şükela:  tümü | bugün
  • sakın ama sakın ama sakın gitmeyin, uyarın, milleti yollamayın.. ben hayatımda böyle bir saçmalık ne gördüm ne işittim.. bu sansür öyle bir iki tane çük var diye değil, filmde yaradılış ve tanrılaşma konusu olduğu için o sahneleri kökünden kopartıp atmaya yönelik bir sansür uygulanmış durumda.. kısacası anasını bellemişler. apar topar kalkıp çıktık tabii ki de ve cinemaximum'un yetkilisi ile konuştuk, ve tabi ki adam bu durumun farkında olarak hemen alttan aldı ve durumu anlattı. warner bros’un yolladığı master dcp’ye kültür bakanlığı tarafından saçma sapan editlenip katledilmiş.. ve bu sansürün tam da yaradılış kısmıyla alakalı olan bölümlerde olması da ayrıca dikkatimi çeken bir olay..filmi sinemada sansürlü bir şekilde izleyip ve üstüne gelip film hakkında yorum falan yazmayın lütfen (tr'de izlediyseniz)bizim tek yapabildiğimiz her yere şikayet ve uyarı yazıları yazıp millete haber vermek.
  • dün imax olarak izledim. film hakkında söylenebilecek çoğu şey söylenmiş. ben başka bir şey söyleyeceğim.

    film başlamadan önce meme kanseri ile ilgili bir kamu spotu yayınlandı. bu sırada tam yanımda oturmakta olan bir çift kamu spotunda her "meme" dendiğinde kıkırdamaya başladı. yaşlarının yirmi beşin üstünde olduğunu tahmin ettiğim, parlak gömleğinin üstüne yelek giymiş, kafam kadar saat takmış olan o çocuk kamu spotunda her meme dendiğinde kız arkadaşı ile birlikte kıkırdadılar. yaptılar bunu evet.

    peki bunu niye anlatıyorum ? şu yüzden anlatıyorum, bu çift filmde uyudu. bir ara yiyişmeye çalıştılar, onu da beceremediler daha sonra erkek olan kişi çok sıkıldığını söyledi. kız çocuğa neden bu filme geldiklerine dair dert yandı ve kavga eder gibi oldular. yaklaşık üç saat boyunca bu çiftin yanında can çekiştim.

    uzun lafı kısası eğer sizde meme kanseri ile ilgili bir kamu spotunda sırıtacak türde insanlarsınız kesinlikle bu filme gitmeyin. yapmayın bunu kendinize. gidin survivor falan izleyin ya da periscope'ta yayın açıp kız arkadaşınızı sikmeye çalışın. inanın daha fazla keyif alacaksınız.
  • aklim almiyor ilk filmi izlememis olanlari. arkadas bilimkurgu ve cyberpunk seviyorsan ilk film bu isin mekkesi. e bu dediklerimi sevmiyorsan bu filmde isin ne.

    hadi ben bir filme gitmeden bir bok arastirmam okumam diyorsan ina da eyvallah ama.filmden cikip gelip " 3 saatti yav cok sıkıcı film" demek biraz haddini asmak olmuyor mu? senin bu konudaki fikrinin kimseye faydasi yok ki.

    film otoriteler tarafindan cekilmis en iyi devam filmi koltuguna oturtuldu bile. yönetmeni zaten a class ti bu film sayesinde a+ oldu. ama zahmet edip iki satir okuma zahmetine girmeyen sinemaseverler! filme sıkıcı diyor.

    filme gitmeden iki satir okumak zor gelen adam gelmis burada usenmemis 10 satir yarrak kivaminda bir entry girmis. bu tavrin psikoloji de eminim bir karsiligi vardir. bilen yazarlarin belirtmesini de rica ederim.

    hayir ilk filmi izlemissindir. iyi koti bir fikrin vardir. sonra buna izler begenmezsin. o normal bir tavir olur. ama bu nedir arkadas.

    edit: cok dolmusum be sozluk.
  • simdiye kadar yazilip cizilenlere bakarak hiyar gelmis hiyar gidecek bir toplumun ferdi oldugumu kafama dan dun vuran film oldu. hayir seversin sevmezsin tam bu kisma kadar saygi gosterecek gibi oluyorum, sonra neden sevmedigini izah etmeye calisan aliklarin sayiklamalarina bakiyorum, sinire kesiyorum ne saygi kaliyo ne insanlik.

    hadi yillardir ortaliklarda gezen kitabi okumadin. bu pekala anlasilir. peki filmin 35 sene sonra bir devam filmi olmasi da mi sana hic bir sey uyandirmadi. oturup neymis bu 82 versiyonu da ikincisini cekmisler demiyorsun. sonra vay efendim hicbirsey anlamadim, cok sikiciydi, sikim felsefesini bilmemne. bilim kurgu'dan beklentin transformers ve pacific rim tadinda dolasiyorsa bu benim sucum mu kardes ?

    tanim : daha iyi bir sekilde cekilemezdi, ilk filme 35 sene sonra bu kadar temiz oturtulan, anlamsizca birakilmayan bir devam daha da olamazdi, gidin kendinizi becerin ta amina kodugum ergenleri sizi.

    yeter ulan ne saygisiz insanlarsiniz be.
  • herhangi bir şey yazmak istemiyordum ama üst üste bu kadar gereksiz ve anlamsız yorum görünce dayanamadım. lütfen bir konuda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunuzu sanmayın. filmi 'sıkıcı' olmaktan kurtarmak için ne yapmaları gerekiyordu? şiddet pornografisi mi, bina boyunda robot dövüşleri mi, ejderhaların ateş püskürtmesi mi?

