şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • evlenmeye karar vermekten daha zor oldugu asikar.
    insanin aklina dustuyse sayet, buyuyen de bir fikir. cunku bir sey bozulmaya baslarsa, bu her seyin aslinda sonunda curuyecegini de anlatir ayni zamanda.
    mesele o curumenin icinde curumemek.
    evet zor. hatta zordan da zor. hayat kisa gibi gorunse de, degil.
    goz acip kapayincaya kadar gecirdiginizi dusundugunuz iste o hayat sizsiniz aslinda. ve icinde, bir tek guzel ani bulundurmadan.
    mutsuz evlilik erkegi bilmem de, yani gozlemleyemedim. kadini olgunlastiriyor.
    surekli, alternatif uretiyorsunuz. daha iyi, daha saglikli olabilmek adina.
    aci olansa butun bu carelerin ilerleme yerine, yerinde saymaya donusmesi galiba.
    sonra hoop 20 sene gecmis.
    hayat oyle milyonlarca mutsuz ani olmus yasaminizda.
    avukatim tek bir cevabimi bekliyor dava icin.
    onumuzdeki hafta o cevabi verecegim.
    evet korkuyorum her seyden. hayattan, cirkinliklerden, pisman olmaktan. 3. sayfa haberlerinde bir kadin olmaktan. gelecekten.
    ama, 20 sene sonra, korktuklarim icin pisman olmaktan korktugum kadar degil.
    hayat kisa ve kuslar ucuyor mu gormek istiyorum.
    bana sans dileyin..
  • korkunç bir başarısızlık hissi getiriyor beraberinde..

    bir otelde tatildeyim şu an. elli tane çift var etrafımda. algıda seçicilik dedikleri bu mu, yoksa şu ülkenin tüm mutlu insanları bu tatil beldesinde mi toplandı gerçekten merak ediyorum.

    6.5 yaşındaki kızım bile en sevdiği erkek arkadaşıyla el ele yürüyor. 20lik gençler göz göze oturuyor. çocuklu aileler reklam filmlerinden fırlamış gibi mutlu. 80lik çiftler bile diz dize, ilk günkü aşkla bakıyorlar birbirlerine..

    çok kıskanç bir insan değilimdir ama her bir gözeneğimden kıskançlık fışkırıyor şu an. bu yanlış ata oynamışlık hissi öldüğüm güne kadar kambur olacak sırtımda.

    yeniden sevsem birini, geçmişim hep uçan bir balon gibi elimde olacak, başımın üstünde dalgalanacak. daha önce evlenmemiş olsa sevdiğim adam, klasik türkiye gerçeği, istenmeyen gelin olacağım. kızım var, en düzgün gördüğüm adamı bile elli kere sorgulayacağım.. binlerce yalan söylenmiş bir insan olduğum için, karşımdaki "allah bir" dese bile artık inanmayacağım..

    telefonumda beni aldatan, maddi manevi dolandıran, kendime güvenimi elimden alan ama çocuğumun babası olması sıfatıyla nadiren de olsa görüşmek zorunda olduğum bir adam, "şerefsiz köpek" ismiyle kayıtlı ve ben o şerefsizin bizi getirdiği noktanın, bu enkaz gibi boşanmanın altında tüm ağırlığımla eziliyorum. onun dağıttığı hayatımın faturasını hem kendime, hem hayatımdakilere kesiyorum.

    aylarca çalıştığım bir sınavdan kalmışım gibi, saatlerce uğraştığım yemeği fırında yakmışım gibi, iş yerinde önemli bir sunumu yüzüme gözüme bulaştırmışım gibi başarısız, yenik, mahcup hissediyorum..
  • sabah erkenden geldi. gece uyku tutmamış, o da yola çıkmaya karar vermiş.

    birlikte kahvaltı yaptık. konuştuk. düğünde takılan altınlardan kalanları falan pay ettik.

    pırlantaları bozdurmak için aldığımız kuyumcuya gittik.

    birlikte aldığımız evin kredisini kapatmış, ipoteğini kaldırmamıştık. bankaya gittik, ipotek fekki için başvurduk.

    adliyeye gittik sonra. 1. aile mahkemesinin önünde yan yana oturduk.

    avukatın kızı rahatsızlanmış, ortağı geldi. "karşı taraf burada mı?" diye sordu bana. "yanımda ya işte," dedim. şaşırdı.

    dava 15 dakika falan sürdü. her ne kadar sakin olmaya çalışsak da şaşkınlığımızdan temyizden feragat etmeyi unuttuk, o yüzden ilamı ancak 15 gün içinde alabileceğiz. avukat da şaşırmış olacak ki o da böyle bir talebimiz olup olmadığını sormayı akıl edemedi. adliyeden çıkarken hala, "sizi, nasıl ayrıldığınızı sağda solda anlatıcam haberiniz olsun," diyordu.

    emlakçıya gidip evin anahtarlarını verdik evi satsın diye.

