şükela:  tümü | bugün
  • hayatımda oynadığım en güzel bilgisayar oyunu.

    henüz işsiz güçsüzken, bir yaz tatilini fazlasıyla (4 ay) yemek, içmek, tuvalete gitmek ve gözümü açık tutmama yetecek kadar uyumak dışında hiçbir şey yapmamak suretiyle sadece bu oyunu oynayarak geçirebilmişimdir. çözmenin hiç de söylendiği kadar zor olmadığını, lakin kontrollerinin de alışana kadar hiç kolay olmadığını söyleyebilirim. bir kere alıştıktan sonra ellerimi klavye ve mousetan ayıramadığım için tırnak etlerimi yemeyi bile bıraktırmıştır dört aylığına; tekrar okul başlamasaydı bir daha da yemezdim herhalde. şimdilerde beni en çok üzen şey, o ilk black and white’ın cdsini bulamamak ve şööle bi nostalji yapamamak.

    bu öyle sakin bir oyundu ki, sadece iki günde bir, birkaç saat half-life oynayarak bütün adrenalin ihtiyacımı karşılayıp, bunun dışında son derece huzurlu bir yaz geçirmemi sağlamıştı.

    fazla tutmamasının pek çok sebebi vardı elbette; bir kere fazla sakin bir oyundu, her ne kadar bu havayı arada bir bozabilmek için yaratıkları dövüştürme gibi bir özellik eklenmişse de, bu genel bilgisayar oyunu manyağı kitlesini tatmin edemeyecek kadar kısa ve sevimli bir süreçti.

    sonra türünün ne olduğu belli değildi (ki ben bunu çok seviyordum), muhtemelen içinde her şeyden biraz olsun diye düşünmüşler ama kimseyi memnun edememişlerdi. bir yandan köyler kasabalar kurmaya çalışırken real time strategy gibi, bir yandan bir yaratık yetiştirmeye, ona bir şeyler yaptırmaya, ordan oraya sürüklemeye çalışırken adventure ya da third person shooter tadında, bir yandan da bir tanrı olarak sahip olduğunuz eli görmeniz, onunla ağaçları, insanları, taşları, büyüleri kontrol edebilmeniz, yaratığınızı hem sevip hem dövebilmenizle first person shooter tadında, ortaya karışık bir çılgın oyundu.

    populous’un yaratıcısının hayatını adadığı bu oyunun muhteşem bir zoom özelliği vardı. adamın tekinin burnunun ucundan, tüm adayı ve okyanusu kadraja alabilecek bir uzaklığa açılmak 500mhz cpu + 128mb ram ile iki saniye sürüyordu, o da elinizin hareket süresi. uzaklaştıkça kaplama detayını düşürmek gibi basit ama dahiyane bir özellik sayesinde oluyordu bu. aynı anda 360 ya da 1080 derece rotate de mümkündü tabii. üstelik her şey 3d. insan bu oyundan sonra sims oynamaya kalktı mı bir kasıntı geliyordu.

    insanların aptallığı ve acizliğiyle müthiş dalga geçiyordu bir yandan, diğer yandan halkların çeşitliliği, ırkların karakterleri gibi güzelikler söz konusuydu. onları etkilemek de ileriki levellarda öyle kolay değildi. iki seçenek sunuyordu oyun: kötü ya da iyi olmak, black or white. bir halkı başka bir tanrının elinden almak için onları kendinize taptırmanın da iki yolu vardı: iyiliklerinizle etkilemek ya da felaketlerinizle korkutmak. tabii ki, iyilikle elde ettiğiniz bir halk buna devam ettiğiniz sürece size tapmaktan kolay kolay vazgeçmezken, korkutarak size tapmak zorunda bıraktığınız halk sizden çabucak vazgeçip, daha çok korktukları ve aynı zamanda kendilerini koruyan tanrıya dönebiliyordu. iki yolu da denemiş biri olarak, kötü olmanın korkunç bir şey olduğunu söylemeliyim, zira etkinizin sürdüğü bölgede bir daha kolay kolay düzelmeyecek kırmızı bir gökyüzü, martılar yerine yarasalar, her kıvrımı diablonun alt katmanlarını hatırlatan dikenli bir tapınak ve hiç bitmeyen o korkunç ruh bunaltıcı müzik, oyunu oynanmaz hale getiriyordu.

    (bkz: tanrım ben naaptım, oh hayır ben tanrıyım)

    abuk subuk bilmeceleri vardı bu oyunun, onları çözecem derken kasabayı falan unutmak işten bile değildi. hele bir capon amca vardı; düşünün, koskoca tanrı sakalana saklana bu adamı takip etmeye çalışıyorsunuz, bir görünürseniz her şey baştan, bir gözden kaybederseniz yer yarılıp içine giriyor sanki, yine baştan. sonra kasabaya bir dönüyorsunuz, inanç dibe vurmuş, çalışmak hak getire, yaratığınız diğer tanrının elinde bitap, vicdan azabından yerlerde sürünüyorsunuz.

