şükela:  tümü | bugün soru sor
  • tercüme-i ahvali şöyledir:

    "bugüne kadar, söyleyecek pek bir şeyi olmayan bu kadar çok insan, çok az kişiye hiç bu kadar çok şey söylememişti."
  • "never have so many people with so little to say said so much to so few." ile pek güzel özetlenmiş şey.
  • 10 yıldır yaptığım, zaman zaman iş hayatında başıma işler açmış olsa da inatla devam ettirdiğim, hala her bir yazı için ilkmişcesine heyecanlandığım aktivitedir.

    tek kişilik yayıncılık, bir nevi modern zamanlar don kişotluğu aslında.
  • yazılan birkaç paragrafı 20 kez okuyup 10 kez de değiştirerek en az 3 günde yayınlanabilir kıvama getiren biri için oldukça zor bir uğraştır.
  • o kadar şeyi üşenmeyip yazanlara inanılmaz derece gıpta ettiğim olay. şu yazıyı bile yazarken ben çok üşendim mesela. bir sürü şey yazacaktım en sade şekilde yazdım her zamanki gibi.
  • blogumu ilk açtığım zaman bundan iki sene öncesine tekabül ediyor. o zaman staj yaptığım yerde bütün gün boş oturmak ve zaman geçirebileceğim-sözlük de dahil olmak üzere- hemen her şeyin yasaklanmış olması aslında blogu açmış olma sebebi olarak ortaya çıktı.

    mesela ilk o beyaz sayfanın önüme açıldığı günü hatırlıyorum. hani istediğini anlatabilirsin, ne karşındaki insan tarafından anlaşılma kaygın var, ne bir konu kısıtın, ne karşındaki insanı yazmış olduğunu okumaya mecbur bırakıyorsun; tamamen tercihi, kendi özgürlüğüne ve karşındakinin tercihine saygı duyan bir sayfan var.

    anlatmak kimi insanlarda ihtiyaç şeklinde beliriyor mesela. belki yaşadıklarının güzelliğinin bilincinde olmasından, belki yaşadıklarının diğerlerinin yaşadıkları ile paralel şeyler olduğunu bilmesinden; insan insandan üstün ya hani, sen bir diğerinden üstünsün diğeri de senden, belki çözümleyemediği bir şeyde bir satıra takılıp kalacak aklı diğerinin. "acaba" yı düşünecek. hani gerçi kedinden de biliyorsun; bu şey gibi, "bir kitap okudum hayatım değişti." hayatının bir haftasını, taş çatladı bir ayını değiştirir ya adamın, sonra yine okur bildiğini.

    neyse konu dağıldı. ilk açtığım ayda blogu yirmi sekiz yazı yazmışım. sonradan sonraya blog hayatımın en büyük hatasını yaptım. blog adresimi kendi tanıdığım insanlarla paylaşmaktı bu. ondan sonra ise doğrudan bu bana ait sayfada özgürlüğümü kısıtladım, evet yazdıklarım, blog için çabam vs. gerçekten takdire şayandı ve takdir de edildim; fakat belki de dünya üzerinde dünyaya karşı kendimi en özgür hissettiğim, en hesapsız ifade ettiğim yerde kanatlarıma ket vurmak zorunda kaldım. söylediğiniz sözlerin pazarlığına daldığınız anda çünkü o işin büyüsü bozuluyor, belki de insanın kendi oluşturduğuna kedi elinden başka bir elin değmesi çıkarıyor o işi sizin kalıbınızdan.

    böyle işte. anlatmak istediklerim bittiği için değil anlatmak istediklerimin kimin ne şekilde etkileyeceğini bilmediğim için blogu açtığım aydaki yirmi sekiz yazılık özgürlüğüm, iki sene sonrası bu ay dörde indi.bu demek oluyor ki 6/7 insanları düşünüyorum, 6/7 insanlar için yaşıyorum, kalan 1/7lik dilim ise insanlardan arda kalan kadar anlatabildiklerim. yani benim.