    çağdaş ve minimal klasik müziği asansör müziği sananlar müziklere gürültü diyorlar,
    alan derinliği nedir, plan sekans nedir hiç merak etmeyenler planlara sıkıcı diyorlar,
    hayatları boyunca hiç oturup düşünmedikleri için diyaloglardaki düşünme sürelerini uzun bulanlar boş boş bakışmalar diyorlar,
    hollywood'un en sığ döneminde yaklaşık üç saatlik, her dakikası alt metin içeren ve bunu yüksek bütçelerle, bir hollywood şirketi ile çeken yönetmene yapamamış diyorlar.

    özellikle buradaki yorumları gördükten sonra çok doldum zira bu mecra önceden ayırt edici bir yerdi, uzun uzun çözümlemeler olurdu filmlerle ilgili. şimdi ise gerekçesini dahi söylemeye gerek duymayan tipler olmamış deyip geçiveriyorlar. herkesin yorum yapmaya tabi hakkı var ama içi dolu yorumlar yapmaya hakkı var. olmamış mı film; neden olmamış, hata nerde, nasıl yapılabilirdi gibi soruların cevabını da vererek eleştiri yapmaya hakkı var.
    kitap okumayı eleştiren tiplerle doldu sözlük.
    ve son olarak eğer bu film 'sıkıcı'ysa, siz bela tarr, angelopoulos, tarkovsky gibi yönetmenlere ne dersiniz merak ediyorum. biraz utanın kendinizden, ve herhangi bir şey hakkında yorum yapmadan önce bilgi sahibi olun lütfen.
  • ilk defa bir film için bu yorumu yapacağım. filmi beğenmeyenlere lafım yok. kendi yorumlarıdır, saygı duyarım. ama bu filmi "bok gibi", "zaman kaybı", "boşa para", "çok sıkıcı" diye nitelendirenlerle sinema konuşmayın. hatta mümkünse, yani ailenizden biri, çocukluk arkadaşınız falan değilse hiç konuşmayın.
  • yönetmenin açıklamasına göre ilk çekimler sonrasında 3 saat 50 dakika olan bir film. son düzenlemelerden sonra süresi 2 saat 43 dakikaya düşmüş. hiç bir şeyi hızlı hızlı geçmediklerini derin çekimler yaptıklarını belirtmişler. sinemada ilk gün izleyeceğim ama director's cut versiyonunu daha şimdiden merak etmeye başladım.
  • çok doluyum sözlük çok.

    arkadaşlar öncelikle blade runner 2049 çok yavaş, çok karanlık durağan, aksiyon yok, müzikler çok kötü vs demek "dondurma çok soğuk" ya da "ateş çok sıcak" demekle eş değerdir. bu saydıklarınız ilk blade runner'ın kült olmasının, bu denli hayran kitlesine sahip olmasının, bilim-kurgunun en önemli filmlerinden biri olmasının temel nedenlerinden biridir. blade runner'ın alameti farikası zaten bu saydıklarınızdır. bir filme girmeden o film hakkında en ufak bir araştırma yapmadan, bir kaç satır okumadan giderseniz böyle alakasız ve mantıksız yorumlar yaparsınız. en azından ilk filmi izleyin neyin ne olduğunu neyle karşılaşacağınızı bilin.

    blade runner sinemadaki cyberpunk sınıfının belki de yaratıcısı, en önemli mihenk taşıdır. birazcık sinema hakkında araştırma, okuma yaparsanız göreceksiniz ki o şikayet ettiğiniz karanlık atmoster, ta 1930'larda ortaya çıkan film noir temellidir. bunu bilm kurgu ve detektiflik öyküsüyle birleştirerek muazzam bir sinematografi ile yepyeni bir tür yaratmıştır. distopik bir geleceği retrofutüristik bir pencereden, film noir türünün iç karartıcı, baskılayıcı atmosteriyle birleştirmiştir. bir sanat eseri kıvamındaki sinematografisi, vangelisin inanmılmaz uyumlu müzikleri, ağır felsefik alt metinleriyle zamanının on yıllarca ötesinde bir filmdir. kendinden sonra gelen - evet bir çoğunu ayıla bayıla, ağzınızdan sular aka aka izlediğiniz- total recall, judge dredd, ghost in the shell, tron, dark city, robocop, terminator, matrix gibi filmlerin önünü açmıştır.

    blade runner'ı sevmeyebilirsiniz. bilim-kurgu, cyberpunk gibi türler size göre olmayabilir. lütfen izlediğiniz filmin ne olduğunu öğrenin araştırın. komik durumlara düşüyorsunuz.

