şükela:  tümü | bugün soru sor
  • psikolojide bir insanın sorun yaşadığı yaşanılan anda bu sorunu çözemeyip ertelediği ve bir gün gelip o kişinin patlama yaşamasına sebebiyet veren durumlar. psikodrama ve gestalt yaklaşımında bunların üzerinde çalışılır.
  • hep bunaltir insani. yapamadikca, yetistiremedikce yapmayasi gelir.
  • az evvel böyle antik kuntik yunan olmayan gariban halklardan birisinin mitolojisini okuyordum, aklıma geldi, unutmadan yazayım dedim. bu yunan mitolojisi olmayan mitolojilerde meseleler hep bir takım iş konusunda anlaşmazlıklara düşmelere geliyor, dikkatinizi çekti mi? tabi hepinizi demiyorum, boş vaktinde benim gibi dünya halklarının klasik dışı-öncesi mitolojileri okuyan akıllııııı, duyarlııııı, enteeeelll, seçkiiinnn, muhatablarıma diyorum. fark ettiniz di mi mitolojinin arasında karışmış olan o el emeği, alın teri dokusunu? etmediyseniz etmelisiniz. bir tanesinden örnek vereyim bak...pardon, bakar mısın? sen evet, bıyıklı. sen..sen niye okuyon bu entryi? görüyorsun ki sana değil bir avuç entele anlatıyorum ben bunu. benim gibilere, biz inceliklerin ayırdında olan 7-8 kişiye anlatıyorum. sen git bayağıyı oku, yığın kültürüne takıl....devam ediyorum.

    hikaye şöyle: iki tane tanrı var, birisi avlanmaya çıkan, diğeri de geldiğinde yemeği pişirmesi gereken tanrı, işleri böyle bölüştürmüşler bizim gariban halkın mitolojisinde. tanrılardan biri ava çıkıyor, geri geldiğinde bir bakıyor yemeği pişirmesi gereken tanrı uyumuş kalmış. avcı bu meseleye ağır sinirleniyor, ondan sonra papaz oluyorlar, bunun üzerine felaketler, katliamlar oluyor falan. 3. sayfa haberi kıvamındaki bu mitoloji bize 3. sayfayı yaşayan, yaşatan dünyayı da hatırlatıyor olmalı: el emeği, alın teri, fiziksel emek ve yorgunluk dünyası böyle, haliyle mitolojisi de haberleri gibi...bi saniye bekler misiniz?...ama sen hala okuyorsun entry'i? entel diyorum bunlar. sana gelmez. senin için değil, lütfen bak...

    neyse...nerdeydim? seçkincil kafaya çok lumpen, bayağı, tıntın gelebilir bu kurgu. yemeği hazırlamadı, konuşulmuş işbölümüne uymadı diye diğerini öldüren tanrı ilkelliğin, vahşiliğin doruklarında bir kültüre işaret ediyor gibi duyulabilir. bu tamam, 'seçkin'e ilkel bir 'alt-form' olarak görülebilir, onun da eleştirisine girmeyelim de, soralım: niye öyle görünüyor? seçkin daha incelikli, zihnen daha yoğun ve güçlü yaşadığı için mi duygularının, meselelerinin mitolojisi daha karmaşık, içbükey, gıllıguşlı oluyor? ona az itiraz etmek isterim. o iş öyle değil. ama önce az daha durduruyorum kusura bakmayın...aaa? senin işin gücün yok mu? anlamayacağını, bu bizim seviyemize çıkamayacağını bile bile niye okuyon hala bu entryi? sen git maç entrysi oku, haber yorumu oku. kültür yapıyoruz efendi burada! lumpene yer yok.

