şükela:  tümü | bugün
  • merak ediyorum, buranın esnafı kadar aç gözlü, doyumsuz, yılışık bir esnaf kitlesi ülkede, kıtada, yer yüzünde var mıdır?

    burada her şey kalitesiz ama pahalı. kıytırık yamuk yumuk eski bir otel odasına 500tl çekiyor herifler. neymiş, sabah reçelli meçelli kahvaltı vereceklermiş. kıyamam...

    pansiyonlar dar, dökük, yemekler kötü, balık yemeye-rakı içmeye kalksan hakkını verecek meze yapan yok, hepsi kalitesiz, şaraplar fena değil ama herif tadım için para almaya başlamış. iki fincan şarap tadımına 15 tl isteniyor, vay arkadaş. (hala yasa/mevzuat öyle diyen var. okumanız mı yok arkadaş? konu yasal düzenleme değil. 15 liraya iki yudum şarap tattırılması ve bunun satın alınan şaraptan bile düşülmemesi.)

    bir de her köşede "bozcaada bilmemnecisi" var. yok meşhur bozcaada reçeli, bozcaada kurabiyesi, bozcaada eriği, bozcaada toprağı, bozcaada peyniri, bozcaada boku püsürü. he karşına çıkan insan seni nasıl soyup söğüşleyebileceğine bakıyor.

    bir de tuhaftır hala daha "saçlarımı rüzgarına versem, sokaklarında kedi kovalasam, şarap içip sokaklarında gezinsem" diyen istanbul zekalılar var. olm sokaklarında gezinirken kolun başkasına çarpıyor lan. romantizminiz batsın..
  • "tanri, insanlarin uzun omurlu olmalari icin bozcaada'yi yaratmis"
    demis herodot
  • şimdi buraya yazı yazarak komik bir çelişki içine giriyorum. burda 68 entry görünce içim titredi. bozcaada, kimsenin var olduğunu dahi bilmesini istemediğim bir yer. 3 yaşımdan beri yazın giderim ve itiraf etmem gerekir ki artık gitmeye, nasıl değiştiğini görmeye korkuyorum. param olsa bütün adayı alır, tek bir çivi çaktırmam.

    kendine has ağzı, (vaaamış, geemişim) ve adadaki insanların genişliğinden, hayata bakışlarının rahatlığından dolayı da, gerçekten huzurlu bir yerdir bozcaada. illada bahsetmek istiyorum, inanılmaz insanlar yaşar adada, örneğin artis gibi. (gerçek adı bu mu bilmiyorum, dünyanın en güçlü + naif adamı, cüssesinden hiç beklenmiycek ağırlıkları kaldırabilir ve hatırlıyabildiğim kadarıyla çok cüzii paralara çalışır).

    ben hayal meyal hatırlıyorum adanın 80'li yıllarını, ama 60'lı yıllarından da, dinlediğim kadarıyla bahsediveriyim. adadaki ilk yazlık evler benim bildiğim kadarıyla "7 evler" diye bilinen ve mağaraya benziyen (hehehe) taş yapılar. bu evler yapılırken, ya da yapılmadan önce, "7 evler" sakinlerinden, sulubahçe - kasaba yolunu gerçekten katır sırtında geçen insanlar tanıyorum, bu da o zamanlar adanın nasıl bir yer olduğunu kafanızda daha iyi canlandırabilir umarım. bir de yazlıktaki herkesin 81'de diana ve charles'ın düğününü görmek için ayazmanın tepesine, televizyon bulunan bir restorana (boruzan sanırım) gidişleri anlatılır (alet siyah-beyazdı allah bilir). gene dedemin anlattığına göre o zamanlar adada sadece bir tane station wagon anadol taksi varmış, geri vitesi bozuk olduğu için de manevra kabiliyeti epey sınırlıymış.