    ilk filmi izlemişsinizdir, bir beklentiniz vardır ve bu nedenle olumsuz bulduğunuz yanlar olabilir buna herkesin saygısı var. saatlerce tartışalım fikir alış verişi yapalım. ancak bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın ne olur.

    film hakkındaki söyleyeceklerime geçmeden önce belirtmek isterim ki filmdeki bazı noktaları anlamak adına yayınlanan 3 adet kısa filmi izlemenizde yarar var. o noktalarda bilgi sahibi olmak bazı olayların arkasını daha güzel dolduruyor.

    bundan sonrası komple spoiler baştan uyarayım

    --- spoiler ---

    öncelikle roger deakins, akademi senin daşşağını yesin. bu filmle resmen çıkarıp masaya vurmuş alın size sinematografi demiş. sinematografi açısından aşmış, sanat eseri kıvamında bir iş çıkarmıştır. filmin içinden en az 10 tane duvara asmalık kare çıkabilir. her sahnede arka planda sağda solda muazzam detaylar sekanslar vardı. bazen onlara dikkat etmekten filmi kaçıracak oldum. filmin blu-ray'i çıksın sırf sinematografiye dikkat etmek için tekrar tekrar izleyeceğim. akademi umarım utanır artık bu sene ama hiç umudum yok.

    ben açıkcası ilk filmin karanlığında siyahlığında beklemiştim filme girmeden önce renk temasını. ancak roger deakins farklı bir renk teması ile yine aynı atmosferi vermiş. ki zaten filmin iinde bile iki dönem arası 30 sene var ve dokunun renklerin değişmiş olması -ki black out gerçeği de var- çok olası. üzerine düşündükçe bu renk seçimi mantıklı geliyor.

    film eski filme saygı duruşunu es geçmemiş. ilk filme göndermeler gayet güzel ve yerli yerindeydi. yakaladıkça tebessüm ettim . rachel ve gaff'ın gözükmesi, ilk filmdeki test sahnesinin ses kaydının dinlenmesi hoş detaylardı. unicorn yerine koyun origamisi de güzel bir detaydı. deckard'ın replicant mı yoksa insan mı olduğu mevzusu hala tam bir yanıtlanmamış. wallace ile olan sahnede herşeyin bir plan dahilinde mi olduğu yoksa gerçek bir duygu mu olduğu ikilemi filmin ruhuna temsil ettiği şeylere çok uygundu. akıllıca bir manevrayla deckard ile ilgili soru işaretlerini aynen korumuşlar.

    senaryoya gelirsek k karakterinin deckard'ın oğlu olduğuna inanmak istememiştim. çok klişe ve basit olurdu. sırtını buna dayayacağını ve filmin hemen başından bunu belli edeceğini düşünmemiştim. bir twist bekliyordum ama twistin dr. ana olacağını düşünememiştim. senaryo bir baş yapıt olmamakla birlikte bence bir devam filmi için çok çok iyi. hele ki ilk filmde devamı için açık kapı bırakılmamış sonraki filmlere hikayenin gidişatı ve sonucu ile ilgili sorular sorulmamışken bu kadar eli yüzü düzgün tutarlı bir senaryo görmeye alışık olmadığımız türden.

    replicantlar fiziksel açıdan olgun bir birey hatta bir insandan bile daha üstün ve kuvvetli iken duygusal açıdan ancak yaşadıkları yıl kadar gelişmiş karakterler. fiziksel olarak 30 yaşında gösteren bir replicant 10 senedir yaşıyorsa duygusal açıdan 10 yaşında bir çocuk kadar gelişmiş durumda. bu da replicantların donuk, anlamsız duygusal tepkiler vermesine yol açıyor. ilk filmde bu detay çok iyi işlenmişti. oyuncular karşılaştıkları olaylara aşır, abartı tepkiler vermiş ve oyunculuk açısından çok detaylı ve muazzam bir iş çıkarmıştı. bu filmde ise ryan gosling bu havayı çok iyi veriyor. duygusal tepkileri sorunlu bir karakteri öyle güzel canlandırmış ki. özellikle kendisinin "the one" olmadığını öğrendiği sahne -ki burada yönetmenin de payı büyük- çok vurucydu. bu sahne ve sonrasındaki reklam olan joi ile karşılaştığı sahnedeki oyunculuğu harikaydı.

    birde film sinema tarihinin en acayip sevişme sahnesini barındırıyor olabilir. ağzım açık izledim. muazzam bir hayal gücü bu. nasıl böyle bir şey düşünüp çekmişler aklım almıyor bir türlü. bu sahnenin kamera arkasını öyle merak ediyorum ki. ancak sağolsunlar sansür yüzünden bu sahneyi izleyemediğimizi düşünüyorum. çünkü bu kadar kısa olmamalıydı.

    ayrıca bazı kızlar çok güzel. (bkz: ana celia de armas)* o nasıl gözler o nasıl bakışlar. imax ekranında kocaman kocaman. insanın aklı karışıyor.* ayıp.*

    son olarak müzikler. ilk blade runner'in blade runner olmasındaki en büyük etkenlerden biri vangelis'ti. başka bir müzik kullanılsa ben filmin bu vuruculuğa erişemeyeceğini düşünüyorum. atmosterin karanlık iç karartıcı basık olmasında sinematografi kadar vangelis'in de payı var. bu filmde ise vangelis olmamasına rağmen benjamin wallfisch ve 'hans zimmer' vangelis tadında bir soundtrack ile ilk filmin temasına sıkı sıkı bağlı kalmış ve atmosferin korunmasında pay sahibi olmuş. ilk filmin seviyesinde olduğunu düşünmüyorum. o seviyeye çıkabilmek zaten güç. ancak çok çok iyi olduğunu söyleyebilirim.