    şimdi ben ona "karşı taraf" diyorum, o da bana "davacı"...

    hayırlısı olsun...
  • hey ki hey dünyanın en güçlü insanıydım ben.

    elden gidiyor farkediyordum ama güçsüzlüğümü de farkediyordum.
    sanki o benden uzaklaştıkça engellemiyordum. çünkü yakınlaşmasına benim değil onun karar vermesini istiyordum. artık ikna etmeyecektim. ne düşünürse ne yapmak isterse nasıl algılarsa beni ve evliliğimizi. bıraktım ve bir gün dedik konuşalım. görünmez savaşın adını koyalım. ve kabul ettik ikimiz birden yenilgiyi. halbuki zafer kazanacaktık tek tek.

    boşanmak
    heyt ki hey bir de dünya tatlısı en güzel yaşında şirin kızınız varken.
    aşk şarkıları dinlemek istiyorum, kızım geliyor "ne dinliyonnn". ağlıyorum hemen öncesinde kulaklığı ona verip uzaklaşarak.

    boşanmak hiç kavga etmeden. ama öğrenin insanlar garip gelecek ama söylediklerim, bizim ilişkimiz kavga ederken değil artık kavga bile etmeyince bitti. artık umudu kestik artık tartışmak istemiyorduk artık sırt sırta uyuyorduk artık kendine çay koyarken ona sormak aklına gelmiyordu. artık birisi sigarayı bırakınca öbürü eskisinden daha fazla içiyordu. artık biri spora koşmaya başlayınca diğeri yürümeye bile çıkmıyordu. artık biri kitap okumak isterse öbürü film açıyordu. öbürü de film açarsa diğeri müzik açıyordu.

    ama biteceğini anladığımız ve bunu konuştuğumuz gün. bir birimiz gitti yorganların altında ağladı saatlerce, bir birimiz. ağlayamadığımız anlarda gittik birbirimizin sırtını okşadık başını okşadık. geçecek dedik ağlama dedik. ama biribirimize sarılarak ağlayamadık. ağıtımız tek kişilikti üzüntümüz çift

    gözyaşlarımız kurudu. ama geri dönüş yok artık. dik durmalıyız kızımız var bizim. dünya tatlısı hep oynamak hep müzik dinlemek dans etmek bebeklerine yeni isimler bulup oynamak isteyen. her yaptığı resimde 3 kişi olan.

    neden üzgün üzgün bakıyorsun diye sıkıştırdı anneyi, gitti gözlerini yalamaya kalktı. küçük bir köpek yavrusu gibi. dayanacağız. direneceğiz.

    hey ki hey dünyanın en güçlü insanıydım ben. şimdi kızım dediğinde ağlıyorum. eşim dediğinde ağlıyorum.
    işyerinde nasıl da zor köşe bucakım insanlardan. dokundu biri abi nasılsın diye daha kötü salıverdim.

    heyt ki hey dünyanın en sağlam insanıydım ben.
    bir anda yanlız kalmış ve hep kalacağından korkan birisi gibi duvara yaslandım. düşmemeye çalışıyorum.

    ayrılırken övgüler dizdik birbirimize. dedi ki, kavga ettik suraa ettik kırdık birbirimizi ama tek bir günüm de huzursuz hissetmedim kendimi. güvendeydim dedi. çok uzağımıza taşınma dedi. huzursuz olmayı özlemişti, birisinin heyecanlandırmasını, sıçsın birileri ağzıma dedi.

    bende uçursun birisi beni dedim, çoşkuyla planlar yapalım köşe bucak gezelim evde oturmayalım beraber filmler izleyelim beraber defterler yazalım dedim. ben iki kişi olmayı özledim dedim.

    o bana boş boş baktı ben ona.
    garip aslında 10 yılda hiç değişmedik biz. 10 yıl önceki huyumuz suyumuz aynı. ama demek ki hep bişileri farklı olsun istemişiz.

    heyt ki hey boşanıyoruz. iki kişi güzel değiliz ama üç kişi çok eğleniyorduk. üç kişi dans ederdik üç kişi havuçlu kek yapardık üç kişi parklarda kovalamaca oynardık. boşanıyoruz ama 3 kişiden birden ayrılmak çok geliyor bana.

    annem geç gelecek mi baba? gelmeyecek artık kızım.
    babam geç gelecek mi anne? gelmeyecek artık kızım.

    dilerim kızım annen de, baban da mutlu insanlar olurlar ve sana diğerinin gelmediği gecelerin hesabını, bedelini rahat rahat ödeyebilirler.
  • hangi sebep ve hangi şartlar altında olursa olsun bu olayın yıkıcılığı hiçbir şeye benzemiyor.

