ziyaver sencan

  • 366
  • 0
  • 0
  • 0
  • 2 ay önce

varoluşun yokoluşa yazgılı oluşu kötücüllükten mi

halle'li cantor'un, ulm’lu albert’in ve de
gilead’lı roland deschain’in aziz hatıralarına

olan biten her şey, ama her şey, bir hikâyeden ibarettir kimisine göre.

onlara bakılırsa; bundandır erkek ya da kadın, genç ya da yaşlı, zavallı ya da muktedir, zengin ya da yoksul, mutlu ya da mutsuz…..herkesin, her insan tekinin iyi anlatılmış iyi hikâyelerden zevk alması.
bir hikâyenin parçası olanın, parçası olduğu bütünün diğer parçalarına prim vermesinden, kendisini bütünlemeye doğru meyletmesindendir bu.

bir hikâye kahramanının, başka hikâyelerle beslenmesi; birbirine bakan aynalarla döşenmiş bir labirentin, varlığı çoğaltırken, onu, ‘yolları çatallı bir bahçe’de kaybolmak tehlikesinin kucağına fırlatmasıdır ki, bu da büyülü bir şeydir; büyülü, esrarengiz ve tekinsiz.

karşılıklı aynalarının iç içe görüntülerinde sonsuzluğu zapt eden labirentle, onun nihayetindeki ‘yolları çatallanan bahçe’si, kendilerine kulak kesilenlere: ‘her şey, ama olan biten her şey, önünde sonunda, bir şeylere zarar verir; ve de acı’ dercesine inler durur varoluşun bağrında.

paradoksal olan şudur ki, iyi şeylerin verdiği acı ve zarar (yarattıkları beklentiyle taban tabana zıt olan bir kanaviçeyi ilmik ilmik dokuduklarından olsa gerek) diğerlerinden daha fazladır, hem de çok daha fazla. bu, trajik bir dilema ve dramatik bir çelişkidir. birbirine bakan aynalar, labirentler, çatallanan yollar ve ‘saklı bahçeler’; acı ve zarar’ı, saklandığı cehennemi dehlizlerden gün ışığına doğru hicrete zorlayanın, varoluşun bitimli oluşu olduğuna şahadet ederler adeta.

biten, bitmeye-sonlanmaya yazgılı olan her şey eksiktir, karanlıktır, kusurludur; bu yüzden de kötücüldür ister istemez. varoluş kötücüldür, dünya kötücüldür, zaman kötücüldür.

kötücül kötü’yle mukayese bile edilmez. aktüel bir mode’ken kötü ve kötülük; ontik bir sarsılmazlık ve kronik bir kararlılık abidesidir kötücül ve kötücüllük. kötücül; iyiye ve iyilik kipine ‘yoksun ve hiç olmadın zaten sen!’ demenin eksiksiz halidir. o, yok oluşa yazgılı olma mode’unun hem rahmi ve hem de ebesidir.
bir çeşit ‘kendinde’ olma halini içeren ‘kendisi için’ olmaklık yani.

bazılarıysa, buna itiraz eder ve ‘hayır!’ diyerek devam ederler: ‘hayır, bitimli olduğundan kötücül değildir dünya; o, kötücül olduğundan bitimlidir. eğer varoluş ve dünya ve zaman kötücül ve karanlık olmasaydı, yok oluşa da yazgılı olmayacaktı’ ardından da ‘dünyanın ve zamanın yok oluşa yazgılı oluşu sebep değil, sonuçtur’ diye tamamlarlar sözlerini.

bazen dünya denilen, bazen evren diye adlandırılması tercih edilen; kimi zamanlarda da, varoluş deyip geçilen o sonsuz hikâyeler antolojisinin kahramanlarının ezici çoğunluğunun aksine; bu iki ihtimalin dışında bir devam yolu olabileceğini iddia ederek, yeterince cesur olduklarına dair zerrece tereddüde yer bırakmayan; ‘orta yolcu’ ve ‘üçüncü yolcu’ diye çağrılan, ya da, ‘eyyamcı sapkınlar, yanar-döner heterodoksiler, riyakâr müfritler’ denilerek aşağılanmaya çalışılan yorumcularsa, ne ‘varoluş sonlu, eksik ve karanlık olduğundan dünya ve zaman kötücüldür; ne de, dünya ve zamanın kötücüllüğü neden olur varoluşun yok oluşa yazgılı oluşuna’ deyip kestirir atarlar ve üstüne üstlük şöyle bağlarlar cesur iddialarını:

‘her birimiz hikâyelerden sadece birisine aidiz ve; varoluş, dünya ya da evren denen o sonsuz sayıdaki hikâyeden oluşan akıl almaz antolojinin tamamını okuyabildiğimizde, bu sorunun da cevabını rahatlıkla verebileceğiz’

ilk iki iddianın dillendiricilerinin ‘saçmalamayınız lütfen; kötücüllük’le yok oluşa yazgılı oluş arasındaki o gizemli denklemin çözüm setinin ne olduğunu, hangi köklerin bu eşitliği sağladığını anlayabilmek için, kahramanları olduğumuz hikâyelerin dışına çıkıp, sonsuz sayıdaki hikâyeden oluşan o anlatılar evreninin tamamına vakıf olmak gerektiği söylüyorsunuz; oysa,m bunun aslında imkânsız olduğunu siz de pekalâ biliyorsunuz’ diyerek üçüncü yolcular’ı susturması çok da zor olmazmış.

