zulfe

  • 162
  • 0
  • 0
  • 0
  • 5 yıl önce

baki koşar

medyanın bu cinayete neden sessiz kaldığını sanıyorum en iyi reyhan yıldız anlatmış....

gördüm....yel değmiş bedenine

on yıl önce tanıdım seni, yaralıydın... 27 yaşındaymışsın demek ki. yazar olma sevdasına üniversiteyi bırakıp ankara'dan istanbul'a gelmenin, cebinde beş kuruşun, kalacak bir yerin olmadığından camilerde, medreselerde sabahlamaların, dışlanmaların, kovulmaların, ordan oraya savrulmaların, muhafazakâr çevrelere sığınmaların, ibrahim sadri'yle masal kasetleri çıkarmaların, islami basındaki yazıların üzerinden yedi yıl geçmişti demek ki. aynı işyerinde çalışıyorduk. ve sen yazar olamamıştın hâlâ. 'kitap sahibi' olunca 'yazar'lığınız 'tescil'leniyormuş. (bknz.: 1. kitap, 'kilidi sırlı anahtar', chiviyazilari, önsöz'den)
kanlı-canlı reality show'lardan birinde kaybedenlerin öykülerini "sıcağı sıcağına"anlatıyor, ekranda boy gösterdiğinde seyirciyi gözyaşına boğuyordun. dengbejlerin, ozanların, gezgin âşıkların öykülerini dinleyerek büyümüştün ne de olsa; dinleyerek ve ağlayarak.
yıllar sonra yeniden yanyana düştük. uzun bir süre ekrana çıkmadın. 'haberlerine anons koyma' dendiğinde ne kadar üzüldüğünü anımsıyorum. eminim defalarca sorduğun "niye"nin cevabını içten içe seziyordun... o güne kadar niye kapanmışsa kapılar yüzüne, yahut neden hiç açılmamışsa, veyahut hangi sebeple açıp girdiğin kapıların 'dışına' itildiysen ondandı işte... asla yüksek sesle söylenmeyen (ki bu bizim entelektüel, demokrat, mangalda kül bırakmaz, devrimci ve hatta kolejlerde okumuş da pamuklara sarılıp büyümüş, yetmemiş büyütülmüş, dahası şişirilmiş elitlerimize hiç yakışmazdı.) ama bakışlarla, süzüşlerle, gerekirse imalarla hep hissettirilen, senin de, benim de, hepimizin de, herkesin de bal gibi bildiği 'malum' sebeptendi. kapıyı çekip çıkmak senin elindeydi ama 'yenildim' deyip gitmek, başka bir kapı aramak demekti, çok da ağırdı onca yılın ardından... eşikte durmuş, yeşil gözlerini kapıya dikmiş beklerken de yaralıydın çocuk.
ekran yasağını deldikten sonra, nihayet yazarlığının da tescillendiği kitabın sayfalarını çevirirken, türkiye'de kolay kolay her 'ilk kitap'a nasip olmayacak kalabalık bir kokteylle 'tanıtıldığı' düşüyor aklıma. bakıyorum önsözüne, "azınlık'ın rengi, dili, memleketi, dini veya cinsiyeti yoktur; ortak kimliği ise her halükarda 'azınlık' olmaktır..." diye yazmış, yeryüzündeki tüm "azınlık"lara, kendini "azınlık" hissedenlere adamış, 'içinde hakiki bir masalın geçtiği bir zarf uzatıyorum' diyerek takdim etmişsin. 'yolunu açanlara' teşekkürlerini eklemişsin. yol (yoksa kapı mı demeli?) açma kudretine sahip olanların, yol kapatabileceklerini bilirdin oysa... uzun gece mesailerinde ikinci kitabını bitirmek üzereyken, bir gün kapı kapanıverdi. ekranda ihtirasla elinde tuttuğun, hiç bitmeyecek sandığın elma şekeri yalandı. ama tek yalan bu değildi, değil mi?... "şato'da her şey yalandı. hem zaten şato'nun kendisi de gerçek bir şato değildi ki. 'erkeklik' yalan, 'kadınlık' yalan, söylenen isimler, meslekler yalan, verilen sözler, kimi zaman çok büyük olduğu var sayılan aşklar, tutkular yalan..." (bknz: 2. kitap, 'kader otelinde bir aşk cinayeti', turuncu medya, syf 131)
aslında en hakiki masalı bir sonraki kitapta anlatmışsın. yediği dayaklarla kulakları sağır olup bir gözü patlayan, türkçe bilmeyen, ellisine varmadan yetmişinde gösteren, genç kumasına erkek çocuk doğuramasın diye ah eden, onca yoksulluğun içinde çocuklarına kol kanat geren, elleri öpülesi seviye... efemine erkeklerden nefret eden, ikinci karısını da 'yeri geldiğinde' dövmeye üşenmeyen, askerde okuma yazma bilenlere gösterilen saygıya duyduğu gıptayı hiç unutmayan ve çevredekilerin kınayan bakışlarına aldırmadan kız çocuklarını da okutan, kutsal devlet ve din kurumlarının iktidarını sorgulamayı aklından dahi geçirmenin günah olduğuna inanan hacı yusuf... okuduğu dini kitaplarla günlük pratiğin ikilemi kafasını karıştırdığında sorduğu soruların bedelini falakada ödeyen çocuk, hasan... en hakiki masal kahramanlarındı senin... (bknz.: 2. kitap, 'kuyuda' adlı öyküden)
'ahır kafro' (son kafile) adlı öyküyü bu satırları yazana ithaf ettiğin, en hakiki, en dokunaklı masalı anlattığın, kanımca içinde türk edebiyatının en güzel öykü isimlerinden birini barındıran kitap, sen artık 'kapının dışında' olduğun için ilki kadar 'tanıtılamadı'. (bknz.: 2. kitap, 'denizi olmayan yusuf' adlı öykü.) bir yıl geçmedi, ömrü iki aya yazgılı 'tarkuşu'nu uçurdun, kimseler duymadı. kaybettiğinden, söylediğin şarkıların her defasında duvarlara çarpacağını, kapıların yeniden açılmayacağını gördükten sonra da... seninki intihardı çocuk. yaraların acıdıkça öfkelenmiş, hırçınlaşmış, 'dışarı'dan gelene, 'azınlık'ta kalana layık görülen çemberi yarıp çıkamayacağını gördükçe hırçınlaşmıştın. o çemberi silmeye de niyeti yoktu kimsenin. yezidiler bu coğrafyadan silineni çok olmuştu değil mi?..
"dicle ağlıyor, sular ağlıyor, bağrına gömülen gencecik delikanlıların yanmış, tarumar edilmiş cesetlerini, oluk oluk akan kanlarını, gözyaşlarını hazmedemiyor, kusmak istiyor, kusamıyor!.. nicedir, kimbilir nerede türlü çeşit işkenceden geçmiş, diri diri yakılmış onlarca gencölümlü insanın en çok da battal erkek gövdelerinin! yalnız ölülere özgü sessiz figanlarından isyana durmuştu; bulanması bundandı... (bknz: 3. kitap, 'tarkuşu', turuncu medya, s. 31-32)
şimdi başladığın yerde, son romanını fısıldadığın gözü yaşlı dicle'nin yakınındasın. bulanmıştır suları. dön yüzünü fırat'a desem...de dönme çocuk!
...
'çok cefaya malik ademi sani
yerde kalmayacak onların kanı
hür şehitte kerbela'nın kurbanı
fırat suyu kan akıyor baksana...'
- alevi mersiyesi...
uyu, rahat uyu çocuk...

devamını okuyayım »
08.03.2006 09:12