    biz tanıştığımızda ben istanbul'da o ankara'da yaşıyordu. uzun süre bu ilişkiyi böyle sürdürdük, aslında epey başarılıydık uzak mesafe ilişkisinde. gel zaman git zaman ben ankara'ya taşınmaya karar verdim kendi alanımla ilgili iş aradım aylarca, başvurmadığım yer kalmadı baktım olmuyor "aşk için ölmeli aşk o zaman aşk" dedim ve onca emek verdiğim kariyerimi, mevkimi hiçe sayıp istifa ettim... (her türlü aptal, salak vs. hakaretinizi başımla beraber kabul ediyorum)
    geldim ankara'ya iş yok güç yok, ev tuttuk ettik ve ben 1 sene işsiz kaldım. nasıl zor ve dayanılmaz bir hal aldı biliyor musunuz? bilemezsiniz.
    pişman olsam sevdiğim kadına ihanet etmiş gibi hissediyordum, olmasam hayatım kaymış da umursamıyormuşum gibi olmak beni kendime karşı suçlu hissettiriyordu. ve tabii ailem ağızlarıyla demeseler de bakışlarıyla "aferin sana ne güzel sürünüyorsun öyle bir kız için" diyorlardı.
    neyse ama allah var eşim o zamanlar bana çok destek oldu ki zaten ondan bu desteği göremesem kafayı yerdim. gel zaman git zaman iş buldum, akabinde hemen isteme, nişan vs. derken bir anda evlilik hazırlıkları başladı.
    dillere destan çok güzel bir düğünümüz oldu.
    düğünümüz oldu ve her şey başladı, o an başladı, ilk günden...
    şöyle düşünün; aynı evin içinde biri rusça biri de ispanyolca konuşan iki insan, ikisi de birbirlerinin lisanından anlamıyor, birisi rusça soruyor diğeri ispanyolca cevaplıyor yani ne muhatabı soruyu anlıyor ne de soran cevabını anlıyor.
    asla gün yüzü göremedik, asla mutlu olamadık, diş macununu ortadan sıkma muhabbeti var ya hah işte o bile bizim tartışmalarımızın yanında çok makul bir sebep kalır.
    evlilik terapisine gittik, ailelerimiz defalarca kez konuştu bizimle ve sonuç olarak hep şöyle diyorlardı; "çocuklar sizin ciddi bir sorununuz yok, en güzel yıllarınızı boş yere didişerek heba ediyorsunuz"
    evet öyle görünüyordu ve fakat bunun öyle olmadığını çok sonra anladım.
    ciddi sorun nedir? mesela ben çok zengin ve seküler bir ailenin çocuğuyumdur, eşim fakir ve kökten dinci bir ailenin kızıdır, ben ilkokul mezunu bir kasiyerimdir eşim akademisyendir.
    hani arada somut ve ilişkileri zedeleyecek farklar vardır bu sorundur. aşılır mı? elbette aşılır...
    peki ya ne aşılamaz? aynı dili konuşan ama birbirini anlamayan insanların sorunu aşılamaz.
    bunu anlamam zaman aldı ve aile meclisine dönüp şöyle dedim; "yanılıyorsunuz o kadar hakikatli bir sorunumuz var ki bizim, bunu aşmak mümkün olmadı ve görünen o ki olmayacak da" detaylarını da burada yazdığım gibi anlattım, hepsi hak vermek durumda kaldı.
    neyse o malum geceye gelelim, yine eften püften bir mesele için tartışıyorduk ben tartışırken çok dikkat ederim kırıp dökmemeye, tartışma bitince unutulmayacak şeyler söylemezdim ama eşim...
    ağzına ne gelirse söyler, beni mahvederdi, o gece yine tartıştık ve beni o kadar kırdı, o kadar yıktı ki, "ben gidiyorum, sana da bu lafların ağırlığını ve bensizliği bırakıyorum" dedim.
    inanmadı, tepki vermedi, blöf sanıyordu.
    sonuçta ben onun için her şeyi bırakıp göç etmiştim bu şehre nereye gidiyor olabilirdim ki?
    10 gün süresince toparlandım, toparlandım derken sadece kitaplarım, birkaç kişisel eşya ve kıyafetlerimi aldım. ev tuttum, içine eşya aldım ve o gün geldi çattı.
    sabah erkenden kalktım nakliyeciler de gelmişti, eşim şok içinde bana bakıyor, ağlıyor, yapma etme diyor, sözler verip yeminler ediyor.
    bense geri dönüşü olmayacak o kurşunu sıkmıştım artık.
    taşındım içim yana yana, ciğerim sökülürcesine.
    onsuz bir evde ilk gecem kabus gibiydi.
    bomboş ev, bilmediğim bir semt, herkes her şey yabancı, bir başıma kalakaldım öyle.
    o ilk gece var ya o ilk gece, çok büyük bir kaza geçirip tüm hafızam silinse o ilk gecenin acısını yine unutamam.
    hemen yasal işlemleri başlattım, çünkü bu sürüncemede bırakılacak ve kararsız davranılacak bir mesele değildi. anlaşmalı boşanma olacaktı.
    dava günü ben tek başıma geldim, o ailesiyle, hepsi de beni çok sever, selamladılar hal hatır sordular, herkes ruh gibi, benim gözlerim uykusuzluktan çökmüş, bir ayda 9 kilo vermişim hepsi suratıma acır gibi baktı. halası dayanamadı ve; "şu hayatta gördüğüm en güzel çifttiniz, öyle güzel bir şeyi yok ediyorsunuz ki buna şahit olmak beni mahvediyor" hani gelin vazgeçin bu saçmalıktan dercesine haykırıyor kadın. sonra orada ne kadar kadın akraba varsa ağlamaya başladı, eşime göz ucuyla baktım hıçkırıklarına hakim olmaya çalışıyor.
    mübaşir çağırdı bizi girdik içeri, hakim hemen sordu "söylemek istediğiniz bir şey var mı?" diye eşim usul usul ağlayarak kafasını salladı yok der gibi, ben de "yok hakim bey" dedim. sonra birkaç laf etti oraları hatırlamıyorum.
    gerçekten hatırlamıyorum, o an kalbim iki değirmen taşının arasına sıkışmış bir buğday tanesiydi, böyle bir ezilme, böyle bir acı olamazdı.
    ama oldu, aman yarabbi bu nasıl bir acı, bu ne çaresizlik.
    kalsan olmaz, gitsen ölüm. ve ben o kurşunu sıkmıştım bir kere. gittim.
    ardımda bir enkaz ve bir daha asla eskisi gibi olmayacağım bir ben bıraktım.
    boşanan insanlar ağır hasar kayıtlı arabalar gibidir, bir daha asla eskisi gibi olmaz.
    airbagleriniz patlamıştır, kaputunuz değişmiştir, şasi işlem görmüştür.
    sevdiklerine kaldıramayacağı laflar etmeyin, kendinize de ettirmeyin.
    en öfkeli anınızda dahi kendinizi frenleyin, yoksa böyle yanık ciğer kokusu kaplar etrafı.
    bu da benim hikayem sözlük.
  • debe editi : beğenenlere ve entry altında olumlu ya da olumsuz kıymetli yorumlarını yapanlara teşekkür ediyorum. her yorum kıymetli çünkü deliler gibi boşanıyoruz artık ve bir çözüm bulmalıyız. bir yerlerde kadınlar ve erkekler olarak sanki başka yerlere evrildik. aramızdaki mesafelerin kapanması dileğiyle, sevgiyle kalın.