    --- spoiler ---

    sansür meselesine gelecek olursak bu kararda emeği geçen, uygulayan, aklına gelen kim varsa boyu posu devrilsin. en çok bekledikleri filmin spoilerini alsınlar. tuutkları takım küme düşşün. ıslak tuvalet terliğine çorapla bassınlar. (buraya siz daha tatmin edici küfürler koyabilirsiniz. malum gg). ya o kadar acemice ve ne halt yedikleri o kadar belli ki sinema ekranında neredeyse 240p görüntülü sahne var. hani fragmanlarda görmesek o sahneleri yine ayıkırdık bu ne lan diye. kaldı ki ulan fragmanlarda çarşaf çarşaf var o sahneler. gudik zoomlar ile saçma sapan bir hale gelmiş. zoom meselesinin ötesinde diyalog olmayan sahnelerde ise direk makaslama olduğundan şüpheleniyorum. zira replicant bedenleri ve replicant doğumu sahnelerinde diyaloglar olduğu için aptal zoomlar ile duvarları falan izledik. diyalogları feda edememişler. sevişme sahnesinde olduğu gibi diyalogun olmadığı yerlerde ise makaslama olduğundan şüpheliyim. filmin dvdleri düşene dek bilemeyeceğiz bunu sanırım.

    ben ayrıca çıplaklığın ötesinde tanrı ve yaratıcılık alt metinleri yüzünden bu sahnelerin sansürlendiğini düşünüyorum. zira 2 sahnede de replicant yaratma ve jared letho'ya atfedilen tanrı imgesi vardı. sevişme sahnesi dışındaki bu sahnelerin ben sansürlenme sebebinin çıplaklıktan ziyade bu olabileğini de düşünüyorum.

    ancak ne olursa olsun tüm zevkimizin içine etmiş durumda. ulan acaba burayı da kesmişler midir diye düşünmekten filme kendimi veremedim.

    özetleyecek olursam denis villeneuve olağanüstü bir iş çıkarmış. bir devam filmi nasıl olur, nasıl çekilir, nasıl her açıdan doyurucu olur dersini vermiş. son dönemde izlediğim en iyi film diyebilirim. mother!'dan bile bir tık öteye koydum sanırım. içimdeki bilim-kurgu aşkı bambaşka *

    çok yazdım. ama çok doluydum sözlük*
  • internet yoktu. kasetten vangelis'in soundtrack'ini dinleyip alternatif sinema dergilerinde bilim kurgu fanzinlerinde deckard üzerine yazılan teorileri okur rachael'i ayıklama düşleri kurardık.

    fragman çıktı, yaşlanmış ve bi' tarafına nüzül inmişcesine ağzı inceden kayık bir deckard görüyorum. bu adamın android olup olmadığı tartışıldı yıllardır. adam yaşlanmış. android dedik adam tekaüt olmuş.

    oğlum bak, bu filmi güzel bağlamazsanız sizin geçmişinizi sikerim ben. afedersiniz. gerçekten. yaparım bunu.

    dıdıt: olm hatırlıyorum da beyaz güvercinler, tek boynuzlu atlar resmen metafor yağmuru koca film. ve tabi : kinship
  • [uyarı: türkiye'deki sansür işini bilmiyordum, yurtdışında izledim. protesto ediyorsanız torrente abanın ama sinema perdesini yahut en azından kaliteli bir kopyayı hakeden bir film.

    yazının resimli ve videolu hali medium'da veya benim blog'da. baştan ufak tefek spoilerlar var, yazının ortalarında da ağır spoilerlar başlıyor, ibareyi koydum oraya]
    ***

    tek satırlık “beğenmeyen recep ivedik izlesin” yorumlarını değil uzun düşünceleri hakediyor. tabii işe orijinalinden başlamak farz…

    blade runner ritüeli

    2–3 senede bir gaza gelir, gece gece blade runner izlerim (1992 director’s cut versiyonu). kesinlikle tek başıma yaparım bunu, “acaba yanımdaki sıkıldı mı” endişesi olmadan. bitince kafamda keyif sigaraları yakar, koltuğa gömülü kalırım biraz. sonra 12 çift yumurta kırar, 200 mekik çekerim ama orası konu dışı.

    blade runner neden hemen her “en iyi bilimkurgu” listesinde ilk ikide? (diğer film de 2001 a space odyssey olmalı, yoksa fularınızı kaybedersiniz). müthiş derin bir felsefesi olduğu için değil. bilakis, konusu ve kurgusu görece basit: tanrısını karşısında bulan bir yaratığın merakı, çaresizliği, kızgınlığı ve sonunda kaderini kabullenip insan oluşu. ilginç elbette ama 35 sene sonra hala hatırlanmasının nedeni bu değil, filmin insanı başka bir diyara taşıyabilmesi, kelimelere dökemeyeceğim değişik hisler yaşatması.