bir gün, bu anlatılar antolojisindeki hikâyelerden birisinin kahramanı, ‘ulm’lu albert’ isimli bir çocuk, ‘ben büyüyünce, çok yıllar sonra yani; bütün hikâyelerin hikâyecilerinin hikâyesini yazan ‘büyük hikâyeci’nin aklından geçeni okuyarak cevaplandıracağım bu soruyu’ diyerek, azıcık da olsa su serpmiş üçüncü yolcuların içine.

‘olan biten her şey, ama her şey, bir hikâyeden ibarettir’ üzerinden yapılan bütün bu tartışmalara, kendilerine ‘maddedirvaroluşuntohumufikirdeğilciler' denilen bazı hikâyelerin bazı kahramanlarının oluşturduğu bir camia, şiddetle, hem de öyle böyle değil, adeta ölümüne itiraz eder ve ‘bırakınız efendim böyle çocukça masalları, bu gibi metafizik ve idealist safsataları, bu merkezdeki edebi lafazanlıkları; evren-dünya-varoluş, imajinasyonu geniş hayalperestlerin uydurdukları hikâyelerin toplamı falan değildir’ dedikten sonra, heyecan ve coşkuyla devam ederlermiş: ‘evreni var eden hikâyeciler ve onların hikâyelerinin zihinsel örüntüleri değil, bilâkis, hikâyecileri ve hikâyelerini var eden bizatihi evrenin maddi dokusudur!’

ulm’lu albert, tam bu konuda bir şeyler söylemeye kalktığındaysa, ‘sen, başka bir hikâyecinin yazdığı bir hikâyede söyleyeceksin söyleyeceklerini, burada değil; şimdi, kahramanı olduğun o küçük hikâyenin satırları arasına git ve bekle bakalım’ diyen ‘bütün hikâyecilerin hikâyesini yazan büyük hikâyeci’nin blokajıyla karşılaşmış. beklemediği bu çok esaslı ve kudretli muhalefet karşısında, erkek çocuklarının küstüklerinde başvurdukları favori mimiklerden olan o alt dudağını sarkıtma numarasına sarılan küçük albert, bir taraftan çocukluğuna dair olan hikâyenin satırları arasına sığınırken, diğer taraftan da, ‘büyük hikâyecinin aklından geçeni okumalıyım’ diyormuş kendi kendine.

bir hikâyenin kurgusuna ve dramatik örgüsüne yedirilen ve halle’li cantor denilen birisine izafe edilen ‘sonsuzluktan büyük sonsuzluklar’ ve ‘sonsuzluk ötesinde olanlar’ hakkındaki iddialardan, her nasılsa haberdar olanlar, birbirlerinin kulağına yavaşça şunları fısıldıyormuş: ‘bildiğimiz zamanların sonu geldi, ‘zaman ilerdi’, artık zaman eski zaman değil; bildiğimiz dünyanın da sonu geldi, ‘dünya da ilerledi’, artık dünya da eski dünya değil’ sonra da, derin derin iç geçirerek ve, adeta inlercesine ekliyorlarmış:

‘evreni var eden hikâyeciler ve onların hikâyelerinin zihinsel örüntüleri midir, yoksa, hikâyecileri ve hikâyelerini var eden bizatihi evrenin maddi dokusu mu? ya da, varoluş sonlu, eksik ve karanlık olduğundan mı dünya ve zaman kötücüldür; yoksa, dünya ve zamanın kötücüllüğü mü neden olur varoluşun yok oluşa yazgılı oluşuna? ya halle’li cantor’u öyküleyen kurguda olduğu gibi, hacmi sonsuzdan büyük bir ‘cardinal sonsuz’ olan bütün o hikâyeler toplamını (kâinatı) eksiksiz okuyacağız, ya da ‘büyük hikâyeci’nin zihnini, başka yolu yok bu soruları doğru ve hakikatle mutabık cevaplayabilmenin’. ardından da, birbirlerine sarılıyor ve başlarını bir diğerinin omzuna, ya da göğsüne yaslayarak ağlamaklı bir halde, sanki yüksek sesle düşünüyormuşçasına ‘ah o eski bildik zamanlar, ah o eski bildik dünyalar, neredeler, aahhh ahhh!’ diye yakararak çaresizce ufka bakıyorlarmış.

hamiş: okudum bahtiyar oldum hacı; yaw, bunun bi de şekillisi olacak, paylaşsana onu da bi zahmet diyen için: işte bu da görsellisi

devamını okuyayım »
24.10.2013 01:30