    neyse gelelim 80'lerin ortalarına ki, ben bişeyler hatılıyabiliyim. adanın güneyine, sulubahçe, ayazma cıvarına daha elektrik gelmemiş, gaz lambaları sabahtan dolduruluyo, buzdolapları tüplü. televizyon yok, özel radyo olmadığı, bozcaada allahın unuttuğu bir yer olduğu için, trt fm bile yok, sadece uzun dalga yunanistan yayınları, bbc world service dinlenebiliyo, belki trt uzun dalga yayınları da dinlenebiliyodur... vahitin yeri henüz açılmamış, ya da beyaz bir karavandan ibaret, ayazma plajı şimdi belki kışın bile olmadığı, olamadığı kadar boş, hatta bomboş, bir tane şezlong, bir tane şemsiye bile yok! iğde ağaçları güdük, alabildiğine top top kekik dolu geniş araziler ve vahşi, el değmemiş doğa var, arada da, püfür püfür esen rüzgarda hışırdıyan bağlar ve buz gibi bir deniz... evet evet denizi kesinlikle hayatımda girdiğim, en soğuk deniz. (kasıla kasıla titriye titriye 3 - 5 dakikada giriliyo). gece 5 kilometrelik alanda bir tane bile sokak lambası olmadığı, evdeki gaz lambalarının ışığı da bi halt aydınlatmadığı için, gökyüzünde ne var ne yok görülürdü ki, bunun ne kadar muhteşem bişey olduğunu gerçekten anlatamam! biz de (bacak kadardık), hareket eden uçakları, veya uyduları görüp, "ufoooooo!!! ufoo gördüüüükk!!" diye koşardık (haklıyız aslında), elimizde de uc buyuk pille calisan metalik gri el feneri* vardı. adada o dönem hiç bir aktivite olmamasına karşın (şimdi az da olsa var, korkarım giderek artıyo da) hayatımda en eğlendiğim yerdir bozcaada. yine o zamanlar adaya araba vapuru da yoktu. ulaşım iki tane araba alabilicek şekilde modifiye edilmiş motorla sağlanırdı. bunlardan bir tanesi necdet kaptanındı ve az çok feribota benziyen motoru 4 araba alırdı. diğer motorun adı yakar'dı ve tasvir etmekte zorlanıcağım, ama olabilicek en iğreti şekilde 2 araba alırdı ki, bir seferinde dalgalarla boğuşurken arabaların denizin dibini boyladığı anlatılır, ne kadar doğrudur bilemem. sonraları, binilmesi yine oldukça zor olan çıkartma gemileriyle ulaşım sağlanmaya başlandı. bu gemiler askeri araçlara göre dizayn edildiği için, arabalar altını vururdu, millet küfrederdi, ben de sevinirdim!

    gelin görün ki, yakın zamanda adaya feribot seferleri başladı, adanın yolları genişletildi; mesela ayazmanın tepesine gelirken 3 şerite çıkan* bir asfalt "köy yolu" var. şimdi adada trafik var, trafik polisi bile var! bir bozcaada trendi aldı yürüdü, millet gelip kah ara sokaklarında, kah batı fenerinin yanına yapılan rüzgar türbinlerinin önünde klip çekiyo, filmler çevriliyo. eskiden doğru dürüst yolu olmayan batı feneri'ne dümdüz yol açıldı. gerçi evet, rüzgarda dönen devasa pervaneler adaya ürkütücü, gizemli bir hava veriyolar, ama işte... dalga geçmiyorum, bazen kabuslar görüyorum; 10 katlı apartmanlar dikilmiş oluyo sulubahçe'den ayazma'ya kadar.

    ...neler hatırladım, enid blyton'un afacan beşler romanlarında bazen bu 5'ler allahın unuttuğu bir yerde tatile giderler muthiş vakit geçirirlerdi. işte bozcaada da gizli ada gibi, ya da miço'nun adası gibiydi... bir gizemi, bir ruhu vardı.

    bir de bozcaada'da hayatinda ilk defa aşık olmak* vardır ki, ona hiç deyinmiycem, ne şanslı adamım haberiniz yok.

    sonuçta rezalet bir yerdir bozcaada, gitmeye hayatta değmez + bence hepimiz silelim entrylerimizi, ben ssg'ye de rica ediyim, birisi entry yazmak isterse bozcaada'nın altına; "böyle bir yer yok ki" tadında bir mesaj çıkartsın, sevaptır...