    sanat bu yüzden var zaten. analiz edebildiğinin ötesine uzandığı, bilinçaltına dokunabildiği kadarıyla var. yoksa sırf entelektüel açıdan yaklaşsanız, fikirlerin orijinalliğine ve derinliğine baksanız, tarihte sadece bir iki düzine iyi film ve kitap bulursunuz. bir bilimkurgu, fikirlerinden ve diyaloglarından ibaret olsaydı, onu resimli bir kompozisyona indirgemek mümkün olurdu.

    oysa vangelis + distopya + noir kombinasyonunun bana hissettirdiklerini başka bir şeye indirgeyemem. hiç gerçekleşmemiş bir geleceğe duyulan bir nostalji sanki.

    ***

    2049

    blade runner 2049 daha “büyük” bir film. yani daha çok tema, daha derin fikirler, daha çeşitli mekanlar, daha geniş bir mitoloji/world-building, daha fazla gizem, daha güzel görseller içeriyor. daha daha daha….fakat kelimelere dökemeyeceğim o kısmı daha küçük. bu bile mevcut filmlerin çoğundan daha iyi ama ilk eleştirmenler çok yüksek not vermiş oldukları için, hevesim kursağımda kaldı biraz.

    niye bu kadar övüldü? sanırım herkes gibi eleştirmenler de yönetmenin sıçmasından çok korktular. aksiyona dayalı bir blade runner devam filmi, pink floyd’un bir araya gelip pop albümü çıkartması gibi bir şey olurdu. insanlar bazı şeylerin hatıralarındaki kadar güzel kalmasını istiyorlar. villeneuve gerçekten iyi iş çıkarınca millet o kadar rahatladı ki, bu sefer de övgüyü abarttı. bir de tabii büyük bütçeli “sanat filmi”, unicorn gibi bir şey, bulunca övmek bir insanlık borcu.

    ben de övüyorum zaten, yani iran sinemasını övmeyi bıraktım bunu övüyorum. ama yine de hevesimi kursağımda bırakan şeyleri listelemeye çalışayım:

    1) en önemlisi, 3–4 filme yetecek kadar konu ve tema bulunuyor:

    -doğumun önemi ve kadının gücü (children of men)
    -kölelik, ayrımcılık (district 9)
    -kapitalist distopya (robocop, they live, blade runner)
    -ruh, hatıralar, özgür irade (westworld, blade runner)
    -sanal aşk (her)

    2) tema çeşitliliğine, mekan çeşitliliği de eklenince, film genel olarak bana kopuk geldi.

    3) havadan çekimler güzel ama "immersive" değil, yani atmosfer insanı sarıp sarmalamıyor . ilk filmde, havadan geniş açılı çekimleri tamamlayan yer seviyesindeki çekimler sayesinde, şehrin kendisi de bir karakter olmuştu. burada çok estetik mekanlar (terkedilmiş vegas gibi) ve değişik renk paletleri var ama hiçbirinin etkisi, orijinaldeki los angeles’ın etkisini yaratmıyor.

    4) kötü adamlar zayıf. wallace ve özellikle luv, çok daha ilginç olabilirlerdi. iyi film ile mükemmel film arasındaki farkı, kötü adamın derinliği belirliyor bence. (“kötü adam” diyorum da kastettiğim şey antagonist, yani hasım veya rakip. ama biz bu terimleri filmler için kullanmıyoruz pek)

    5) bu zayıflık yüzünden belki de, akılda kalıcı bir diyalog yok. mesela deckard ile roy batty arasındaki son sahne herkesin aklındadır halen. roy’un “insandan daha insan” haline geldiği o kısacık tears in rain monologu, bilimkurgu tarihinin en bilinen 2–3 sahnesinden biri. veya roy ile tanrısı tyrell’in buluşmasını düşünün. bunların muadili yok.

    6) müzikler iyi de bazen fazla bağırıyor. benim iyi film müziği kuralım şu: melodi istediği kadar güzel olsun, beni sahneden çekip koparmamalı. farkettirmeden bana hissiyatını aktarabilmeli. hans zimmer ile vangelis arasıdaki fark bu. vangelis’in müzikleri ilk filmin dokusunun bir parçasıydı. “film var, bir de arkada vangelis soundtracki koymuşlar” diye düşünmüyordum hiç.

    7) daha önce verilmiş bir bilgiyi hatırlatma amaçlı kullanılan flashbacklerden nefret ediyorum. tüm havayı anında yokediyor. bu seviyedeki yönetmenlerin hiç kullanmamaları lazım. komedide gülme efekti kullanmak kadar kötü.

    bu kadar yeter, rahatladım. şimdi gelelim filmi ilginç kılan şeylere, fasülyenin faydalarına.