    2 yıllık evliliğim boyunca çok kez girdiğim başlık.

    benim gibi niceleri olduğuna da eminim. hani derler ya “en kötü karar, kararsızlıktan iyidir” diye, işte o kararsızlığın en güzel örneği buraya girip yazılanları okumak.

    ne kadar batılı olduğumu düşünsem de evlilik kurumuna hep doğulu bir gözle bakmışımdır. benim anlayışımda bir taraf diğerine aldatma, şiddet ve benzeri bir hainlik yapmadıkça, evlilik bitmemeli. bu bakış açısı tabi ki süper doğru değil. ama işte paris doğumlu değiliz ne yazık ki. öyle büyüdük bir çoğumuz. eğer bir erkek, düzgün bir işi varsa, eşini aldatmıyorsa, ona şiddet uygulamıyorsa, iyi bir kocaydı eskiden. aynı şekilde bir kadının evinin yemeğini ve temizliğini yapması, iyi bir eş olması için yeterdi. artık bir şeyler oldu. birbirimize yetemiyoruz.

    erkek olduğum için biraz kadınlara sallayacağım kusura bakmayın. aldatma, şiddet gibi olaylarda hep sizin tarafınızdayım bunu bilin. ama işin diğer tarafına baktığımızda, biraz fazla şey istemiyor musunuz bizden? biz modern erkekler, babalarımızın bir çok kötü huyundan kurtulduk. şiddeti bıraktık. aldatmayı bıraktık. ev işlerinde ve çocuk konusunda eşimize yardım etmeye başladık. eski sert yapıyı yumuşattık. yani biz babalarımızdan daha iyi bir koca olduk. peki siz annelerinizden daha iyi bir eş olabildiniz mi? bu soruyu, bunu okuyan tüm kadınlar lütfen sorsun kendine.

    oysa annenizden daha iyi eğitim aldınız. annenizin gençliğinde hayal bile edemeyeceği hayatları yaşadınız. büyük ihtimal ondan daha çok kitap okudunuz. daha çok gezdiniz. toplum için daha kaliteli bir birey oldunuz. peki bu birey olma durumu, sizi daha bencil birisi yapmış olabilir mi? evliliğin ihtiyacı olan naiflik sizde eksik olabilir mi?