    (dayanamadım...

    illa ki giderseniz, fırtınalı bir gecede, gökte şimşekler çakarken, geceliğin hala karanlık kalabilmiş olan batı feneri cıvarında, pervanelerin dönerken çıkardığı seslerin altında fazıl say nazım dinliyerek hayatınızın en muhteşem anlarından bir tanesini yaşıyabilirsiniz... {bir de yanınızda sevdicek olsun})
  • son on yılda her gidenin dilinden düşürmediği adadır, her gidene "hı hı, evet çok güzeldir bozcaada." diyerek gülümsediğim ama içimi oldukça acıtan adadır.

    on yıl kadar kısa bir sürede tatilcisinden yetkilisine, işletmecisinden yatırımcısına el birliği ile içine ettiğiniz adadır. hepiniz bu yeni eseriniz için her türlü sohbet ortamında övünebilirsiniz.

    çekirge sürüleri gibi ülkenin dört bir yanını istila eden sizler yokken ada çöplüğü bu kadar büyümemişti. şimdi tepeleme doldu, gün batımı pek güzelmiş, yanınızda bir şişe şarap ve iki kadeh götürmeyi unutmayın.

    sizler yokken adada plastik torba kullanmak yasaktı. şimdi her yer plastik masa, sandalye, kapı, pencere doldu. istanbul'dan, izmir'den gelip kare örtüler, dantelli çarşaflar serince saklanmıyor ki bazı şeyler... kapıya iki nostaljik figür, bir demet kuru çiçek takmakla değişmiyor zihniyetler.

    sizler yokken ada kedileri daha zayıftı belki ama şehir trafiğinde gibi kullandığınız arabalarınızın altında kalma ihtimalleri daha da zayıftı.

    sizler yokken sabahın erken vaktinde uyandıran, bağlardan dönen ya da bağlara giden traktörlerin gürültüsüydü, ezan ve çan sesleriydi. akşamları ise kapı önlerinde toplanan yaşlı rum teyzelerinin mırıldanmalarıydı. şimdi limandan denize özgür çığlıklar atan sarhoş gençler duyuluyor, korna sesleriniz kulağı tırmalıyor, bir zamanlar aylarca yengeçler hariç kimsenin ayak basmadığı ayazma'da "oh oh burayı da katlettik" kahkahaları duyuluyor. ne kadar içten esse de rüzgar artık sesleri alıp götürmüyor.

    sizler yokken evler hep birbirine benzerdi, anlamsız yüksekliklerde inşaatlara izin verilmezdi. adalıların parası yoktu ki zaten, kime neyi beğendireceklerdi? şimdi bastırdığınız çil çil paralarla alternatif hayat süreceğim diye adanın kendine has havası kirletiyorsunuz, yaz boyunca hava atmak için 1,5 günlüğüne adaya yığılıp güya "dinlenip" dönüyorsunuz. üstelik "yenilendim" falan diye övünüyorsunuz.

    sizler yokken manzaralı oda gerekliliği yoktu, kimse duvarında kafasına göre pencere açmazdı. koz otel kapalı ise şarap mahzenlerine atılan yataklarda uyur, güne sarhoş başlardınız. şimdi tüketmeye odaklanmış halinizle güne mide bulantısı hediye ediyorsunuz.

    sizler yokken adalılar adalı olmayanı, adada toprağı olsa da orada yaz kadar kışı yaşamayanı sevmezdi. şimdi adanın sizlerin de yerleşmesiyle oluşan yeni nesli size bayılıyor. limanda bikiniyle mayoyla dolaşıyor, "ay valla aynı avrupa gibi" diyip gülüşüyorsunuz. bağırarak konuşuyor, "ada halkı uyan bak anakaradan it kopuk değil belirli bir entelektüel birikimi olan, büyük şehirde çalışan (özellikle genç kadınlarmış en çok giden) ama bir yanıyla doğa tutkunu bizler geldi kazıklasana ne duruyorsun" diye haykırıyorsunuz.

