şükela:  tümü | bugün
  • türkiye 1984'leşirken, modern dünya brave new world'e evriliyor. ikisi de fena.
  • biribirinin neredeyse tamamen zıttı iki distopik dünyadan bahsetmelerine karşın sıkılıkla karşılaştırılmaları, kitaplardaki kehanetlerin/fütüristik anlatımların bir kısmının, aslında birçoğunun gerçekleşmiş olmasından kaynaklanır.

    ben huxley'in, yani brave new world'ün bir adım önde olduğunu düşünen taraftayım. 1984 daha derin bir kitap olabilir. kazmayı vurdukça da bir kat daha derine inmek mümkündür. ancak 1984, 1949 yılında yayınlanmıştır. yani ikinci dünya savaşı'nın hemen sonrası. romandaki otorite baskısının bir benzerini ise henüz kitap yayınlanmadan 5 sene önce avrupa'da zaten görebiliyorduk. do notasının bile zencilerin müziğini çağrıştırdığı için yasaklandığı bir dönemin 1984'e ne kadar uzak olduğu tartışılır. sturmabteilung'e de rahatlıkla düşünce polisi benzetmesi yapılabilir. değinmek istediğim, romanın sadece nazi almanyası benzetmeleri üzerinden okunması gerektiği değil. zaten 1984'ün, ikinci dünya savaşı ve sonrasındaki soğuk savaş döneminde yumruğunu daha da sıkı hale getiren ve daha da sert vuran totaliter yönetimlerle çokça bağdaştırılmaktadır. tek bir yönetime, tek bir kişiye veya tek bir ülkeye indirgenmesi yanlış olmakla beraber, sadece bir esin kaynağı olarak elde malzeme bulunduğuna dair bir söylemdir.

    bir esin kaynağına sahip olmak bir eseri daha az değerli mi kılar? elbette hayır. kaldı ki 1984'ün distopik dünyası sadece savaş dönemi veya sonrasındaki soğuk savaş döneminde yüzünü gösterip kaybolmuş değildir. bugün de dünyanın çeşitli ülkelerinde aynı totaliter baskılar devam etmekle beraber, bu baskının sınırlarını sovyet'ten kopma doğu blok ülkeleri ya da diktatörlükle özdeşik afrika veya asya ülkeleri ile sınırlı değildir. aklımıza ilk gelen batı ülkesinde veya amerika'da düşünce polisi veya 101 numaralı oda olmaması, o baskıların olmadığı anlamına gelmiyor. çünkü yıl ne 1949, ne de 1984, ne de 1989. artık 2018 yılındayız ve her şey gibi baskı da şekil değiştirdi. abd havalimanlarında zorla, şiddetle gözaltına alınan göçmenlerin haberleri çok değil, 1 yıl öncesine aittir.

    benim huxley'i bir adım önde görme sebebim, anlatımlarını veya kurguladığı dünyanın sakinlerini yüzeysel bulmama rağmen 1984'ten daha özgün bulmam değil. edebi kaygıları göz önünde tutarsam 1984'ü daha yukarı koyabilirim. ancak ''artık'' huxley'in dünyasına daha yakın olduğumuzu düşünüyorum. kapitalizmin girmediği delik, mutluluk peşinde koşmayan insan kalmadığı gibi, soma benzeri yığınla yapay mutluluk aracı o kadar çok ve ulaşılabilir ki, isteyen herkesin elinde var. cinsellik, bazıları için tabu bazıları için ise sıradan olmakla beraber, bu ikisinin bir farkı yok. sıradan gören ve yapabilen yapıyor, yapamayan ise yapmanın yollarını arıyor. mutluluğun arandığı yollardan biri de cinsellik olarak çıkıyor karşımıza.

    endüstrileşme bugün bile akıl almaz boyutlarda. tüketim çılgınlığı kitapta anlatılan şeklini de aşmış durumda. gelir durumu, sosyal statüsü, mesleği, kariyeri, ne kadar borcu olduğu, aldığı ya da alacağı eşyaya ne kadar ihtiyaç duyduğuna bakmaksızın herkes sürekli olarak tüketmenin peşinde. bu tüketimlerin birçoğu da sadece ve sadece tüketerek iyi hissetmek adına yapılıyor.

    evet mutlu değiliz. sağlıklı değiliz. 60 yaşımıza kadar genç ve diri kalamıyoruz ama daha geniş perspektiften baktığımızda çok mu farklıyız? bence hayır. insanlar mutluluğu basit 50-60 mb'lık uygulamalarla bulabiliyorlar. aynı şeyleri düşünüp, yaşayıp, paylaşıp mutlu olmaya çalışıyorlar. belki de oluyorlar. mutsuz olduklarında ise antidepresanlar yardımlarına koşuyor. bonibon yutar gibi antidepresan yutmaları, yarım gramlık bir soma alıp mutlu olmaya çalışmaktan ne kadar farklı?