    pardon ne diyordum? madun'un, ezgin'in, yenilmiş halkların mitolojisindeki o fiziksel emek meselesinin haşırt diye mitolojiye yansıması bence gayet anlaşılır. şöyle anlaşılır bak: sabahtan kalkıyon. kar, yağmur, ayaz demeden çıkıyon. saatlerce çalı çimen bağ bozkır batak geziyon. güç bela iki tane hayvanı yakalayıp öldürüyon. pişirip yemeye hazırlanmışsın, pişirmesi gereken adam yok, kopmuş. hiç bir şeyi hazırlamamış. bu şaşkınlık ve sinir anının sırtında hayvan ölüsü, leş gibi yorgun ve kasların takır tukur olmuşken yaşadığını düşünürsen meseleyi daha net anlayacaksın.

    yorgun adam tehlikeli adam. fiziksel sıkıntı yaşayan adam tehlikeli adam. avlanabilecek kadar eli silah tutan, yorgun, canı yanan, kıçı başı ağrırken beklemediği bir manzara ile karşılaşan tehlikeli adam. bu net değilse netleşsin artık. hayatınızda siz hiç bu tip adam tanımadınız, bu kültürün yanından eteğinden geçmediniz diye sanmayın ki bu tip adamlar yoklar. sanmayın ki bu tip adamlar kendilerini sıkıntı içinde bulduklarında adab'a uygun davranabiliyorlar.

    hayatında 1-2 saatten fazla fiziksel emek gerektiren işte çalışmadıysan anlamayacaksın. diyeceksin ki herife bak, avdan gelince yemek ortamı hazır değil diye adam öldürüyor. efendiii! efendiii! yolladığın excel dosyaları yetişmedi diye bütün gün müşteri telefonu ile boğuşmaya benzemez bu sorun. bildiğin cesetli, fiziksel acı ve sıkıntılı versiyonu bu o herkesin stres diye bahsettiği manevi sıkıntıdan ibaret olanının, artııı, manevisi de var. hadi bakalım. buyur. adam bütün bu dev sıkıntıya rağmen meseleyi dolandırmamış, alegoriye, malegoriye çekmeden, sembolizm'e kaçıp kaçak güreşmeden yazmış meseleyi: fiziksel iş bölümünde hatayı tanrı yapsa affetmeyeceksin, affedemeyeceksin. bu böyle. bu meseleyi konu eden bir mitolojinin de lafı çok dolandırmasına gerek yok, bu tip meseleler var, bunlara dikkat demek için öyküleme formatına koymuşlar, halka sunmuşlar. halkla iç içeler. ...ve fakat? yeter ama? sizin başka işiniz yok mu? kültrü sanat hızmeti veriyorum diyorum, biraz saygı istiyorum sanatıma da kültürüme de mani oluyorsunuz. bırakıp gidecem sözlüğü, yeterince trip attığımı düşündüğümü sanana kadar da gelmeyeceğim? lutfen.

    işte...böyle bu bitmemiş işler meselesi. birisi iş verdiyse bitireceksin. birisine söz verdiysen de bitireceksin. o birisi sen isen de bitireceksin. bu bitirilmemiş işlerin bir kısmısı hiç başlanmadığı, denenmediği için bitmemişler listesinde duruyorlar. benim işim mi? diye sorduğumuz işler bir kısmı da. değil de, senin işin olmadığından, hayatında hiç denemediğinden başlamadığın, başlamadığından bitirmediğin işler olduğundan ne olduğu, nasıl olduğu, ne biçim yapıldığı hakkında da bir fikrin olmayan işler olabiliyor o işler. çok soyut oldu örnekleyeyim. anneni düşün. cinsel olarak arzuluyorsun di mi? ahahahha. işte entel mizahımız bizim böyle. bu tip en dile getirilmedik tabularla alay ediyoruz, en yakası açılmadıktan kaktırıyoruz. neyse, annenin düşün. evin kirlenmesi ve dağılmasına en ifrit olan insan bir evde anne değil midir? öyledir. tabi kadınlarımız'ı anneleştirip bu göreve hapsetmek istemem. tabi kadınlarımız diyip iyelik eki ile de anmak yanlış. ama öyle ya genelde örnek vermek gerekirse? di mi? tamam, işte annelerin ortalığın kirletilmesi ve dağıtılmasına olan sınırsız ve kontrolsüz öfkesinin sebebi gayet açık. fiziksel bir iş ve o yapmak zorunda. yapmanın güçlüğü hakkında da çok net bir fikri var, işi sürekli yapıyor, bitiriyor. 'benim işim değil' diyerek ev işine elini sürmemişlerde ise bu korku, evham ve gerilim net bir şekilde olmuyor. niye olmuyor? zira hayatında o işi yapmamış, başlamadığı için bitirmemiş. manen bir iç sıkıntısına dönüşmese de, madden bir dış sıkıntı olarak o bitirmediği işin sıkıntısını tekrar tekrar yaşıyor.