    her modern kadın kötü eş değil tabi. fakat ilginçtir ki yukarıda belirttiğim kriterlere göre iyi bir eş olan kadınlar, hep kendilerini anlamayan, duyarsız kocalardan şikayet ediyorlar. gerçekten de etrafımda da çok görmüşümdür, kocasını mutlu etmek için deli divane olan kadınlar ve bu kadınlara eski model olup sert davranan kocalar. acaba bu kocasını mutlu etmek için uğraşan kadınların, kocası tam da istediği gibi olsaydı, bu uğraşı verirler miydi? yoksa o koca için de başka beklentilere girip yine mutsuz olup mutsuz eder miydi?

    sonuç olarak gelmek istediğim şu: kadınlar evlilikten hep daha fazlasını istiyor. daha fazlasını isteyip olmadığı için mutsuz olmayan kadın görmedim. diyelim ki eşinin maddi durumu iyi, duyarlılığı yüksek, aldatmıyor, şiddet uygulamıyor. diyor ki “mutfakta yardım et”. tamam ediyorsun. ama bu ona yetmiyor. sonra “temizlikte yardım et”. tamam. sonra? “ya bir yurtdışı tatili yapamadık”. onu da yapsan başkası geliyor. “doğumgünümde dışarıda bir yemek yiyebilirdik.” eninde sonunda bitmeyen bir beklenti ile savaşıyorsunuz.

    işe böyle bakınca, çok iyi bir koca olmamakla eleştirdiğimiz babamıza çok kızamıyoruz. kısacası kadınlar; biz babamızdan daha iyi bir koca olduk, ama siz annenizden daha iyi bir eş olamadınız. daha iyi bir birey oldunuz sadece. bu nedenle erkek arkadaşlara sözüm şu ki çok da iyi bir koca olma kaygınız olmasın. zira bunun kadının gözünde hiçbir değeri yok.

    bir örnekle yazımı bitireyim. az önce kavga ettiğim karım, kumandayı, cep telefonunu sağa sola fırlattı. sonra yatak odasına gitti. yastığı alıp geri geldi ve yastığı başıma fırlattı. sizce benim ona vurabileceğimi düşünseydi, bunları yapar mıydı? tüm bu abuk sabuk hareketleri yapıyor çünkü asla böyle bir şey yapmayacağımdan çok emin.

    iyi bir koca olmak için kendisini eğitmiş bir evli erkekten sevgilerle.

    edit: son cümledeki bir sıfat, anlam karmaşası yarattığı için çıkartıldı.
  • acımasız olduğu kadar gerçekçi bir kelime.
    boş oluyorsun, sade kabuk kalıyorsun geriye. içi boş bir kabuk ne işe yarar ki? ceviz olsan atarlar hemen çöpe.

    biz ilk önce evleri ayırdık.
    bir kendimi bir de kızımı alıp çıktım o evden. soranlara bunu söylüyorum hep, aslında o da aynını yaptı, bir kendini alıp çıktı.
    öyle karar verdik çünkü, bize mutluluk vermeyen, bize uğurlu gelmeyen eşyaları ne o ne de ben alamadık.
    çok gerekli bir kaç parça dışında üst baş bile kaldı o evde. sanırım ikimiz de yenilenmek istedik, maddiyat elverdiğince.
    sonra duruşma günü geldi. yön bulma hususunda tam bir kör tavuk gibiyim. kaybolurum hemen. izmir'de iken erkek kardeşimi hatay'dan aşağı mithatpaşa yönünde sahile indirmek isterken önce betonyol'a çıkarmış, sonra da madem çıktık hadi yeşildere'den karşıyaka'ya amcamlara gidelim diye kandırmaya çalışmışlığım vardır. alt üst, sağ sol yok bende, bunu bildiğinden telefonda bana adliyenin yerini o kadar mükemmel tarif etmişti ki elimle koysam bu kadar rahat bulamazdım.
    anlaşmalıydık zaten, uzun sürmeyecekti.
    sonra bitti mahkememiz. çıktık. adliyenin kantine gittik, "gel." dedi, "sana bir çay ısmarlayayım."
    "tamam" dedim, "tatlılar benden o zaman."
    en azından cuma namazlarına gitmesini çok isterdim hep. annemin babamı hazırladığı gibi cuma vakti onu hazırlamak namaza, çok isterdim. hiç nasip olmadı, onu tanıdığımdan itibaren bir kere bile gitmedi cuma namazına. namaz bu, allah ile kul arasında, ses etmemiştim; ama bilirdi üzüldüğümü. geçen cuma namaza gitmiş ve ikimiz için çok dua etmiş, onu söyledi. güldü sonra. "bak, demek senleyken imanım elden gitmiş, senden ayrılacağım için nasıl imana geldim görüyorsun. namaza bile başladım." dedi. beraber güldük, komikti gerçekten de. "sırtında da kaşıntı başlamıştır senin." dedim, anlamadı. "yoo, başlamadı." dedi. "benden ayrılıyorsun ya, kanatların da çıkacaktır. melaike oluyorsun. kaşınıyordur sırtın, dikkat et." dedim.
    iyice güldük. hep böyleydi zaten aramızdaki. bir atışma, bir altta kalmama, bir takılma birbirimize.
    gülerdik ama, hep gülerdik birbirimize. ben ona daha çok gülerdim; çünkü hiç hazırcevap değildim. hep alt ederdi beni. komiğime giderdi. bir de haklı da olurdu, inkar etmek yerine gülmek daha kolayıma gelirdi, gülerdim. zaten bizim evin delisi bendim.
    sonra tatlılar yendi, çaylar içildi, sigaralar söndürüldü. kalktık.
    birden anladım ben, boşanmayı isteyen ben olduğum halde, birden anladım. artık bitmişti.
    kendimi yokladım, pişman mıydım?
    hayır, değildim.
    mutlu değildim, kendi mutsuzluğumda onu da eritmiştim.
    biz birbirini ilk görüşte seven, iki zıt karakterdik.
    yedik bitirdik, sevgimizi.
    dünyanın en güzel şeyini, bizi yani, harcadık.
    pişman da olmadık bundan. geri adım da atmadık.
    çok güvendik karşı taraftakine, seviliyoruz nasılsa dedik.