    o yaratıklar oyunun en harika tarafıydı, tam bir yapay zeka şaheseri. öyle sevimli yaratıklardı ki onlar… inek, kaplan ya da maymun seçebiliyordunuz. her birinin kendi karakteri vardı. inek genelde boş boş bakar, her şeyi çok zor öğrenirdi. kaplan gerçekten kedi gibiydi; karizmatik ve ukala. çok kolay öğrenirdi ve fakat canı isterse uygulardı. ceza falan işe yaramazdı, bildiğini okurdu. maymun benim her zaman tercih ettiğim yaratıktı, çünkü hem en akıllısı, hem en itaatkarı, hem de en sevimlisiydi. her şeyi anında öğrenir, sadece iyilik yapardı, ikide bir gidip tarlaları sulardı. o kadar uzun süre oynayınca evdeki kediden daha çok yakınlık besler olmuştum o yaratığa. kırmızı kollarına ya da turuncu göbeğine dövme yaptırınca sevindirik olur, kavga kazanınca kollarını havaya kaldırıp kasım kasım kasılırdı, hey gidi hey…

    bütün bir yaz ömrümü tükettim, profesyonelleştim neredeyse ama yine de beş adadan dördüncüsünü görmek nasip olmadı, sonra da cd bozuldu gitti, ah nasıl özledim…
  • yapay zeka kimi zaman oyuncuyu dumurlara uğratabilir.yaratıklar en ufak ayrıntıyı bile taklit edebilme yeteneğine sahiptirler.öyle ki çoğu zaman yaratıktan ayrı işler görürken,onun bir yerde kendi başına birşeyleri işaret etmesi;kafasında öğrendiğini (her ne ise) belirten baloncuktan çıkması muhtemeldir.yaratıkların taklit işine şöyle bir örnek verilebilir:
    sözde iyi tanrı rolünü yerine getirmeye çalışan oyuncu,himayesindeki köyün ambarına yiyecek ve odun büyüleri yapmakla meşguldür.yaratık o sırada ekrana elinde tuttuğu bir ağaçla girer ve onu ambara fırlatır.ağaç ambara girdiği vakit çıkan sesi,ambarın yıkıldığını belirten ses sanan tecrübesiz oyuncu,"ne yapıyorsun ulan sen,eşşoğlueşşek!" nidalarıyla yaratığını şamar manyağı eder.işi bittikten sonra çevrede yerden koparılmış,yaratık tarafından ambara atılmayı bekleyen başka ağaçların olduğunu da farkeder.ne var ki bu ağaçlar tekrar dikilemez durumdadırlar.başka çözüm göremeyen oyuncu yerdeki ağaçları teker teker denize,çok uzaklara doğru fırlatır ve sonra köydeki işlerine döner.
    bir süre sonra ekrana uçan bir ağaç girer."höst!ne oluyoruz lan!" diyen oyuncu kişi yaratığını kontrol ettiğinde,hayvancağızın ağaçları bir bir söküp,onları denize doğru uzun menzilli atışlarla gönderdiğini görür.oyuncu öyle bir gülme krizine girer ki,sevgili hayvanını dövemez bile...
  • bbg izlemek kadar bağımlılık yaratabilcek potansiyelde bir bilgisayar oyunu. ayrıntılara girilebilse oyunda ilerlemek pek tabi mümkün, lakin maymuna tokat atmaktan veya karnını kaşımaktan oyunda ilerlemeye ne vaktim oldu ne de sabrım. ha bi de ramazanda food olayını kısıp tüm köye oruç tutturmak da kendime türksün dimi diye sordurtmadı diil.
  • (bkz: blackandwhite)
  • oyunda yetistirilmesi gereken canli turu olarak secilen hayvan modeli aptal kaplani yetistirmek baya uzun bi surec alabilir.hatta bazen yoldan sapip kendi bokunu yemeye bile calisir,bunu onlemenin en iyi yolu iki tane cakmaktir..ne varki aptal hayvan bunca dayaga ragmen hala goz ucuyla bokuna bakmaya devam etmektedir.
  • oyunun bazı yerlerinde insanlar öyle bir tapıyor ki bi an
    gerçekten tanrı olduğumu zannettim
    ve kullarıma yardım etmem gerektiğine inandım...

    başarılı bir oyun kısacası
    ama çok uzuyor oyun eğer hatalı oynarsınız
    (zati kendisi uzun bide hata yapınca vay halinize)
  • büyüyü, elini sallayarak "hadi de get yeter bu kadar" der gibi yok ettiğin oyun.
  • oynarken sinir krizleri geçirdiğim,iyi ki tanrı değilim dediğim pc oyunu.good tanrı olmak daha zor iş sanırım.yok koyunu kaçmışmış,yok kocası zehirli mantar yemişmiş,yemesin kardeşim bana mı sordu.din konseptini biraz daha anlamama yardımcı oldu kendisi.
  • executive producerlarindan birinin alinur velidedeoglu oldugu, ayrica matrixten ve mementodan hatirliyacagimiz joe pantoliano nun (gene degisik bir tipolojiyle) tabii gorundugu, sex, hiphop, mafya, sike vs. dolu film. yonetmen olaylari sanki belgesel ceker gibi fazla dokunmadan butun dogalliyla, insanlarin diyaloglarini takip ederek bize yansitmistir. filmin en keyifli anlarindan biri robert downey jr un mike tysona asildiginda, tyson un "uzak dur benden ahbap zaten sartli tahliye oldum..."dedigi sahnedir.
  • populous'un bir degi$igi denilebilir sanirim .