şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • tom waits'in blue valentines ile biten 1978'de cikan albumu.
  • albumün aynı adlı parçası.. kırmızı şarap ve mum ışığı eşliğinde dinlenmesi tavsiye olunur..

    sözleri şöyledir :

    she sends me blue valentines
    all the way from philadelphia
    to mark the anniversary
    of someone that i used to be
    and it feels just like theres
    a warrant out for my arrest
    got me checkin in my rearview mirror
    and i'm always on the run
    thats why i changed my name
    and i didn't think you'd ever find me here

    to send me blue valentines
    like half forgotten dreams
    like a pebble in my shoe
    as i walk these streets
    and the ghost of your memory
    is the thistle in the kiss
    and the burgler that can break a roses neck
    it's the tatooed broken promise
    that i hide beneath my sleeve
    and i see you every time i turn my back

    she sends me blue valentines
    though i try to remain at large
    they're insisting that our love
    must have a eulogy
    why do i save all of this madness
    in the nightstand drawer
    there to haunt upon my shoulders
    baby i know
    i'd be luckier to walk around everywhere i go
    with a blind and broken heart
    that sleeps beneath my lapel

    she sends me my blue valentines
    to remind me of my cardinal sin
    i can never wash the guilt
    or get these bloodstains off my handa
    and it takes a lot of whiskey
    to take this nightmares go away
    and i cut my bleedin heart out every nite
    and i die a little more on each st. valentines day
    remember that i promised i would
    write you...
    these blue valentines
    blue valentines
    blue valentines
  • gitar solosunun insanı bir milyon ayrı ruh haline sokabildiği,tom waits'in en üst seviyedeki performanslarından birini gösterdiği kırmızı şarap şarkısı
  • dmi.gov.tr : istanbul için hava durumu
    en düşük 6 en yüksek 10
    çok bulutlu belki yağmurlu
    tamda ayakkabıdakı çakıl gibi bir gün
    tüm veriler uygun
    tüm renkler beton grisi ve tuğla kırmızısı

    böyle bir günün içinden geçen şarkıdır.
  • 'sevgililer günü'ne kavramsal olarak değil de gerçekten canı yandığı için gıcık olanlara birebir şarkıdır, ancak sözlerinde de belirtildiği gibi o kabusları defetmek için kırmızı şaraptan ziyade viski gerekir.
  • sanki çok eski bir tanıdığınızmış gibi, bu şarkı. yıllar sonra karşılaşıyorsunuz. biraz yaşlanmış; ama hiç değişmemiş. hala aynı.
  • aldığı nc-17 sınıflandırmasıyla iyice meraklanmama yol açan film. yani öyle 500 days of summer ve eternal sunshine of the spotless mind masumiyetinde bir film beklemek hata olur. r bile değil, nc-17. filmin yapımcısı ve ryan gosling filmde cinsel sahnenelerin çok olmadığı, ama filmde işlenen fikirlerin sınıflandırma kurulunca rahatsız edici bulunduğu açıklamasını yaptılar. elbette ki sınıflandırmayı r'ye çekip biraz daha seyirci elde edebilmeyi umuyorlar. bense nc-17 sınıfı bir indie film izleyeceğim için seviniyorum. başroldeki ryan gosling de cabası, ki james mcavoy ve jake gyllenhaal ile birlikte döneminin en iyi oyuncusu kendisi (hatta tüm zamanlara oynayacak bir potansiyeli var)

    brokeback mountain güzellerinden michelle williams bu filmde gosling ile, anne hathaway de bir başka r sınıfı indie romantik komedi olan love and other drugs'da jake gyllenhaal ile birlikte oynuyor. bu sezonun iki güzel filmi muhtemelen ülkemize ancak festivaller aracılığıyla uğrayacaktır. isimleri akılda tutup kovalamakta fayda var.
  • belki 10. afm uluslararası bağımsız filmler festivaline gelir* izleriz diyorum, çünkü vizyona girme ihtimalini düşük görüyorum. girse bile en az 1 sene rötar yapar en az.
    edit: o kadar beklememize gerek kalmadı. uluslararası randevu istanbul film festivali sayesinde izleyeceğiz.
  • beni çok etkileyen bir afişe sahip, sabırsızlandığım film. ryan gosling'i nicedir severim ve michelle williams dawson's creek'ten bu yana fazlasıyla güzel evrilerek favori bayan oyuncular listeme aday adayı olmayı başardı. fakat ne yazık ki, filmin türkiye'de gösterilip gösterilmeyeceği henüz belli bile değil. o yüzden umut ediyorum ki !f 2011'e gelse keşke.