    ***

    belirsizlik güzeldir

    “bu film aslında şunun hakkındadır, bu karakter şunu anlatıyor” gibi tek bir doğru cevap yok. zaten hikaye de, bilerek sürdürdüğü belirsizliklerle, değişik yorumları teşvik ediyor.

    elbette blade runner evrenindeki en büyük belirsizlik -halen devam ediyor- deckard’ın insan olup olmaması. ben bunu çok umursamıyorum, zaten iki filmin de en ilginç yanı deckard değil. asıl güzel olan belirsizlik, joi karakterindeki. zaten bence filmin en iyi kısmı buydu.

    sanal aşk konusunu her filminde görmüştük. gayet iyi işlenmişti. kimsenin işin buralara varacağından süphesi yok artık. benim kıçıkırık amazon echo aletim bile ev halkından biri oldu. kalkınca konuşuyorum, iyi geceler filan diliyorum. ufacık bir kutuya insan muamelesi yapacağım nerdeyse.

    bir de yüzü veya vücudu olduğunu düşünün, sanal da olsa. yüzü olan şeye insan gibi davranma, onu insanlaştırma eğilimi, insanın beynine kodlanmış. o yüzden “köpeklerin masum bakışları” diyoruz, “yunusların gülen suratı” diyoruz, ama belki de benzer zekada olan ahtapot gibi hayvanları pek umursamıyoruz.

    (bu arada günümüzdeki sanal asistanların hepsinde fabrika ayarının kadın sesi olması da ilginç. bir nevi sekreter artı potansiyel siberseks partneri. birkaç seneye daha somut bir seks partneri olacak).

    ***

    j & k

    blade runner bu konsepti bir adım ileri götürüyor ve bir androidin (replicant) sanal aşkını, filmdeki en samimi ilişki olarak sunuyor. orijinal kitapta da benzer bir lezzet vardı: androidlerin evcil hayvanları oluyordu, ki onlar da yapay havyanlardı.
    ilk sahnelerinde, joi ile k arasındaki ilişkinin absürdlüğü açık. joi yemek yapmaktan filan bahsediyor sanki bir ev kadınımıyçasına, sonra hologramı saniyeler içinde bambaşka imajlara bürünüyor. k de bu yapaylığın farkında ama hayatında başka bir şey yok. özellikle de insanlar.

    blade runner timeline’ına hakimseniz, k’in eskilere nazaran daha itaatkar, ot gibi bir model olduğunu biliyorsunuz. insanlarla iletişimi minimum. iletişimi olanlar da ondan nefret ediyor, tıpkı öldürmeye gittiği eski model androidlerin ondan nefret etmesi gibi. elindeki tek şey joi. film ilerledikçe, aralarındaki ilişki absürdden olasıya doğru kayıyor. mesela mobil hale gelen hologram, ilk sahnedeki gibi kıyafet ve kişilik değiştirmiyor sürekli. daha sabit bir “kişilik” oturuyor.

    ilişkideki bu gelişme, k’in seçilmiş ve özel biri olduğuna dair inancının artmasıyla paralel. yani sadece joi değil, k de yavaş yavaş daha gerçek olduğuna inanıyor. buna inandıkça, joi’a olan inancı da artıyor.

    ***

    chosen one

    seçilmiş olmak, insanlık kadar eski bir hikaye unsuru. genelde underdog temasıyla elele gider. mesela yahudiler, zamane medeniyet merkezlerinin uzağında yaşayan itilmiş kakılmış, fakir bir halktır. ama tanrı, tüm insanlar arasından, anlaşma yapmak için yahudileri seçerek onları özel kılmıştır. ve gün gelecek, bu eziklikleri bitecek, hakettikleri yere ulaşacaktırlar. bu masala inanabilirsen, çöllerde değil 40 sene, 400 sene boyunca sefil olmayı sineye çekebilirsin.

    ezik bir karakterin, bir şekilde seçilerek özel güçlere kavuşması -ve bazen de sevdiği kadını elde etmesi- yaygın bir eril fantezi. peter parker, harry potter, luke skywalker, neo… en son örneği de game of thrones’taki piçimiz. bu kalıp popüler, çünkü hemen herkes hayatın anlamsızlığından şikayetçidir, milyarlarca robottan biri olduğunu içte içe düşünür ve bu duvarları aşmak ister. o yüzden kahramanla kendini özdeşleştirmek kolay.

    k’in hikayesi de öyle ilerliyor. ezik bir tipken, gezegende eşi benzeri olmayan bir varlığa dönüşmeye başlıyor. hatıralarının gerçekliğini önemsemesi bu yüzden. polis şefi bunu anlamadığından, “ne farkeder, bir hatıra aklındaysa o yeterince gerçektir, hem çok daha kötüleri de olabilirdi” kafasında.

    hakikaten de bir hatıranın orijinal olması neyi değiştirir? benim bazı anılarım, ikinci el mesela. başkasının anlattıkları şeyler yani. tekrar ede ede, o anıları yeniden canlandıra canlandıra, beyin o hatıraları sahipleniyor. ve hatıralar da kimliğimizi belirliyor. yani başkasının hatırası, yeterince canlıysa, beni kısmen asimile edebilir. genlerin yayılması gibi, öyküler de bu şekilde yayılıyor.

    ama k’in derdi başka. ilk filmdeki gibi bir kimlik arayışından öte, o hatıralar seçilmiş olduğunun kanıtı. buna inandıkça da insanlaşıyor. mimikleri artıyor mesela, itaatkarlığı azalıyor. ve her fantezide olduğu gibi, joi’u “gerçek anlamda” elde ediyor.