    ilk yazımda dikkat çeker şekilde acemilik, yine de insanın kendi kendine bir şeyler anlatıyor, hafıza tazeliyor oluşunun getirdiği samimiyet var. son yazımda ise beni tanıyan, tanımayan onlarca insana hitap ediyorum; üslup tamamen değişmiş. siz siz olun özgürlüğünüzü kısıtlamayın bu alanda diyorum ama. tanıdığınız kimse bilmesin bu size münhasır alanınızı. kanatlarınıza insan ağırlıkları takılmasın.

    bir şey daha blog hakkında, sanırım yalnızlık sevk ediyor insanı yazılarına sadakat duymasına. yalnızlıktan kastım ise asla insan yokluğu değil, sadece en azından yazarken anlatmak istediklerinizin belki de anlaşacağını ümit ediyorsunuz. o yüzden bu var bu işte, bulunmayandan ümidi kesmeme. böyle bir şey işte blog yazmak, blogdan ziyade, yazı yazmak.

    en azından şu anda yüzlerce sayfa bir şeylerimi biriktirmiş olmanın mutluluğu var ama içimde. hani bu zamanı olmadık, boş bir şey yaparak da harcayabilirdim, en azından iyi kötü ortaya bir şey koymuş oldum. oluyorum. seviyorum ben blog yazmayı.
  • olm ya biri okur da ben oldugumu anlarsa diye insana paranoya yaptıran sey. ya da bu konuda yalnız olabilirim, bilemedim.
  • yazanı anlardım da okuyanı anlamazdım. "ben kimsenin blog'unu okumuyorum ki, kim benim blog'umu niye okusun?" diye sorardım. bir arkadaşım başımın etini yedi yıllarca "yaz yaz yaz" diye. önce kişisel bir blog yazıp olayı anlamaya çalıştım. yazmak benim için kolay da işin teknik kısımlarını, detaylarını çözmek zaman aldı az bir şey. tabi o blog'a sık sık yazamadım ama yazdığım kadarı içime sinmişti; "sonrasını kitap yaparım belki" diye yazmayı bıraktım bir zaman sonra.

    bu noktada daha spesifik bir konu seçmem gerektiğini fark ettim blog yazmak için. iyi bildiğim bir konu olmalıydı, birilerinin işini görecek bir şey olmalıydı ve özgün bir tarz yaratmalıydım. konuyu daraltmak izleyici kitlesini kısıtlayacaktı ama daha iyi yoğunlaşıp ihtiyacı olanlara, ilgi duyup sevenlere paris'i anlatmaya karar verdim. aslında gördüğüm tüm şehirleri de yazabilirdim ama o zaman konu dağılacaktı ve yazdıklarım sadece geçmiş zamanda kalıp dinamizmden yoksun olacaktı. bu nedenle sadece içinde yaşadığım şehri anlatmaya karar verdim.

    başladım yazmaya 2014 başında. ilk 3-4 ay her gün bir yazı yayınladım. yazmak kolay benim için. sayfalarca yazabilirim de okuyucuyu sıkmamak lazım. beni uğraştıran link vermeler oldu çünkü her yazı birbiriyle ilgili. bir de çektiğim resimlerin editlenmesi uğraştırıyor biraz. neyse, bir süre sonra hafta sonlarını tatil ilan ettim, haftada beş yazı iyidir. sonra yavaş yavaş google'da çıkmaya başladı blog. misal google'da "marais bölgesi" diye search ediyorsun ikinci sırada çıkıyor filan, insan sevindirik oluyor.

    başlarda günde 10 yazım okunuyor diye seviniyordum, sonra 500'ün altı olunca üzülmeye başladım. tabi o da az belki ama benim hedefim 100'dü. o hedef çoktan geçildi.

    tabi tek blog yetmiyor. facebook sayfası lazım, twitter lazım, instagram lazım. onlarla ilgilenmek yoruyor biraz. başka platformlarda da olmak lazım da şimdilik bu kadarı yeter.

    blog yazıp para kazanmak gibi bir hedefim hiç olmadı ama bu blog sayesinde çok düzgün insanlara ulaşabileceğime inanıyordum; ki öyle de oldu. bu konuda çok şanslıydım her zamanki gibi.

    bir şeyler yazmak, yazdıklarının birilerinin işine yaraması müthiş bir duygu. her yazı tüm detaylarıyla 2-3 saatimi alsa da 2014 sonuna kadar düzenli olarak yazmayı hedefliyorum. 2015'e girerken de "n'apıyorum ben?" diye oturup düşünürüm artık...

    sonuçta milyonlarca web sitesinden birisin. çok da abartmaya gerek yok. yazıyorsun, keyif alıyorsun; hepsi bu.