    sizler yokken el emeği göz nuru incik boncuk satacağım diye saçma sapan pazarlar kurulmaz, çarpık çurpuk, birbirinden farklı şemsiyeler altında pazarlıklar yapılmaz, kaldırımlar işgal edilmezdi. limandaki basket sahasına dört ayağı farklı yükseklikte sandalyeler yerleştirilir, erkekler çamlık'taki (sadece yemek saatlerinde restoran olan) açıkhava kahvehanede toplanır, kadınlar tahta iskemlelerde çekirdek çitler, sahanın ortasında koşuşturan çocukları seyrederdi. ya aralarına katılır ya da yürüyüşe çıkardınız, adanın gece eğlencesi buydu, gündüz zaten miskin, ne yaparsan yap fark etmezdi...

    sizler yokken feribot biletleri önceden alınmaz, uzun kuruklar oluşmaz, tatilci nefsinde ömür tüketilmezdi. ikinci dünya savaşından kalma çıkarma gemisine sığan birkaç arabadan biri seninki ise şanslıydın, yoksa geyikli iskelesinde kamp yapan ailelerle sohbet ederek ya da kışsa soğuktan korunmaya arabanın içine sinerek yakar kaptan'ın gemisinin saatler süren dönüşünü beklerdin. ıssız iskelede manzarayla ömür uzatırdın.

    sizler yokken soğuk içecek, soğuk su, hatta su bulmak bile zordu. ama zaten gerek de yoktu. sabahları sıcak simit ve çay ile çamlık'ta kahvaltı yapmak, öğlenleri ayazma'ya hazırlanan atıştırmalıklar, geceleri limandaki tek restoranda balık, karides, kalamar, istakoz yemek yeterdi midede festivale. rakıya nasılsa su bulunurdu. şimdi tek cümle ile; adada mado dondurmanın ne işi var ulan? almasanıza kapansın.

    sizler yokken bağlardan kimse (olmamış) üzümü yüklemezdi bagajına. bağ bozumu sonrası kalan üzümlerden verir adalılar zaten, "bize yetiyor çürümesin toplayın istediğiniz kadar" derler. mevsiminde değilsen toplamasana.

    sizler yokken adanın tek bir muhasebecisi (kendisi geceleri tek restoranın şef garsonuydu aynı zamanda), tek bir börekçisi, tek bir motosikleti vardı. şimdi... neyse ki hala ilk feribotla gelen gazetelere kuyruk oluyor...

    sizler yokken ada yaşlıydı, ben genç. şimdi sayenizde ada genç, ben yaşlı.
  • kendisiyle ilgili bir anımı anlatayım,

    bisiklet ile marmara-ege dolaşırken, buraya da uğrayalım dedik. "ya bisikletleyiz, taa istanbullardan geldik, öğrenciyiz bik bik..." şeklinde ağlayarak para vermeden feribot ile geçtik.
    ada'ya vardık, süper şirin görünüyor falan... kamplı ilerliyoruz bu arada, çadırımız var yanımızda. ada'ya girdikten sonra iki tane takım elbiseli adam;

    "hoşgeldiniz, yolculuk nereden?" diyerek, samimiyetle karşılıyor bizi. "ulan" diyoruz, "ne güzel insanı, sıcacık..."

    kısaca özetleyip, kalacak yer soruyoruz kendilerine, ayazma sahildeki ada camping'e yönlendiriyorlar. çadır için tek uygun yer orasıymış. e malum, pansiyonlar pahalı, ki biz gittiğimizde nisan'dı; daha sezon bile açılmamış... hava da çok soğuk bir de, herkes diyor ki, ayazma'nın rüzgarı fena, çadırda kıçınız donar. merkez yine o kadar rüzgarlı değil, uygun yer bulsak hemen atacağız çadırları...

    neyse bu iki abiyle konuştuktan sonra, karşılıklı teşekkür edip ayrılıyoruz.
    bilen bilir, adaya girişte karakolun sol tarafında büyük bir bahçe içerisinde bulunan bir ev vardır. 10 metre kadar ilerledikten sonra arkadan sesleniyorum:

    -ya pardon, (büyük bahçeli evi göstererek) şurası nedir?
    -eheh, orası bizim evimiz.
    -hmm, ya aslında bu gecelik bahçesine çadırı atsak aslında, kocaman yemyeşil, ağaçlar sayesinde rüzgar korumalı hem.. ?

    iki abiden biraz daha uzun boylu olanı hafifçe gülümsüyor, cevap vermeden yoluna devam ediyor.

