şükela:  tümü | bugün soru sor
  • bunun bir de yeni yapımı vardır. the good thief. ama bob le flambeur onu on kere cebinden çıkarır kanımca.
  • üstad jean-pierre melville'in sonradan inci gibi dizeceği başyapıtlarının habercisidir bob le flambeur. bir yandan fransız yeni dalgasının gelişini muştularken, diğer yandan bir ustanın doğuşunu haber verir. melville'in üçüncü uzun metrajıdır ve ilk karakteristik filmidir belki de.

    kahramanımız bob, hapisten çıkalı uzun zaman olmuş, tatlı tatlı yaşıyor, barbutunu atıyor, kazanıyor kaybediyor, aynasız dostlarının da uyarılarını dikkate alarak beladan itinayla uzak duruyor. lakin büyük vurgun şansı kucağına geldiğinde, kaçırmak istemiyor, doğası gereği...

    roger duchesne'in bob'daki janti performansının üzerine, isabelle corey'in güzelliğini ekle, film zaten şahane çekilmiş; al işte sana bildiğin başyapıt.

    neil jordan da boş herif deil tabi, yeniden çevrim işine giriyorsa vardır bir bildiği...
  • misal aynı yıl çekilen the killing gibi dikkat çekici bir kurgusu yoktur ama anlatımı melville'in kendine has tarzının ipuçlarını kolayca ele verir. her ne kadar bir soygun filmi olsa da daha çok karakter draması şeklinde ilerler; filmin ilk dakikaları bob'un nasıl sevilen, saygı duyulan, prensip sahibi biri olduğunu öğreniriz. sonra bob'un yüz ifadesi de oldukça karakteristiktir; daha sonra clint eastwood'la ünlenen ifadesiz bakışlar, bir poker suratı...

    çeşitli kaynaklarda yeni dalganın başlangıç filmi olarak da geçiyor, kaldı ki öyle olmasa bile ocean's eleven, hard eight gibi filmler kumarbaz bob'a çok şey borçlu. hadi onu geçelim jean pierre melville'in adı yeter.
  • micheal mann'ın en çok etkilendiği film.
  • yönetmenin son dönem filmlerinin aksine, daha sıcak, daha içselleştirilebilir ve daha konuşkan bir baş karakter var. rahat yaşayan, vakti zamanında dünyalıgını yapmış bu bey amca kumar tutkusu sebebiyle dara düşüyor ve işte klasik son vurgun olayına giriyor, gerisi pek klasik degil. soygun filmi olmasına ragmen soygun oldukca arka planda. daha cok bob le flambeur un nası taşaklı bi adam oldugunu görüyor ve onaylıyoruz. eğlenceli diyaloglar da tuz biber. yeme, yanında yat.
  • filmin tema müziği:
    jo boyer & eddie barclay - bob le flambeur

    edit: güncelleme
  • soygun filmi diye geçiyor ama tam olarak soygun filmi denemez. zira soygunun bahsi film başladıktan ancak 30-40 dakika sonra geçiyor. ondan sonrası plan-program ama gene de soygun filmlerindeki gerilimi (soyabilecekler mi, yakalanacaklar mı, bob'a ne olacak?) tam olarak içinde barındırdığı söylenemez. daha çok karakter draması ve kumar tutkusu. bob'un kumar aşkı, soygundan daha fazla önplanda. haliyle bence stanley kubrick'in the killing'i veya rififi kadar iyi bir soygun filmi olduğunu düşünmüyorum. şüphesiz dört dörtlük bir film soygun filmi olarak ele almazsak. roger duchesne'in bob rolündeki performansı ise çok iyi. filmin ondan sonra en dikkat çeken ismi femme fatale'e hayat veren isabelle corey. güzelliği ile büyülüyor corey. keza yattığı hiçbir erkeği önemsemeyen anne karakterindeki performansı da iyiydi. neticede jean-pierre melville'in en iyi filmlerinden bir tanesi bob le flambeur.

    spoiler

    (başarılı olamayan soygundan sonra (devrim gibi yolda kalmıştır soygun) bob ve hayatta kalan arkadaşı tutuklanırlar. araca bindirilirler. bob'un polis arkadaşı bob'a tavsiyelerde bulunur.)

    dedektif: suça niyet ve teşebbüsün cezası beş yıldan başlar. ama iyi bir avukatla bu süreyi üçe indirebilirsin.
    bob'un arkadaşı: daha da iyi bir avukatla suça niyetin olmadığını ispatlayarak beraat kararı da aldırabilirsin.
    bob: hatta belki en iyi avukatlardan birini tutarak verilen rahatsızlık için ben dava açarım.

    spoiler
  • "mükemmel soygun planı" türünde gerçekten zamanına göre iyi filmdir. bir the killing değildir ama olsun yine de karakterleri bakımından daha iyidir. bir defa bob sahiden sağlam bir karakterdir. zamanında çeşitli suçlara bulaşmış usta bir kumarbaz olmasına rağmen karizmatik ve yardımsever kişiliği sayesinde çevresinde pek çok dostu vardır. daha fazla filme dair detaya girmeyeceğim ama oyunculuklar biraz daha iyi olsa çok daha sağlam olacakmış.

    bu arada paul thomas anderson'un hard eight ya da "sydney" olarak bilinen filmi bundan epey esinlenmiştir.

    edit: imla.
  • önümüzdeki salı akşamı; işimden ayrıldığım günün akşamı izlemeyi planlıyorum. bir de ağaca tüneyen baron'u aldım. yeni taktiğim iki alakasız kültürü birbirine karıştırarak yeni bi duygu bulmak. çünkü arıyorum. şöyle yapacağım yani. bob le flambeur'u tekrar tekrar izleyeceğim. günlerce. bu sırada, aralarda ağaca tüneyen baron'u okuyacağım. sonra birbirlerine birşeyler yansıtacağım. belki duyguyu güçlendirmek için bir şarkı arayıp beğeneceğim. anlatırım.