaş olmak hem olağanüstü eğlencelidir hem de çok zordur, çünkü ne zaman ne olacağı belli değildir. fatih yakın arkadaşlarının hisleriyle ping pong oynamaya bayılır. bu, başta lunapark eğlencesi (roller-coaster ya da korku tüneli) gibi gelse de yıllar içinde bir yorgunluk gelişiyor sanırım, kendisiyle arkadaşlık etmeyi bırakalı birkaç yıl oldu.

ama arkadaş olmadan önce fatih’in hayranıydım hala da öyleyim. (tanımadığım insanlara da sır vermeyi severim.)

sinema okuduğum yıllarda (1981-85) edebiyatçılar dışında bana ve küçük bir arkadaş grubuna heyecan veren başlıca üç yazar vardı: murat belge, ünsal oskay ve fatih özgüven. 12 eylül sonrasının karanlık ve kısır zamanlarıydı. bugün herkesin cepte hazır kabul ettiği ve kanıksadığı bir çok fikir o günlerde yeni yeni söyleniyordu. türkiye bir tür “demirperde” ülkesi kültüründen çıkmaya, uyanmaya çalışıyordu. fatih hissettiğimiz ama dile getiremediğimiz bir çok şeyi dergi/gazete köşelerinde ilk kez espriyle, serahatle dile getirirdi, atilla dorsay tarzı eleştirinin tek örnek olduğu bir ortamda yepyeni ve çok daha renkli bir dünyadan haber verir gibiydi. hem de aynı zamanda bana o güne kadar karşılaştığım en büyük edebiyat eseri olarak görünen lolita’nın çevirmeniydi. hala öyle. “en sevdiğin yazar kim?” deseler tereddütsüz nabokov derim, bunun da sorumlusu sebastian knight’ın, ada’nın da çevirmeni fatih’tir. ilk okuduğum zamanlarda ingilizcem nabokov’u orijinalinden okumaya yetmiyordu, yetip de karşılaştırma imkanım olunca, fatih’in neler yaptığını gördüm ve hayranlığım daha da arttı.

teşbihte hata olmaz, “kara kitap”ta anlatılan yazar-okur ilişkisi gerçeğe biraz benziyorsa fatih’in benim celal salik’im olduğunu rahatça söyleyebilirim. hemen hemen yazdığı her şeyi okudum çoğu da aklımda kaldı.

şimdi ilk senaryom “teyzem” filme çekildiğinde, nerdeyse tüm eleştirmenler tarafından, sadece politik duruşu o zaman için yanlış olan halit refiğ tarafından yönetildiği için yerin dibine batırılıp; bir tek fatih tarafından övüldüğünde 21 yaşında duyduğum heyacanı hayal edebilirsiniz.

“teyzem” yıllar içinde bir tür kült film oldu biz de fatih’le tanıştık ve hemen değil ama yıllara yayılan bir süreçte arkadaş olduk. şimdi “eski arkadaşız” artık sadece merhabalaşmakla yetinsek de bir dönem bir sürü hatıra biriktirdik.

tanıdığım en samimi “sinema delisi” fatih’ti. onun şimdi hangi dergide çıktığını unuttuğum bir yazısında anlattığı, filmin içindeki hatalardan, ya da mesela dublajın birden gerçek sese döndüğü ve filmin gerçek sesinin duyulduğu andan bile zevk alan “sinema delisi” tarifi aslında kendisini anlatıyordu. fatih her filmde sevecek bir şey bulurdu. filmleri politik duruşlarından, sinema tarihi içindeki yerlerinden, yeniliklerinden ya da eskiliklerinden hatta yaratıcılarından bağımsız olarak severdi.

ama yıllar içinde, itiraf edeyim, onun sinema yazılarına duyduğum heyecanı kaybettim. çünkü fatih de değişti: bir sanatçı için, bir yazar için en korkunç şey bir hayran kitlesi sahibi olmak ve onlar üzerinde yaratacağı etkiden emin olmaktır. hayranlarınızın 100, 1000 ya da 10 milyon kişi olması farketmez. fatih de kendini bir tür kurum haline getirdi ve sinema yazılarını alacağı etkiyi çok iyi bildiği için, ruhuyla değil küçük parmağının ucuyla yazmaya başladı.

onu tanıyınca, onun kendi güzel sözünün şehvetine ne kadar kolay kapılan biri olduğunu görünce bir zamanlar “kesmeyi bilmiyor” dediği birini, gün gelip “kuşağının en yetenekli yönetmeni” ilan etmesini anlarsınız. yazının gelişine göre havaya girmiştir çünkü. “nihayet hikaye anlatmayı bilen biri” diye selam durduğu bir yönetmeni, iki sene sonra çocukları kullanarak duygusal istismar yapmakla da eleştirebilir. bunlar diğer eleştirmenlerde de görülen insani zaaflardır. ama fatih dediğim gibi, kendi sözünün etkisine çok güvenen ve kitlesini bilip ona göre yazan, yazıp geçen biri haline geldi sinema eleştirmeni olarak. cumhuriyet, video-sinema, yeni gündem gibi yerlerde yazdığı yıllarda o da hayranlarını tanımazdı, kendine güvenmezdi. oysa şimdi türk sineması içinde bir yeri olduğunu, attığı taşın kimi acıtacağını ya da en azından nereyi vuracağını bilerek yazıyor ve sanki içten içe kendi de sıkılıyor yazdıklarından. her hafta yazısını mutlaka yine okurum. ama benim filmlerimi övdüğü - yada iğneleyerek yerdiği- yazıları dahil son yıllarda beni gerçekten heyecanlandıran bir sinema yazısı yazmadı. son yıllardaki sinema yazılarının hiç biri 20 yıl önce yazdığı sinema yazılarının tadına ya da “yerüstünden notlar”da topladığı aynı anda neşeli, züppe, bilgiç, şakacı, samimi olabilen ve sonuçta hepsinden daha fazla bir şey olan olağanüstü denemelerinin düzeyine ulaşmıyor.

ama beni şaşırtmayı hala başarabiliyor. yazdığı hikayeleri önce çok yadırgadım sonra da sevdim. nabokov ve borges çevirmeni ve bayıldığım allengirli denemelerin yazarı olarak ondan nedense hep aynı iğneli, oyuncaklı dili ve tavrı beklerdim bir yazar olarak. ama fatih’in içinde meğerse nuri bilge’nin edebiyattaki versiyonu denebilecek; konusuna buz gibi, mesafeli bakmayı bilen bir minimalist varmış. hikayeleri ilk bakışta basit ve kolay okunur hikayeler, insan okur geçerim ve unuturum sanıyor ama bir bakıyorsunuz ki kalmış aklınızda. yine de hala, bir gün daha başka bir patlamayla “nabokovian” bir şey yazacağına inancımı da kaybetmedim, o ayrı.

iki kişiyken ondan daha iyi sohbet edecek birini bulmak zordur. ama kalabalığa çıkınca başka biri olur. onunla sürekli arkadaş olmak istiyorsanız, insan içine çıkmayın.

mülkiyet duygusu yoktur. hediye ettiğiniz bir şeyi o da başkasına verebilir, bu değer bilmezlikten değildir, başınıza gelirse üzülmeyin.

benden zayıf olduğunu iddia ederse inanmayın, tanık önünde tartıldık benden şişman.

sarımsakla nerdeyse fetişist bir ilişkisi vardır. sevmiyorsanız uzak durun.

“siz siz olun kimseye birşey anlatmayın, sonra herkesi özlemeye başlarsınız.”.

edit: tırnak içindeki söz the catcher in the rye' nindir

devamını okuyayım »