    ama sevgi sorunları çözmüyor.

    şimdi evlendi.
    duyuyorum ki, çok da mutluymuş. ben de mutlu oluyorum.
    o beni, ben onu mutlu edemedik birlikteyken.
    ayrılığa adım atarak, ona mutluluk için şans vermişim demek ki.
    benimle konuşmuyor, eşi istemiyormuş.
    haklı olabilir. ben anlamıyorum bu mantığı; ama haklı olabilir. kendi tercihi.
    yeter ki mutlu olsun.

    yeniden evlenmeden bir ay kadar önce, kızla ilgili bir şey için buluşmuş çay içiyorduk. evleneceğini biliyordum; ama ilk kez akıl danıştı benden. kadının beni kıskandığından bahsetti, kendisinin nasıl davranacağını bilemediğinden.
    "benden esirgediğin ne varsa ona yap, mutlu olursun." dedim.
    "bir de ailenle fazla yüz göz etme eşini, her şey çözülür." dedim.

    söylediğimi yapmış. ne güzel, şu dünyada biri de benim sayemde mutlu olsun artık.
    mutlu da olsun zaten, o mutlu olsun ki kızımız da mutlu olsun.
    içim o kadar rahat ki, o kadar tüketmişiz ki sevgimizi.

    ..............................

    eski eşim denmesinden hoşlanmıyorum. eski eş nedir yahu, ne kadar kırıcı bir kelime öbeği, her iki taraf için de öyle. kendisinden bahsederken artık, kızımızın babası diyordum. böyle deyince insanlar, hâlâ unutamadığımı söylüyorlar. öyle değil aslında, kızımız değil mi zaten? yalan mı yani?
    yorum yapmaya meraklı insanlar her yerde.
    soğuk bir "kızın babası" diyorum, mesele kapanıyor.

    o da illa anlatmam gerekirse.
    yoksa ben kimseye anlatmıyorum onu.

    çünkü içi boş bir kabuk gibi kocaman bir kelime var aramızda. boşandık biz.
    o öyle mutlu, ben böyle.

    ekleme: ayrılalı 12 yıl olmuş bile. başlarda insan kendini basarısız zannediyor. hiç ilgisi yok oysa, aksine her şey insan için. hele de benim gibi boşanmayı isteyen tarafsanız zaman içinde unutuyorsunuz bile.
  • ortaokuldan beri tanıdığım, yıllarca yediğimiz, içtiğimizin ayrı olmadığı bir arkadaşım var. ortaokul, lise ve üniversitede hep birlikteydik. çok büyük yokluk içinde büyüdü. bir yıl boyunca aynı kıyafeti giydiğini bilirim. ayakkabıları yırtık olurdu. dış görünüş olarak çirkin diye nitelendirilen bir arkadaştı. üstüne bir de kekemeydi. çok zor hayatı vardı. ailesi de yokluk içinde, elleri nasır tutmuş köylülerdi. evlerini, ailesini görseniz gözleriniz dolar.,

    özgüveni ve benlik saygısı çok düşüktü. restoranda yemek söylemeye, otobüste bir kızın yanına oturmaya korkardı. restoranda çatalını yere düşürdüğü için yerin dibine girdiğini hatırlıyorum. onu açmak için birlikteyken çok saçma sapan şeyler yapardım. sokakta bağırarak dans ederdim. otobüste gidip tanımadığım bir kızla konuşmaya başlardım. restoranda garsonu sürekli çağırıp bir şeyler isterdim. o isteyemezdi çünkü. ona hep şunu söylerdim: muhtemelen bu insanlar seni bir daha görmeyecek, seni de tanımıyorlar. o yüzden rahat ol. belki yöntemlerim tartışılabilir ama uğraşıyordum en azından.

    neyse, bu arkadaşım azimle çalıştı. türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birinde genetik mühendisliği bölümünü bursla okudu. çok yüksek ortalamayla mezun oldu. ardından da bursla yurtdışına yüksek lisans için gitti. doktora için üniversite zorladı, maaşa bağladı onu. doktorasını da yaptı.