    ***

    machine a trois

    o seks sahnesi bence şahaneydi. tüm olayı joi’un organize etmiş olması, hologramın arada sırada kırılıp altındaki diğer kadının gözükmesi… illuzyon tam değil, bunu k de görüyor.

    ya da fahişenin penceresinden bakın: nasıl bir his olmalı aracı olarak kullanılmak? kafaya kese kağıdı muhabbeti vardır ya, burada kadının kafasına kese kağıdı geçirip üstüne asıl arzulanan kadının resmini çiziyor birileri.

    zaten ertesi sabah joi’a, “senin içindeydim ve sandığın kadar dolu değildi” tribi atması bir kıskançlık belirtisi, hatta “köleler” arası hiyerarşi belirtisi. o üçlüdeki herkes birer köle. dahası, iki kadın modeli de, erkeklere zevk vermek üzere tasarlanmışlar. yani k, onların bir seviye üstünde. ama bu durum, kadınlar arasında bir dayanışma yaratacağına, fahişe kendini joi’dan üstün görüyor, fiziksel bir vücudu olduğu için. belki de kendi sahteliğini hatırlattığı için joi’dan nefret ediyor.

    tarihte de birçok köle düzeni arasında böyle bir hiyerarşi var zaten. bazen sahipler, onlarca kat büyük bir köle nüfusunu idare edebiliyorlar, insan da soruyor “nasıl olabilir” diye. böyle oluyor işte. köleler arasında ufak bir kastlaşmayı ima etmen yeter, gerisini onlar hallediyorlar zaten. her biri diğerine köle olduğu gerçeğini hatırlattıkça, birbirlerinden daha da çok nefret ediyorlar.

    ***

    achtung achtung! bu noktadan sonra ağır spoiler’lar var.

    --- spoiler ---

    seni seçmedim pikachu

    k seçilmiş insan yolunda ilerlerken, bu süreçte joi’un verdiği gaz önemli. sürekli “senin özel olduğunu biliyordum” diyor. buna gerçekten inanıyor mu, yoksa programlaması gereği mi söylüyor, belli değil. zira sokaktaki reklamlardan biliyoruz ki “duymak ve görmek istediğiniz her şey” diye pazarlanıyor bu modeller. k’in de en çok duymak istediği şey bu.

    fakat nihayetinde, tam tersini duyuyor bir başkasından. neo’nun “the one” olmadığını öğrenmesi gibi. ama matrix, bu twiste sadık kalmamış, neo’yu sonradan terfi ettirmişti. blade runner 2049 ise k dımdızlak ortada kalıyor. meğer başka birinin hikayesinde bir figüranmış. figürandan da kötü, bir aldatmaca olarak yaratılmış. bir gün androidlerin doğurduğu öğrenilirse, esas kızın izini sürmesinler de k’yi yakalasınlar diye tasarlanmış. bu tuzağa ilk düşen de k’in kendisi oluyor. sahtenin de sahtesi.

    k bu noktada, joi ile olan ilişkisinin gerçekliğini tekrar sorguluyor, o dev reklam hologramının önünde. joi’un aynısı bir model, ama gözlerinin içi boş. kendisi gibi milyonlarca insan-android var ve belki onların joi’u da hepsine aynı şeyleri söylüyordu.

    joi, programlaması gereği mi gaz veriyordu, yoksa gerçekten k’ye inanıyor muydu özgür iradesiyle? bu soru bir noktada anlamsız. benim kızarkadaşım da programlaması yüzünden mi (kültürel şartlandırılmalar ve genetik) bana gaz veriyor yeri geldiğinde, yoksa özgür iradesiyle mi?

    sanırım k de bu “gerçeklik takıntısı”nın gereksizliğini farkediyor ve hikayenin başından beri en “insanca” hareketini yapıp, deckard ve kızı için kendini tehlikeye atıyor.

    ***

    kölelik

    bu noktada kızın önemi, daha doğrusu doğmuş olmanın önemi üstüne iki çift laf edeyim. normalde, bir zekanın yapay veya doğal olmasının çok önemli olmaması lazım. eğer turing testini geçiyorsa (yahut blade runner versiyonu olan voight-kampf testini), “insan hakları”ndan faydalanmalı.

    ama kölelerin alın teri üzerine kurulu bir imparatorlukta, ayrımcılığı ve istismarı korumak için en ufak bir bahane bile yeter. yine tarihe bakalım (bilimkurgulardan tam zevk almak için tarihsel bir perspektif çoğu zaman şart): insanlar, diğer insanlara bile o hakkı tanımamışlar. kendi grubundakiler ile grup dışındakiler arasındaki farkların, şartlardan değil de doğalarından kaynaklandığını kanıtlamak için uğraşmışlar. yunanlı filozoflar, barbarların ve kadınların demokrasiye uygun olmadığını anlatmışlar örneğin. fransız devrimcileri, mülk sahibi olmayan beyaz erkekleri de o dışlanmışlar listesine eklemişler.