    oysa ki, o kişi alsa eline süpürgeyi, bir gün evi mevi süpürse annelerimizin sürekli dediği ve aslında ataerkil düzen sebebiyle anneliğe mahkum edildiğini de göz ardı edemeyecek kadar entel olduğum üzere, anlayacak kendi işi olmayan işlerin de bitirilmemesi ile gelecek olan sıkıntısından kaçılamayacağını. bitmemiş iş sıkıntısı, bir şekilde bizi yakalar. bu da genel olarak böyle. ...valla pes. hala burdasın, ne anladın şimdi bu olaydan, ne anlattım ben şimdi?

    - abi genel olarak bugünün işini yarına bırakma demek istiyorsun yani.
    - hayır işte. anlamamışsın, çok basit düşünüyorsun!
    - halk çocuğuyum ben, en gerçek, en doğru olan, en saf gerçekle ilgilenirim. yalana gelemem.
    - ama yanlışın var dostum. bak nelerden bahsettim şimdi. bitmemiş işler'in çoğu kendi işimiz sanmadığımız için hiç başlamadığımız işlerdir dedim. o işlerin sıkıntısını da yaşarız dedim.
    - iyi dedin de çok dolaylı o. bugünün işini yarına bırakma ise duru, net. duru ve net anlatamayacaksan anlatma meseleyi.
    - arkadaş ben nasıl anlatayım bu dolaylı meseleyi sana tek bir çizgi gibi? belli ki bir takım kırılmalar var, onların oluşturduğu ilişkiyi ben nasıl ilişki bir taneymiş gibi anlatayım?
    - orasını ben bilmem, anlaşılır kılacaksın.
    - bak...senelerimi saalerimi vermişim, dolaylı molaylı da olsa bir şey yakalamışım, sen bunu pişirip yiyeceğine, götünü devirip yatmışsın. senin de bir fonksiyonun yok mu bu işte?
    - fonsiyon bilmem ben. düz anlat.
    - tamam. bugünün işini yarına bırakma. başkasının işini bilmeden başkasını bilme. büyüklerinin sözünü dinle. insanlara saygılı ol. kalp kırma.
    - valla çok güzel konuşuyorsun.
    - tamam ben entry i bitirmeye dönüyorum

    işte böyle sevgili enteller...halk diye burnumuzu kıvırıyoruz, hepsindne nefret ediyoruz ama aslında onlar da aynı bizim gibi seviniyor, üzülüyor ve şey oluyorlar. bizim mitolojimiz, öykülemelerimiz daha dolaylı olabilir, bu daha güzel olduğu manasına gelmiyor. sadece dolaylı olduğu manasına geliyor. başka kültürlerin de basit mitolojileri olması yaşantı ve tecrübelerinin şiddeti ve yoğunluğunun basit ve zayıf olduğu manasına gelmiyor. ayrıntılı düşünmek, grift öykülemeler ve sembolizmler kurmak çok aleni gerçeklerin dışındaki bir alandan ekme çıkarma lüzumunun sonucu olabilir, üstün bir 'güzel'liğin, seçkinliğin, 'ince'liğin değil.....ama biz demin ne konuşmuştuk? sen hala burdasın.