    üniversite okurken bir arkadaşı vardı. sevgili değil, normal arkadaş. tanırdım, haberdardım. bu çocuk yurtdışına gidince, iyi paralar kazanmaya başlayınca bu kız buna yürümeye başladı. çocuk da sevdi, evlendiler.

    bir süre normaldi her şey. sonra kız çocuğu aşağılamaya başladı. kekemeliğiyle, dış görünüşüyle ilgili dalga geçmeler, ailesine çemkirmeler. ezip geçiyordu çocuğu. elbette tek taraflı dinlemedim. kızın da haklı olduğu konular vardı ama bu, çocuğu ailesinden, dış görünüşünden, kekemelesinden dolayı aşağılayabileceği anlamına gelmemeliydi.

    neyse, uzatmayayım. bunların çocuğu oldu ve bir süre sonra boşanmaya karar verdiler. işte zurnanın zırt dediği yer burası. kadının daha önce türkiye'de aldığı ve evlendiğinde kredi ödemesine devam ettiği ev vardı. çocuk evlendiklerinde bu borcu ödedi. kendilerine ev aldılar. maddi durumları iyi bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı.

    kadın buna, yurtdışındaki evi bana ver bu iş huzur içinde çözülsün demiş. bu gariban da tamam demiş. sonra bana anlattı olayı. vazgeçirdim, sakın verme. neden verecekmişsin dedim. vermedi.

    kadın çirkefleşmeye başladı. gidip polise darp şikayetinde bulundu. batıda bu konuları ne kadar ciddiye aldıklarını bilirsiniz. ant içmişti, çocuğun hayatını karartacaktı. iş yerine gidip arkadaşlarının yanında onu rezil etmeler mi dersin, evin içinde küfürler, hakaretler mi dersin. bu çocuğa, kendimden daha çok güvenirim. asla el kaldıracak biri değil. garibanın önde gideni. kafasına vur, ekmeğini al tarzında birisi.

    çok çirkeflikler yaptı çocuğa. hayatını çok zorlaştırdı. sonuç itibariyle mahkeme türkiye'deki eve yapılan ödemeleri ve oradaki evi de dikkate aldığında kızın çocuğa ödeme yapması gerektiğine hükmetti. kız tüydü hemen türkiye'ye. avukat parasını da bizimkine geçirerek tüydü.

    çocuğunu göstermemeye başladı. gidip polise fetöcü diye ihbar etti. ki türkiye'ye gelip çocuğunu göremesin. cezalandırıyordu aklınca. sonuç olarak çocuk aklandı darp olayından, kuruş para da vermedi. ama çok zor süreçlerden geçti.

    tabii sonradan öğreniyoruz ki kızın ailesi ve yakınları bu işi meslek haline getirmiş. evlen, çocuk yap, boşan. sonra nafakayla keyif sür.
    bu çocuğa bunları yapan birisi iflah olmaz. o kadar temiz ve gariban bir çocuk. umarım herkes iyilerle karşılaşır.

    şimdi o arkadaşım, güzeller güzeli, nahif ve merhametli bir kızla evlendi. dünyalar kadar mutluyum onun için. herkesten çok haketti bunu. sevincin sevincim, kederin kederimdir güzel dostum. yolun açık olsun.
  • 1 yıl önce bugün saat 10'daydı duruşma. evleri önceden ayırmamıza, onsuz yaşamaya alışmaya başlamasam bile o gece uyku tutmadığı için erkenden kalktım. yürüyerek adliyeye gittim o gelmemişti daha. oturdum 5 dakika sonra o geldi yanıma oturdu. hiçbir şey demedi, demedim. ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. sonra kalktı yanımdan. 2 saate kadar diğer davaları bekledik. çıkanları inceledim. kimisi oh be diyordu, kimisi sinirli, kimisi öfkeli. kimisi avukatlarıyla konuşuyorlardı. bence evlenmeden önce gidip görülmesi gereken bir yer. neler yaşandı acaba o evliliklerde? bize sıra geldi isimlerimiz okundu. girdik hakim dilekçeyi okudu ikimize de sordu "boşanmak istiyor musunuz?" diye "evet" dedik. "mal talep etmiyor musun?" diye sordu bana hayır dedim bir daha sordu içimden uzatma diyorum hakime çünkü ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. kimsenin yüzüne bakmıyorum, görsünler istemiyorum. hayır diyorum ve imzaları atıyoruz, çıkıyoruz. 10 dakika... merdivenlerden inerken elini kaldırıyo sadece gözleri yaşlı hiçbir şey demiyor. kafamı sallıyorum ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. ayrı kapılardan çıkıp gidiyoruz. ve bir daha görmüyorum aynı şehirde olmamıza rağmen görmüyorum.