    "ulan bari cevap vereydin, n'olcak sanki bi gece şeyyapsak :/" diye düşünürken nispeten kısa boylu olanı, tekrar yanımıza geliyor:

    -eee, <caps>belediye başkanımız<caps> diyor ki.... ayazma'ya gitsinler.

    ahah, bildiğin ada'nın belediye başkanına "yea sizin bahçeye çadır kuralım mı" demişim...
    olmadı tabi, lanet...

    sonrasında yemeğimizi yedik, çayımızı içtik, ayazma'ya doğru yola çıktık. cidden şahane bir yer. hele istanbul'lu adamlar için ekstra güzel... sezon açılmadığı için her taraf sakin, oh mis. yalnız, ayazma sahile gelince fark ettik ki, fazla sakin. sezon açılmadığı -havalar da soğuk- için bir allahın kulu yok. abartı değil, cidden yok. restoranlar kapalı, marketler kapalı... belediyenin bizi yolladığı kamp alanı bile kapalı! kapısında zincir var. hayır, 30 cm yüksekliğinde zincir zaten, girilemiyor değil de kapalı yani...

    e sinirlendik tabi, merkezden bize "ada camping var, oraya gidin, başkan yolladı deyin, yardımcı olurlar" dedikleri yerde insan yok. en yakın insan, 3 km ötedeki benzincide...
    terk edilmiş gibi duran kamp alanını dolaşıyoruz, "çadırı nereye kursak, deli gibi de rüzgar var anasını satıyım" diyerekten... sonra, -yine bilen bilir- ada camping içerisinde karavan bungalow'lar var. bunlar gözümüze çarpıyor, ucuzdurlar, 10-15 neyse veririz, kıçımız donmaz diye düşünürken, parayı verecek biri olmadığını hatırlıyoruz takribi 4 milisaniye içerisinde.

    kaşif ruhlu gençler olduğumuzdan mütevellit, bütün karavanları geziyoruz, ne tip malzeme kullanılmış, ağacın cinsi ne, kapılar sağlam mı, kapı kilitleri ne kadar dayanıklı felan gibi hepimizin gündelik hayatta sıklıkla aklımıza gelen sorular eşliğinde dolanıyoruz. bir akbaba masumluğundayız adeta...

    sonra bu karavanların yanında yürürken yaşadığımız aksiliğe gel!!! en sonuncu karavanın yanında gezerken sen tut, bizim arkadaşın kolu yanlışlıkla bu karavanlardan birinin camında bulunan sinekliğe takıl... yetmezmiş gibi o sineklik çıksın yerinden... "lan noluyo" derken arkadaşın cebindeki çakı sen açıl, pencerenin arasına gir, cam da hafif aralansın mı... arkadaşı kurtaralım derken yine yanlışlıkla camdan içeri girelim mi biz... yani cidden bu kadar aksilik olur. hayır yetmezmiş gibi sabaha kadar da içeriden çıkamadık! bütün geceyi geçirmek zorunda kaldık resmen yahu! ne çektiğimizi ben biliyorum.. pencerede hande ataizi gibi bir müddet sıkışıp kalınmasından bahsetmiyorum bile!

    neyse, yaşadığımız bu inanılmaz aksiliğe rağmen pek keyifli pek güzeldi bozcaada deneyimi. deneyimleyin, deneyimlettirin.
  • sona kalan ancak yakın zamanda dona kalacak güzelliklerden. zeytinlik yönetmeliğinin sonucu çıkıyor yavaş yavaş, bir de yok öyle şey diyenler vardı, ye ye doymadınız, bu sahilleri hangi arap şeyhlerine vaat ettiniz alçak herifler?

    yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
    doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

    (bkz: han-ı yağma)
  • buradan edindiğim tavsiyeleri 4 gün içinde bir bir denedim. son durumları hakkında yardımcı olmak isterim.

    elatenedos butik otel: booking.com 'dan sadece resimlere bakarak burada kalmaya karar vermiştik fakat gidince fark ettik ki en güzel manzaralı otelmiş kendisi. odamız hem deniz hem de kale manzaralıydı. genel olarak otelin odaları küçük olmasına rağmen modern döşenmiş, çok hoşumuza gitti. merkeze çok yakın, en önemli özelliği de bu. sahibi hakan bey güler yüzlü, iyi bir işletmeci. eğer etobursanız, pek bir şey beklemeyin sabah sucuk, salam, sosis yok kahvaltıda. efendime söyleyeyim bir maydanoz, nane yeşillik de yok. bol bol reçel ve domates salatalık söğüşden oluşuyor kahvaltısı. her gün de yanına omlet, börek gibi sıcak bir şeyler getiriyorlar o kadar. ama zaten akşam meyhanede mezelere yer açmak için, öyle kallavi bir kahvaltıya da gerek yok.

    çiçek pastanesi için buradaki yorumları okuyunca adada farklı bir çiçek daha var sandık. kahvaltısı çok kötü üstelik pahalı, neyse hadi burası pastanedir kahvaltısı iyi olmayabilir, damla sakızlı kurabiyesine bakalım dedik, taze değildi. trileçe dedik olmadı, profiterol hiç olmadı. çayı bile leş herkes nasıl sevmiş hayret. buranın sahibi adalı değil zaten trabzonlu, müşteriye de saygısızca davranıyor. hiç sevmedik.

    o övülen damla sakızlı kurabiyeyi veli dede http://www.velidede.com.tr/'de yiyebilirsiniz. her gün taze oluyor, üstelik lezzetli.

    öğle yemeği yenebilecek çok az yer var. bunlardan biri şükrü usta, oğlak etini ilk defa denedik, hoşumuza da gitti. karnıyarığı harikaydı, kadınbudu köftesi de öyle. bir de gittiğimiz gün çağla salatası diye ilginç bir salata önerdiler, ben çağlayla yeşil soğanın bu kadar uyum sağlayacağını tahmin edemezdim, mutlaka denenmeli.

    her cafenin, restoranın önünde çiğ börek yazıyor, bir tane yapanını bulamadık çınaraltı kahvesinin dışında. çok önerebileceğim bir şey değil fakat, türk kahvesini likörle ikram etmeleri taktire şayan.

    batı burnu yolundan polente deniz fenerine ve rüzgar güllerine ulaşılabilir. biz motor kiraladık ulaşım için, üzüm bağlarının arasından geçmek çok keyifliydi. güneşin batışını izlerken talay marka karalahna şarabını denedik, bana biraz fazla ekşi geldi.

    son olarak her akşam mutlaka uğradığımız kapı 14. trakyalı ustasının yaptığı mezelere doyamadık. ege salatası, ödüllü patlıcan melicanes bir harikaydı. kalamar tava, avukma, rum böreği keza öyle. üstelik diğer meyhanelere göre daha uygundu fiyatları. bir gün kadıköyde meyhane açma hayallerimiz gerçek olursa buranın garsonu ercan'a kazandığının 2 katı fazlasını vereceğiz öyle bir karar aldık nitekim 3 gece de bizi şahane ağırladı.

    mor meyhane'nin, deniz kenarında olmasının dışında pek bir numarası yok. çoluk çocuklu aileler geliyor. mor bandanalı kadından kaçmak için 3 gün önünden geçemedik, kendisi biraz fazla konuksever.

    genel olarak ada esnafı müşteriyi görünce öpmek gibi bir huy edinmiş. ada gerçekten pahalı. her girdiğiniz mekana al canım sen de bu yanağımdan öp diye giriyorsunuz, ne geleceği belli değil çünkü.