    - sonunu çok doldurdun ya vurucu bitiremedin.
    - niyetim vurucu bitirmek değildi dostum...biz enteller herşeyin sonunu okuyucuya, izleyiciye bırakırız, didaktizmden kaçınırız.
    - ben anlamam bu dediklerinden. bana özetleyecen.
    - birini tanımak, anlamak istiyorsan yaptığı işi de tanıyacan, anlayacan.
    - anladım, sizin işiniz de zor.
    - hah. sizinki de zor dostum. bak ben bu entryimde onu anlattım özetle.
    - tabi canım.
  • hayaletlerde de var bu. yapması gereken işleri hazır yaşarken bitirememiş kaypak ne kadar adam varsa hepsi hayalet olur geri gelir (bkz: hayaletlerin ekseriyetle üşengeç olmaları). o yüzden bu tip ölmesi gerektiği halde ölememiş kişilerin, bitmesi gerektiği halde bitememiş işleri kendilerine uzun vadeli meslek edinmeleri de bana hem uygun, hem manidar geliyor. yeni bir takım projelere başlamak için hayalet olarak bu dünyada kalmayı tercih eden hayalet olabileceğini sanmıyorum. o tanıma uyan gruba çocuk demeyi tercih ediyoruz sanırım. ama hayalette kalalım.

    hayalet, hayaller yerine bana emir kipli hayal etmek fiilini çağrıştırıyor. ama neyi hayal ediyoruz, olmayanı olmayandan mı hayal ediyoruz, olandan mı? bence ikincisi. o sebepten hayalet yerine hatırla ve gözünde canlandır demek daha uygun düşermiş. atalar, ya da paranormal'e isim koymaktan sorumlu birimler ''nasıl olsa anlarlar'' diye bu kısa versiyonu uygun görmüş olmalılar. görmedilerse de ben öyle hayal ediyorum, kusuruma bakmasınlar. eskilerin bitmeyen işlerini eskiler adına hayal etmeye başlayınca eskiler'i de ister istemez görüyorsun. ruh dedikleri, kartezyen dualizme göre somut olanı bir eylem için bir formda tutan şey ya, hayalet o anlamda artık zihinlerimizdeki hatıraları dışında somut olanı bir arada tutamayan şeylere deniyor. emir kipi de o yüzden bize yığılmış, bu abi yaşarken bu işleri tamamlayamadı, sen artık onun adına tamamlandığını hayal et, ederken de adamı da gözünün önünde canlandır gibi bir açılımı var bu emir kipinin. neyse, biz de sanırım başkalarının bitmemiş işlerinin tasasının başkaları adına tutmaya meraklı olduğumuzdan olacak hayalediyoruz. ah şimdi şurada olaydı bunu yapardı, şunu yapardı diye gözümüzün önünde canlandırıyoruz. bitmemiş işin tanımına göre 'canlandırma'lara nostalji ya da kabus denebiliyor. kötü hayal etmek zorunda kalmayacağımız kişilerle yaşamak ümidiyle güzel bir yaşam hayalediyoruz. hiç bitmeyecek bir iş de böyle umutlu şeyler hayal etmek olabilir.
  • bitmemiş işler yüzünden sevgileri ertelemeyiniz.

    (bkz: sevgilerde)
  • - dünyanın işi.
  • yine bitmedi işlerin.
    bitiremedin.
    yetişmedi, bitirmeye cesaret edemedin.
    açıkta durmasın, gözün görmesin diye tıkıverdin bavullara her birini.
    doldu taşıyor bavullar.
    artık ağzı kapanmıyor.
    bir kolunla birini tutsan diğeri açılıyor.
    kullanabileceğin her bir uzvunu,
    bavulları kapatmaya harcadın.
    enerjin kalmadı, çok yoruldun.
    saçıldı saçılacak,
    açıldı açılacak her şey.
    cesaret bulup da bir gün,
    geri dönüp tek tek
    her bir bavulla ilgilen.
    topla bitir işleri.
    tüketme ellerini.
  • insanı zihinsel, ruhsal olarak hep bir yerlere/kişilere demirler... affetmek, bağışlamak, özgürleşmek gerek