    alfalar ve epsilonlar ve aralarındaki beta, gamma, deltalar bugün yok mu? zengin, güçlü ve yöneten ile önem sırasına göre (bana göre değil, insanların oluşturduğu sistem ve algıya göre) en yukardan en aşağı doğru bir hiyerarşi söz konusu. bir şirket ceo'su tıpkı alfa++'lar gibi otomatik olarak çok zeki kabul edilip, karizmatik ve çekici bulunup kadınlar tarafından arzulanıyor. aynı şirketin sade bir çalışanı ise romandaki gammalara veya deltara denk geliyor. kendine özdeş birileri mutlaka var ama hiyerarşinin en tepesine çıkma şansı asla olmadığı gibi, bu tür hayaller kurmanın boş ve yararsız işler olacağına ikna edilmiş durumda. sade yaşantısında, sade bir insan olarak kendi dünyasındaki ulaşılabilir (veya öyle olması gerektiğine inandırıldığı için) mutluluklarla yaşantısına devam ediyor.

    brave new world'de bu şartlanmalar hipnopedik yöntemlerle yapılır. zahmeti yoktur, henüz hiçbir şeyin farkında olmayan bebekler ve çocuklar bin beş yüz tekrarla, iki bin tekrarla şartlanmaları gereken durumlara şartlanırlar ve bu sayede mutsuz olmaları engellenir. biz insanlık olarak öylesine boktan (aslında muhteşem mi demeliydim) bir sistem oluşturduk ki, hiçbir yöntem, araç veya ilaç kullanmadan da kendimizi şartlayabiliyoruz. yoksul asla zengin olamayacağını biliyor, zengin ise mutlu bir yoksul gördüğünde onun nasıl mutlu olabildiğini asla anlayamıyor. tıpkı romandaki gibi. biz yaşayarak, tecrübe ederek, aslında mutsuz olup acı çekerek öğreniyor ve şartlanıyoruz. bu açıdan bakıldığında huxley'in evrenini saçma bulmamız sadece egomuz açıklanabilir. her iki durumda da belli sınırlar çerçevesinde ve şartlanmış şekilde yaşayacaksak, tüm bunlara hiç acı çekmeden ve mutsuz olmadan ulaşmanın çok mantıksız olmadığı açık. zira saçma da bulsak, mantıksız da bulsak, daima başka bir yol olduğunu da düşünsek, hayır, başka bir yol yok ve tüm bu saçmalıklarla yaşamak zorundayız.

    1984'de kör bir karanlık, bunaltıcı bir atmosfer ve şiddetli bir baskı vardır. brave new world'de ise musluklarından bile parfüm akan, renkli, iç açıcı bir dünya.
    birinde herkes mutsuz, diğerinde herkes mutludur.
    birinde kitaplara ulaşmak yasakken, diğerinde kitap okumaya ihtiyaç dahi yoktur. çünkü zaten saçmalıktan ibarettir.

    bu şartlara rağmen nedense ben brave new world'ü daha bunaltıcı bulurum. çünkü 1984'te insanlar bilginin öneminin farkındadır. sadece ona ulaşamazlar. hala bilinçlilerdir. muazzam bir sansüre rağmen her şeyin farkında olmaları nedense beni iyi hissettirir. diğerinde ise bilgiye ihtiyacın olmamasını geçtim, ihtiyacının olup olmadığına dair şartlandığından bile haberin yoktur. bilinç yok. etten kemikten bir canlı formu ama insanı insan yapan hiçbir şey yok.

    insanlar da bugün çok farklı değiller aslında. oradan checkin yap, buradan fotoğraf at, şuradan video at, bunları en pahalı cep telefonundan yap, önüne gelenle seks yap, peşine çak antidepresanı, bitti, işte sana cesur yeni dünya. okuyan yok. öyle bir ihtiyaç da zaten yok. çünkü bilmenin bir kıymeti yok.
  • tolstoy'un anna karenina eserinde denildiği gibi "bütün mutlu aileler birbirine benzer. her mutsuz ailesinse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." bütün ütopyalar birbirine benzer, her distopya ise kendine özgü bir yıkıma sahiptir. her distopya yazarının çıkış noktası farklıdır. huxley için bu "durdurulamayan endüstri" iken, orwell'a göre "faşist ve komünist yönetimler"dir.

    brave new world uyuşturulmuş, son derece yumuşak ve bir tür robotik bir distopya öngörür. öyle ki bazıları bunu ütopya sanır. artık endüstrileşme o kadar hayatımıza yerleşmiştir ki doğum için bile anneye ihtiyaç duyulmaz ve insanların beyinleri doğum öncesinde şekillendirilebilir. huxley, bu romanını abd ziyaretinden, endüstrileşme hızından, birinci dünya savaşından ve 20. yüzyılın hızlı dönüşümlerinden etkilenerek yazmıştır. buradaki esas mesele siyasetin değil, teknolojinin bizi nereye götüreceğidir.