    polente çok güzel masalara ve müziklere sahip fakat filtre kahve isteyince 2 parmak kalınlığında dolduruyorlar bardağı. kahve konusunda çok hassasım, heç biğinmedim.

    büdüt: imla.
  • son yıllarda, giderek daha fazla sayıda -çoğunlukla yerli- turist ağırlamaya başlayan ve böylece cazibesi azalmaya başlayan güzel bir ada.

    adanın her yaz daha yoğun bir turist akınına uğradığı, benim gibi bu adayı son 6-7 senedir ziyaret eden bir misafir için bile çok aşikar. nitekim ada esnafına sorduğunuzda da bu gözlemi doğruluyorlar. bunun çeşitli acı sonuçları var:
    - özellikle turist profilinin istanbul kökenli olmasından ötürü, adada hayat, istanbul'dan bile daha pahalı bir hal almış. daha önce de konaklama ya da yeme-içme pek ucuz değildi, ama artık ipin ucu kaçmış. birkaç örnekle somutlaştıralım: adaya tek geçiş yolu olan geyikli'den bindiğiniz feribotta otomobille geçiş ücreti 58 tl olmuş. ayazma plajında şezlong ve şemsiye kirası 5'er tl olmuş (işin ilginci; bu fiyatlara rağmen, bu plajda öğlen saatlerinde boş şezlong ya da şemsiye kalmıyor). hatta habbele koyunda bunları 10'ar tl'ye kiralayan amcalar var. bu plajların kıyısındaki salaş mekanlarda (vahit'in yeri, ali baba, koreli, vb.) ara sıcakların tabağı 18 tl'den başlıyor. midye dolmanın tanesini 1.5 tl'den satıyorlar. balık deseniz; deniz levreği ve çuprasının kilosu 70-80 tl. hatta bir gün vahit'in yeri'nin girişindeki menü tahtasında, tekirin kilosu 120 tl yazıyordu. bir adada balık fiyatının biraz daha makul olması beklenirken, bunlar istanbul'lu balık restoranlarını bile sollamış. benzer fiyatlar, adanın merkezindeki balık restoranlarında da (lodos, salkım, sandal, vb.) geçerli. merkezdeki restoranlar ayrıca, şarap zengini bir adada olduklarını unutarak, markette 30 küsür tl'ye satılan amadeus'un shiraz'ını size 80 tl'ye satmaya kalkıyor. yine ada merkezindeki pansiyonlar da oda + (vasat) kahvaltıya gecelik kişibaşı 80 tl ister hale gelmiş.

    - turist bolluğunun diğer bir yıkıcı etkisi ise, o küçük sevimli adaya herkesin otomobiliyle gelmesi ve adada da aynı motorlu taşıtlarla gezmeye devam etmesi olmuş. hem o daracık sokaklı merkezdeki araç bolluğu, hem de herhangi bir günde plajlara komşu yollardan taşan araba seli, adanın artık bu anlamda limite geldiğini adeta bağırıyor. burada biraz da ada belediyesine fatura çıkarılabilir. bisikleti ya da en azından motorsikleti daha fazla teşvik etmeleri şart. şimdilik sadece feribotta yalandan yapılan "lütfen adamızda mümkün mertebe toplu taşıma araçlarını kullanalım, bisiklete binelim" mealinde bir dahili anonsla bunu yapmaya çalışıyorlar, ki sonuç fiyasko denebilir.

    edit: 2013 yazı itibariyle; feribot geçiş ücreti aynı kalmış (58 tl). aynı şekilde, ayazma plajı şezlong ve şemsiye kiraları da aynı kalmış (5'er tl).
  • yapmış olduğum 3 günlük tatil süresince etrafta serdar ortaç, demet akalın, hande yener ve türevleri olan şarkıcıların duyulmamış olması bile tek başına bu adaya gitme sebeplerindendir.
  • bayram tatilinde alti bin kisinin giris yaptigi adadir.
    sabah cicek firinin onunde kalabaliktan sikayet eden bayram turistine adali biri saglam ayar verdi:

    turist:nerden geldi bunlar yeaa cekirge surusu gibi?
    adali:senin geldigin yerden.