    bu kadar kolay biten bir evliliği zor atlattım, severek boşanmak diye bir şey de varmış. yine de ne olursa olsun çirkinleşmemek için uğraşan insanları sevin. anlaşır ya da anlaşamazsınız bu çok normal ama o mahkeme koridorunda görüyorsunuz birbirine bağıranlar, sevinenler, öfkelenenler. sessizce çekip gidecek kadar saygıyı yitirmeyecek insanlar sevin.

    edit: geçen sene bu entry yazmıştım, paylaşmamış kenarda tutmuştum. şimdi düşünüyorum da ne kadar iyi niyetliymişim. beni en zor anımda terk eden bi adamı hiç zorlamamıştım nafaka, tazminat ya da boşanma konusunda. sonrasında ise ağzımı açıp tek bir kelime bile anlatmamıştım insanlara ama geçenlerde ortak arkadaşların onun benim hakkımda başkalarına "psikolojik sorunları vardı o yüzden boşandım" dediğini söylediler. evet bunu 2 sene sonra öğrendim çünkü ilgilenmiyordum onunla, ortak arkadaşları da tesadüfen öğrendim. hamileyken bebeğini kaybetmiş bir insan olarak evet o zamanlar psikolojik olarak kötüydüm doğru ama bunu boşanma sebebi olarak anlatması aslında ne kadar karaktersiz bir insan olduğunu gösteriyor ama ben hâlâ saf gibi iyi niyetimle geçen sene neler yazmışım. bu da bana ders olsun, bu entry kenarda da durmasın ki gördükçe hatırlayayım.
  • evladımdan ayrı geçirdiğim her anın sebebi.
    bizimki benimle tanıştıktan 5.5 sene, evlendikten 2 sene sonra 7 senedir görüşmediği "bir başkasının" derdine düştü.

    daha önce adamdan bahsettiği kulağıma gelmişti ama hem konduramadim hem de yoğun "kadınlar kendi aralarında eskilerden bahseder yeaaaa" bombardımanıyla kendimi gözlemci moda aldım.
    çok istedim yapmamasını ama yaptı. duyduğumda mesajlarını okuyana kadar kendimi yalanlarına inandırmaya da çalıştım. ama bir akşam beni görünce telefonunu attığını görüp telefonunu karıştırdim ve mesajlaşmalarini okudum.

    artık tutunacak hiçbir dalım kalmamıştı bu evliliğe dair.
    ertesi gün protokol hazırladık ve dün boşandık.
    1 dakika sürdü. sormadı bile emin misiniz? diye. halbu ki facebook kapatırken bile sebebi yazmak gerekirdi. neden diye.
    eşim, pardon eski eşim, orada ağladı. bense eşyalarımı aldıktan sonra dışarıda ağladım. sonra neden boşandigimi hatırlatmam gerekti kendime bu ruh halinden çıkmak için.

    boşanmak tüm hayallerin, hayatın, ortak paydanin, yaşanmışlıkların bir anda yok olması belki ama o zaten her şeyi yok etmişti okudugum mesajlarıyla. bir başkasıyla... çocuğumuz sütten kesileli bir sene bile geçmeden...

    şimdi bombok uyanıyorum sabahlara. aldatmayın arkadaşlar. aldatmayın. hayatta tek gayesi ailesinin mutluluğu olan adamları/kadınları, bir anda ailesizlige, gayesizlige itiyorsunuz.

    arka planda müslüm gürses nilüfer çalıyor şu an. çok hatasına nilüfer ve sevgisizligine kalbimi verdim ben de ne yazık ki. kalp orada kaldı ben yoluma devam ettim. geri veremez aldıklarını...

    artık yürüyen bir ölü gibiyim. paramı harcıyorum kendime mutlu etmiyor. çok beğeniyorum bir şeyi alıyorum mutlu etmiyor. öyle alışmışım ki o parayı hep ailem için biriktirmeye o kadar uzun zamandır sadece bu mutlu etmiş ki beni. tek başıma yaptığım hiçbir şey mutlu etmiyor. bir adama/kadına bunu yaşatmak, en basit tabiriyle cinayettir.

    ben yaşamaya devam edeceğim. çok mutlu da olacağım belki. hatta muhteşem bir hayatım da olacak çoğuna göre belki. ama ben bunu tercih etmedim ki? kim her sabaha çocuğundan ayrı uyanmayı ister? haftada iki gün babalık mi olur?

    kısaca boşanmak, hele hele benim yaşadığım surecle boşanmak belki de bir daha dirilmemek üzere her gün yeniden ölmek gibi bir süreç.