    bir yapay zeka ne kadar zeki olursa olsun, yapay olduğu sürece dışlanacak, ekonomik istismara uğrayacak. film de diyor ki, “doğmuş olmak” bu ayrımı imkansızlaştırır. dolayısıyla köle düzenini yıkar, iç savaşa kadar gider.

    bu merkezi konu hakkında karakterlerin motivasyonları biraz karışık. hikayeyi karman çorman yapan nedenlerden biri bu. mesela polis şefi kadın, statükonun bekçisi. iç savaş yaşamaktansa, kendi de pek inanmadığı bu ayrımcılığın devam etmesinden yana. tamam bunu anladık. öyleyse, iyi adamların da statükoyu devirmek isteyeceğini tahmin ederiz. ama onlar bu durumu yıllardır gizli tutuyorlar, başkaldırılarını organize etmeyi bekliyorlar. peki esas “kötü adam” wallace? o da tam tersine, durumu açıklama ve yayma taraftarı. tüm androidler doğursun ki galaksiye kolayca yayılalım derdinde. ki wallace bir isyankar değil, statükonun simgesi, çünkü her şeye hakim bir şirketin başı. dolayısıyla ortada net bir zıtlık yok. seyirci de tarafları konumlandıramıyor.

    ***

    feminist bakış

    gelmişken bu doğurma işinin feminist okumasını da yapmak gerek. yeni dünya bir erkek dünyası. gördüğümüz tüm holografik reklamlar erkeklere yönelik mesela. (filmin kendisi kadın düşmanı değil elbet, zaten kadın karakterlerin çoğu güçlü…polis şefi, luv, fahişe, direniş lideri). piramidin tepesideki wallace, her şeyin sahibi, her şeyi yaratabiliyor, hayatı bile. elde edemediği tek güç, doğum, yani kadınlığın simgesi. sükunetinin altından sızan o nefretinin nedeni bu.

    ben bu tip okumalara çok kapılma taraftarı değilim. en basitinden, filmde doğup yapmış bir android var, ve bu wallace’ın öncülü tyrell’in yaratımı. yani kadının doğum gücüne zamanında bir erkek hakim olabilmiş. ikincisi, wallace’ın kızgınlığı kadınlara hükmedememesinden ziyade, insanlığın çok yavaş ilerlemesine yönelik. wallace bir “insancı” da değil, bilakis etrafı hep androidlerle çevrili, en güvendiği luv bir android. onlara “melek” diyor. insanlar ise onun önünü tıkayan vizyonsuz tipler.

    hatta wallace’ın kendisi de filmdeki “en robot” karakter. ses tonu, monotonluğu, kelime seçimlerindeki isabet hep buna işaret. wallace’ın geleceğinde “insanlık” denilen şey, aslında bir android uygarlığı. ideal dünya bir insan çöplüğü değil, bir melek krallığı.

    fakat bu uygarlığın ne değeri var? trilyonlarca androidin veya insanın olmasının ne değeri var? filmin sorduğu tek şey, androidlerin insana yakın olup olmamaları değil. çünkü insan olmak, otomatikman bir erdem değil.

    bu noktada, k’nin fedakarlığına dönelim. son kertede, joi ile arasında geçenlerin, her halükarda değerli olduğuna inanmayı seçti. bunu yapınca da, deckard ile kızının da değerli şeyler yaşayabilmelerini istedi ve kendini feda etti. yani insan gibi olmakla kalmadı, onu aştı. more human than human.

    tyrell’in bu sloganı, önceki paragraftaki soruların bağlamında yeni bir anlam kazanıyor: değerli olan şey homo sapiens olmak değil, k gibi davranabilmek. değişimini tamamlayabilmesi için, k’nin ölmesi gerekiyordu. tıpkı roy batty gibi. zaten k ölürken, arkada tears in rain çalması tesadüf değil.

    güzel bir kontrast yoluyla, k’nin inancı doğrulanıyor. karlar içindeki o uzun plan sahnelerden sonra, bir anda iç mekanda anı üreten kıza ve holografik kar tanelerine dönüyoruz. bu sahneyi ikinci kez görünce, daha önceki böcek sahnesi aklıma geldi: kız, yarattığı sanal böceklerle oynarken, k’nin eline gerçek bir arı konmuştu vegas’ta. hatta k bu hissiyatı daha yoğun yaşayabilmek için elini kovanın içine sokuyor.
    film önce bize bir sürpriz yaparak, k’nin “seçilmiş” falan olmadığını, “gerçek” olanın kız olduğunu söylemişti. ama şimdi diyor ki (bence tabii), yaşadığımız hayat ve yaptığımız seçimler bizim değerimizi belirler. k’yi kimse doğurmamış olabilir ama o bir hayat yaşadı, başkalarıyla bağ kurdu, gerçek kayıplar yaşadı ve sonunda mutluluğa neden oldu… asıl hayat, kar tanelerini hisseden k’inkiydi. tıpkı yağmur taneleri yüzüne düşen roy gibi, insandan daha insan olarak öldü.

    --- spoiler ---

    [yazının resimli-videolu hali medium'da veya benim blog'da. her zamanki gibi ikisi de reklamsız].