    fragmanı da çok güzel.
  • o kadar gerçek bir film ki öncelikle bunu belirtmeliyim. sanki sinema salonunda filmi izlemedim, yanı başımda ayrılmasınlar diye, bir şekilde evliliklerini kurtarabilsinler diye dramlarına şahitlik ettim iki arkadaşımın. o kadar bizden, içimizden ve o kadar film gibi değil ki…

    öncelikle natalie portman’ın black swan’da ki performansını çok ama çok beğensem de kendisi ve film hakkında sinemada izlemeden herhangi bir yorum yapmak istemediğime karar verdim. fakat michelle williams ile aynı kategoride aday oldukları için söylemek istiyorum ki, michelle williams altından kalkması gerçekten zor bir rolü muazzam bir başarıyla üstlenmiş. bize yansıttığı psikoloji kesinlikle her baba yiğidin harcı değil. o yüzden içimden minik bir ses michelle williams da alabilir, altın küre, hatta keşke alsa demiyor değil…ama böyle şirin indie bir filmle alamayacağını biliyorum.

    ryan gosling’e söylecek çok fazla bir şey yok. çünkü adamım müthiş. çok aşık gördük, çok aşık izledik ama seni böylesine aşık ve sonuna kadar yaşamaya hevesli görmek için can atıyordum sevgili ryan ve onca yaygara kopardığıma değmiş. oyunculuğu için söylenecek pek lafım yok, ama ha olur da leo di caprio inception’da ki rolüyle ryan gosling’in bu filmde ki oyunculuğuna rağmen ödül alırsa çok ama çok yazık olur. bir de colin firth var tabii ama henüz the king’s speech izlemedim, bilmiyorum o yüzden. fakat ryan gosling bu filmde canlandırdığı karakter ile favorim, belirtmeden filme dalmak istemedim.

    şimdi filme balıklama atlıyorum. elbette spoiler içerir.

    film de birbirlerine çılgıncasına âşık olmuş bir çiftimiz var. dean ve cindy. onların arasında yaşananı görünce direkt stereotypeı yapıştırabilirsiniz. ya işte ne güzel seviyorlar birbirlerini, her şeyi yaparlar birbirleri için. oha sadece sevmek yeter, happily ever after, ve falan ve filan.

    ama aziz dostum, keşke hayat bu kadar kolay olsaydı, keşke ama keşke sevmek yetseydi. ama yetmiyor işte. cindy’nin hayatı istediği yönde dolu dizgin ilerlerken, dean yerinde saymaya devam ediyor. onun bu yerinde sayması, bir süre sonra cindy’i içten içe kemirmeye başlıyor. oysa ki cindy büyükannesine aşk nedir diye sorduğunda aldığı cevap dean idi. çünkü dean’di ona kendisi gibi hissettiren, ona farklılığını ve özel oluşunu hissettiren, koşulsuz güvenebildiği herif oydu.

    ama iki insanın hayatı yaşayış biçimi bir nokta da kesişmeyince aşk içinden çıkılmaz bir hal alıyor. iyi anlamda değil, çok ama çok kötü bir anlamda. bir yandan delicesine sevdiğin herifi aslında birlikte yaşamak istediğin adam o olmamasına rağmen bırakamıyorsun, diğer bir yandan bırakmazsan senin hayatında onunla beraber pathetic bir hale bürünecek.

    filmin değerini gözümde kat be kat arttıran şeylerden biri de, dean’in cindy için yaptığı fedakarlıkları izlerken -mesela dövülmesi ya da kendinden olmayan çocuğuna babalık etmesi gibi- aslında daha büyük fedakarlığı yapanın içten içe cindy oluşunu filmin bize anlatmasıydı. kıyaslamak istemiyorum ama, kadın hayatını bir anlamda feda etmiş ve olmadığı bir insan gibi yaşamaya çalışmış bir süre.

    filmin beni çılgınlar gibi etkileyeceğini biliyordum. çünkü, asla ama asla sevgiliniz olamayacağını bildiğiniz, hayatınızı hiçbir zaman paylaşamayacağınız, çünkü yaşam formu size hiç ama hiç uymayan birine, deliler gibi aşık olabiliyorsunuz.

    cindy denedi, ve ben de olmayacağını bir kez daha görmüş oldum böylelikle.

    bu filmi izleyin, mutlaka ama mutlaka izleyin.

    bırakın kopsun içinizden bir şeyler.

    ayrıca filmin bana en büyük hediyesi de pat benatar’ın we belong’u oldu.

    başarılı bir başka kritiği için: http://www.newyorker.com/…03/110103crci_cinema_lane