    1984'te ise mesele açıkça siyasettir. nazi almanyası ile sscb'nin faşist ve komünist düzenlerinden yola çıkarak dünya için "bir uyarı" niteliğini taşıyan bu eser bu uç yönetimlerin insanlığı nasıl yok ederek sistem için birer et ve kemiğe dönüştüğünü anlatır. hedef yine insan beynidir ancak cesur yeni dünya'nın aksine teknoloji ile değil, siyasetçilerin tehdit ve beyin yıkama tekniğiyle yapılır bu. ya beynin tamamen sisteme adaptedir ya da zorla sisteme dahil edilirsin. 1984, cesur yeni dünya'nın tam aksine sürekli baskı altında hissettiren, insanı klostrofobi krizine sokabilecek bir gerginlik yaşatan bir dile sahiptir. büyük birader'in gözleri sürekli üzerimizdedir.

    iki romanın yazarı da oldukça başarılı dile ve kurguya sahiptir. kendi içinde mutlak tutarlılıkları ve yarattıkları dünyayı net bir şekilde tanıtan tatmin edici açıklamaları vardır. okurken iki yazarın da son derece bilgili olduğunu fark edersiniz. huxley kimya ve mühendislikle ilgili inanılmaz detaylara girerken orwell siyaset, felsefe ve sosyolojinin dibine vurur. iki romanın da özü ve sonu aynıdır. cesur yeni dünya'da vahşi john insanlık kavramının bütün bu dünyayı kontrol etmekte olan teknolojiden daha üstün olduğunu gösterirken, 1984'te bunu winston yapar. ancak baskıcı yönetimlerin hiç son bulmaması 1984'ün evreninin daha popüler olmasını sağlamıştır. tam bir benzetme olamaz tabii ki ama cesur yeni dünya bugünün batısını temsil ederken, 1984 günümüz dünyasının doğusunu temsil etmektedir.
  • asıl maçı alan kapitalizm olduğundan huxley'in aldığı maç olmuştur. gönüllerin şampiyonu için ise:

    (bkz: the dispossessed)
  • dünya = gerekirse 1984; gerekmediği sürece brave new world
  • ikisini karşılaştırmak elma vs armut demekten farksız bence. çünkü birinde kapkara ve karamsarlıklarla dolu bir dünya, diğerinde ise toz pembe gözüken ve herkesin mutlu olmaya çalıştığı ama aslında içinde iğrenç düzenlerin olduğu bir dünya.

    ikisi de farklı bir zevk veriyor bence okuyucuya.
  • 1984'ü okuması daha zordur. 1984 bana üzerinde daha fazla düşünülmüş gibi geldi ayrıca. brave new world, sanki huxley'in bir anlık sinir anında yazılmış gibi, adeta bir uyarı niteliğinde. ayrıca daha yumuşak ve esprili bir dili var.

    1984'e göre daha az karamsar buldum brave new world'u. iki romanda da oluşan distopyaların nedeni ve nasılı oldukça farklı olsa da,( örneğin birinde seks yapmak yasakken birinde yapmamak yasak) sonuçlar kısmen benzerdir.

    günümüze dönersek, iki yazarın da bazı kehanetlerinin tutmuş olduğunu görüyoruz ve bu oldukça kaygı verici.
  • 1984 yozgat ise brave new world bodrum'dur.
  • buradaki karşılaştırma toplum ve yönetiliş modellerine göre olmalıdır.
    1984te totaliter bir otorite yapısı mevcuttur. bu yapı big brother denilen bir gözetleme ve yönetim merkezi tarafından sağlanmaktadır. insanların sınırlandırılmış bir mekansal coğrafyası ve düzen ile sağlanmış bir kurgudur. (bkz: #65318299)
    cesur yeni dünyada baskıcı bir otorite bulunmaz. sadece denetleyici bir sistemin varlığı söz konusudur. iktidar toplum yüzeyine dağıtılmış bir şekilde işlenir. kişiler düzen ve iktidar bütününe aşina ve istekli bir şekilde katılır.
    ikisi de muazzam kitaplardır. hangisi daha iyi diye karşılaştırmaya açık değillerdir. kurgusal kent, toplum ve devlet sistemlerinin birey üzerinden incelendiği bu yapıtlar dallarında kıyaslanamaz olanlarıdır ve bu iki kitap da dönemlerinin ve benzerlerinin en iyilerindendir.
  • her iki roman da inanılmaz geleceğe dair öngörüler barındırıyor ve distopya için mükemmel iki örneği oluşturuyor. gerek kurgu, gerekse kişiler ve olayların gelişimi tutarlı, en ufak detaya bile dikkat edilmiş. bilgi birikimlerine hayal gücünü ve zekayı katınca ortaya bu şaheserler çıkmış. her iki romanda da insanlar iradelerini, sorgulama yeteneklerini tamamı ile kaybetmiş, verilen sahte bilgiler ve yönlendirmelerle yaşıyor. herkes denetim altında ve sistemin dışına çıkmaya yeltenene anında müdahale ediliyor. brave new world'dekiler mutluluk iksirleri ile sahte mutluluklara sahipken, 1984'dekiler tam bir ruh emici sistemde yaşamaktalar. 1984 okumak benim için daha kolay oldu, belki günümüz ile benzerlikleri çok daha fazla olduğu içindir. huxley'in romanında bilimsel kurgular yapması ve doğru kullanması ayrıca hayran bıraktırmıştır.