    *
  • insanlar kendini konuşarak anlatamıyor ya da ciddiye alınmıyor. günlük tarzındaki bloglar bu açığı kapatmaktaki en büyük oluşum. ukalalar yazın dilinde daha törpülüdür her zaman. blog yazmak bu günlerde kendini anlatabilmenin bir diğer yolu.
  • başlangıç aşamasında hevesinizi baltalayan insanlara kulak tıkamanızı gerektirecek eylem.

    bir gün sinirlenip sözlüğe yazmayı bırakma, emek verdiğim bütün entrylerimi başka platforma taşıma, yenilerini de artık oraya yazma kararı almıştım.
    çünkü ben yazmak zorundayım. bu ekşi olmak zorunda değil, ama yazmak zorundayım.
    buranın en güzel tarafı etkileşimli olması ama olmuyorsa da olmaz diye düşünmüştüm, sonra lafımı yedim; geri geldim o ayrı.

    neyse o dönemde bir blog açıp bu güdümü orda doyurayım diye düşündüm. heves kırıcılarla da o zaman tanıştım. ama ben bu işe ticaret ya da ünlü olma amaçlı kalkışmamıştım ki. yani duymak istediklerim sadece zor taraflar değildi.
    ben biraz destek istemiştim, bir kişi her zaman yaptığı gibi beni destekledi; josef k nereye maria puder oraya.
    yazıları taşımama ve redakteye yardım etmeyi teklif etti, kendisine tekrar çok teşekkür ederim.
    ama bir çok kişi hevesimi kaçırmaya, baltalamaya çalıştı.

    “ eğer seni bu mutlu edecekse, yaz tabii ki.”
    “ kimse okumazsa sen okursun, yaz tabii ki.”
    “ kimse okumazsa ben okurum, yaz tabii ki.”
    “ hiç olmadı, günlük gibi kullanırsın, yaz tabii ki.” diyenler bir elin parmağını geçmezken,

    “ o dönem geçti, bence hiç uğraşma.”
    “ kimse okumaz ki, bence hiç uğraşma.”
    “ üç gün sonra sıkılırsın, bence hiç uğraşma.”
    “ zor bir iş, hevesin kaçar, bence hiç uğraşma.” diyenler çoktu.

    geleneksel kültürel kodlarımız mı çalışıyor acaba burda da? ya da her şey faydacı olmak zorunda mı?
    eğer bana somut bir getirisi yok ise - ki bunun bence var.- o zaman yapmamalı mıydım?

    benzer tepkileri satranç kulübüne yazıldığımda da almıştım; ben fransızca öğrenmek istiyorum dediğimde de.
    “kimle oynayacaksın ki satranç?”
    “fransızcayı nerde konuşacaksın, kaç kere gideceksin ki fransa’ya? daha çok kullanabileceğin bir dil öğren bence.”
    onun fonetiğini seviyorum ya ben, fayda aramıyorum.
    satranç tahtasına mal mal bakmayı seviyorum, fayda aramıyorum.

    eğer bize gözle görülür, elle tutulur fayda vermiyorsa, para kazandırmıyorsa, ölçülebilir bir katma değeri yoksa yaptığımız ya da yapmak istediğimiz şeyler bir çok insan tarafından gereksiz görülüyor.
    bana blogger olma iddiasındaymışım gibi davrandılar.
    şuursuz muyum? farkındalığım bu kadar mı düşük?
    hayır değil.

    ben sadece söyleyecek derdimi söyleyecek bir yerim olsun istiyorum. herkes küçükken ağacın tepesinde bir ağaç evi olsun ister.
    işte büyüyünce de bir kuytumuz olsun istemek buna benziyor. kimse okumasa ben okurum, sonra içinde uyurum. kim görecek, kim bilecek?